Yeni Anayasa; İşbirlikçiliğin, Sömürünün ve Gericiliğin Anayasasıdır!
AKP-MHP ve DEM Parti arasında başlayan “çözüm sürecinin”, Suriye’deki emperyalist entegrasyonun ardından Türkiye’de de anayasa gündemiyle iç içe geçecek şekilde ele alınacağı açığa çıkmış durumdadır.
Milli İstihbarat Teşkilatı’nın PKK’nin feshi ve silah bırakması noktasında yapacağı değerlendirmeyle birlikte yeni anayasa gündeminin değerlendirilmeye başlanacağı, Adalet Bakanlığı’nın sürece dahil edileceği ve siyasi partilerin görüşlerinin alınacağı geçtiğimiz günlerde ifade edildi.
Sermaye düzeninin çıkarları ve emperyalizmin bölgesel adımlarının bir yansıması olarak kurulan Başkanlık rejimi; Türkiye’de emekçiler, kadınlar ve gençlik açısından geleceksizlik, yoksullaşma, gericilik ve sömürü olgularını daha da derinleştirmiştir. Türkiye’de Başkanlık rejimine ve AKP’nin baskı politikalarına karşı halkta oluşan tepki, siyasal ve toplumsal alanda AKP’nin takvimini sekteye uğratmıştır.
Bugün toplumsal anlamda meşruiyetini yeniden tazelemeye çalışan AKP iktidarı, çözümü yeni anayasa gündeminde bulmuş; “vesayet rejimiyle ve darbe anayasasıyla hesaplaşmak” kılıfı altında kendi adımlarını meşrulaştırmanın arayışına girmiştir.
Adaletsizlik, hukuksuzluk ve baskı rejiminin adı olan AKP’nin anayasa yapma ehliyeti bulunmamaktadır. Türkiye’nin geleceğinin “demokratik kazanımlar” denilerek AKP ve faşist MHP’ye teslim edilmesi kabul edilemez.
Emekçiler, kadınlar ve gençler AKP’nin oyununu bozmalı ve yeni anayasaya “hayır” sesini yükseltmelidir.
Riyad Zirvesi ve İran’a Yönelik Çifte Standart
18 Mart günü Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’da, 12 ülke İran’daki ve Orta Doğu’daki gelişmelere ilişkin bir toplantı gerçekleştirdi. Türkiye’yi temsilen Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın katıldığı toplantıda yer alan ülkeler şunlardı: Türkiye, Azerbaycan, Bahreyn, Mısır, Ürdün, Kuveyt, Lübnan, Pakistan, Katar, Suudi Arabistan, Suriye ve Birleşik Arap Emirlikleri.
“Arap ve İslam Ülkeleri Dışişleri Bakanları Toplantısı” olarak haberleştirilen toplantı sonrasında ülkeler ortak bir açıklamada bulundu. Açıklamada, “İran saldırılarını kınadıklarını ve reddettiklerini” teyit eden ülkeler, İran’a “Birleşmiş Milletler Şartı’nın 51. maddesi uyarınca kendilerini savunma hakkına sahip olduklarını” ifade ederek uyarıda bulundu. Ayrıca, “İran’ın topraklarına yönelik hain saldırıları durdurmak için gerekli meşru tedbir ve uygulamaların benimsenmesini” kararlaştırdılar. İsrail’le alakalı ise “Lübnan’a yönelik saldırganlığını ve bölgedeki yayılmacı politikasını” kınamak dışında bir ifade yer almadı.
Tahran’la müzakereler devam ederken ABD’nin İran’a yönelik saldırılarını kınayan bir ifade yer almıyor. İran’ın dini lideri Hamaney’e ve diğer üst düzey isimlere yönelik suikastlara da değinilmiyor. Yüzlerce kız çocuğunun öldürüldüğü saldırıdan ise hiç bahsedilmiyor. Açıklamalarda, sanki bu savaşı İran başlatmış gibi bir hava hâkim.
Amerikan emperyalizminin ve İsrail siyonizminin çizgisinde hareket edenler, ABD ve İsrail’i göstermelik de olsa kınayamıyor. Çünkü ABD ve İsrail’in bu savaşı kaybetmesi, onların da iktidarlarını sarsacak. İran ise tüm zorluklara rağmen ABD’ye ve İsrail’e karşı direnerek halklara umut veriyor. ABD, İsrail ve onların kukla iktidarları bölgemizden sökülüp atılmadan, ne yazık ki halklara huzur yok.
Gazetecilik Suç Değildir!
İsmail Arı’nın tutuklanması, yalnızca bir gazetecinin susturulması değil; emekçi halkın gerçekleri öğrenme hakkına yönelmiş açık bir müdahaledir. Sermaye düzeni, kendi çıkarlarını korumak için gerçeği açığa çıkaran her sesi bastırmaya çalışırken, basın da bu mücadelenin en kritik alanlarından biri haline geliyor. Bu tutuklama, düzenin eleştiriye tahammülsüzlüğünün ve iktidarını korumak için baskı araçlarını nasıl devreye soktuğunun somut bir örneğidir.
Bugün gazetecilik faaliyetlerinin suç sayılması tesadüf değildir; bu, sınıfsal bir tercihtir. Egemenler, kendi düzenlerini sorgulayan, yolsuzlukları ve sömürü ilişkilerini ifşa eden kalemleri hedef alarak toplum üzerindeki ideolojik hegemonyalarını sürdürmeye çalışır. İsmail Arı’ya yönelik bu hamle de, bağımsız ve muhalif seslerin sistematik biçimde bastırılmasının bir parçasıdır. Çünkü gerçeklerin yayılması, sömürü düzeninin en büyük korkusudur.
İsmail Arı’nın tutuklanması, emekçi halkın örgütlü mücadelesinin ve dayanışmasının ne kadar hayati olduğunu bir kez daha ortaya koyuyor. Gerçeklerin peşinden giden her gazeteciye yönelik saldırı, aslında halkın bilinçlenmesine karşı bir saldırıdır ve buna verilecek yanıt da daha fazla dayanışma, daha fazla örgütlenme olmalıdır.
Bu Karanlık Dağıtılacak, Halk Kazanacak!
AKP’nin siyasal ve toplumsal alana yönelen saldırılarından biri olan, seçme ve seçilme hakkının açıktan gaspı anlamına gelen İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun gözaltına alınması ve tutuklanmasının ardından başlayan büyük eylemliliklerin üzerinden bir yıl geçti.
Sermaye düzeni, AKP iktidarı ile birlikte yıkıcı bir dönüşümü gerçekleştirmiş, bu dönüşüm işbirlikçiliği, sömürüyü, gericiliği daha fazla pekiştirmiş, Türkiye’nin direnç noktaları baskı ve zor yoluyla sindirilmeye çalışılmıştır.
Toplumda düzene karşı biriken tepkinin kent meydanlarından üniversitelere, işyerlerinden liselere kadar tekrardan açığa çıktığı 19 Mart eylemlilikleri; emekçilerin, kadınların, gençliğin AKP tarafından teslim alınamayacağını, eşitlik ve özgürlüğe duyulan özlemi göstermesi açısından büyük bir önem taşımaktadır.
Aradan geçen bir yılda AKP iktidarı, bir yandan düzen muhalefetini zayıflatmayı hedefleyen bir stratejiyi hayata geçirmiş, diğer yandan ise Ortadoğu’da gerçekleşen emperyalist müdahalenin parçası olup içeride “çözüm süreciyle” kendine meşruiyet zemini yaratmayı hedeflemiştir. Üniversitelere yönelik baskıyı artırmış, emekçilere sefalet ücretini reva görmüş, 19 Mart’ta başlayan iktidar karşıtı hareketin etkilerini hem “açılımlarla” hem de baskı ve zor yoluyla kırmayı hedeflemiştir.
Tüm bu tabloda CHP, Türkiye halkının AKP karşısındaki duruşunu ve mücadelesini seçim eksenine hapsetmenin arayışına girmiş, adaylık tartışmaları başta olmak üzere emekçilerin mücadelesini soğurmuştur. DEM Parti ise AKP ve MHP ile “çözüm süreci”ni başlatarak, meşruiyetini yitirmiş siyasi iktidara can suyu taşımıştır.
Türkiye’de emekçilerin, kadınların ve gençlerin kurtuluş mücadelesine yanıt veremeyen düzen içi arayışların Türkiye’de bağımsızlık, laiklik, eşitlik ve özgürlüğü hakim kılmak bir yana AKP’den en ufak hesap dahi soramayacağı ortadadır.
Türkiye, düzenin tüm güçleriyle NATO’culuğa, sermayeye, gericiliğe teslim edilmiştir.
Türkiye sosyalist hareketinin sıkışması, muhalefet çizgisinin ötesine geçemeyen bir ufuk sergilemesi, CHP ve DEM Parti’nin salınımlarına ve siyasal pozisyonuna göre şekillenen bir yaklaşıma hapsolması bugün toplumda sermayeye, gericiliğe ve emperyalist işbirlikçiliğe karşı biriken tepkinin de açığa çıkamamasına neden olmaktadır.
Birleşik Komünist Parti, tüm bu tablonun karşısında duran, insanca bir yaşam ve eşitlikçi bir düzenin özlemini duyan, memleketin sömürüye, gericiliğe, işbirlikçiliğe teslim edilmemesi gerektiğini düşünen tüm emekçileri, kadınları ve gençleri 19 Mart’ın birinci yılında sosyalizm mücadelesine güç vermeye, örgütlü mücadeleyi yükseltmeye çağırmaktadır.
Bu karanlığı emekçilerin örgütlü gücü, kadınların insanca yaşam mücadelesi, gençliğin gelecek mücadelesi dağıtacaktır.
Türkiye, AKP karanlığına da, emperyalizmin üslerine de, sermayenin yağmasına da teslim olmayacaktır.
Bu karanlık dağıtılacak, halk kazanacaktır.
BKP Merkez Komitesi
18.03.2026
Halklar Kazanacak, Emperyalistler Yenilecek!
Bijî Newroz! Yaşasın Newroz!
Memleketimizde ve Ortadoğu’da Newroz, binlerce yıldır birçok halkın baharın gelişi olarak kutladığı bir bayram olmanın ötesine geçerek; zulme ve sömürüye karşı direnişin, eşitliğin ve özgürlük mücadelesinin günü olmuştur. Newroz’u mevsimsel bir geçiş olmaktan çıkaran, Kürt emekçilerinin zulme ve baskıya karşı eşitlik ve özgürlük mücadelesini Newroz ateşinde yükseltmesidir.
Bugün bölgemizde halklar, Newroz’u haydut ABD ve İsrail saldırıları altında karşılamaktadır. Ülkemizde sermaye sınıfı ve onun siyasi temsilcisi AKP iktidarı da bu saldırganlığa destek olmaktadır. Bölgede yaşayan halklar, ülkemizdeki Türk ve Kürt emekçiler; gerçek baharı getirmek, katliamlara ve sömürü düzenine son vermek için ayağa kalkmalıdır.
Emperyalizm bugün dizginlerinden boşalmış bir şekilde dünyaya saldırmakta, derinleşen krizini savaşla aşmaya çalışmaktadır. Ortadoğu’da bugün tanık olduğumuz tablo, bu saldırganlığın halkları köleleştirip esir alma çabasından başka bir şey değildir. İsrail’in Filistin’de sürdürdüğü vahşi soykırım ve Lübnan’da adım adım sürdürülen işgal, emperyalist barbarlığın en kanlı yüzüdür. Suriye’de cihatçı çetelerin iktidara taşınması, bölge halkları için özgürlük değil, ancak yeni bir kölelik ve orta çağ dayatması anlamına geldiğini açıkça göstermiştir. ABD ve İsrail’in haftalardır İran’a karşı gerçekleştirdiği saldırılar ve katliamlar da bu sürecin bir devamı olarak görülmelidir.
Bölgemizde yaşanan yıkımın gölgesinde, ülkemizin ve Ortadoğu’nun en önemli sorunlarından birisi olan Kürt sorunu, uzun bir süredir emperyalizmin müdahalesi altında yeni bir aşamaya geçmiştir. Bu sorun artık uluslararası bir başlık olarak, bütünüyle emperyalist aktörlerin kararlarının ve politikalarının belirleyiciliği altına girmektedir.
Kürt siyaseti, emperyalizmin bölgedeki müdahalelerinden doğacak boşluklara yerleşmeyi bir fırsat olarak görmüş; bunları karşısına almak yerine emperyalizmle bölgede siyasi, ekonomik ve askerî ittifaklar kurma yoluna gitmiştir. Irak’ta Barzani yönetimiyle başlayan bu süreç, günümüzde diğer Kürt siyasi aktörlerini de bu ittifakın bir parçası haline getirmiştir. Suriye’de yaşanan emperyalist dönüşümde PYD, ABD’nin vekil gücü konumuna gelmiş; cihatçıların iktidara taşınmasıyla birlikte ise ABD’nin çizdiği sınırlara geri dönmek zorunda kalmıştır.
İran’a dönük müdahalelerde ABD ve İsrail, Kürt yoksullarını ve emekçilerini kendi emperyalist saldırganlıklarına ve yarattıkları yıkıma ortak etmek istemektedir. Kürt halkının baskıya, zorbalığa ve halklar arasındaki eşitsizliğe karşı sürdürdüğü onurlu mücadeleyi, kendi egemenlik savaşlarının mezesi haline getirmeye çalışmaktadırlar. Eşitliğin ve özgürlüğün, ancak emperyalizme karşı verilecek kavgayla kazanılabileceği açıktır. Bugün bölgeyi kan gölüne çevirenler, halkların eşitlik ve özgürlük arayışını kendi egemenlik savaşlarında boğmaya çalışmaktadır.
Ülkemizin tarihsel bir gerçeği olan Kürt sorunu üzerinden, bölgedeki bu emperyalist dönüşümle bağlantılı olarak siyasi iktidar tarafından yeni bir süreç başlatılmıştır. Yıllardır Kürt siyasetçileri tutuklayan, belediyelere kayyum atayan, Kürt sorununu reddeden Cumhur İttifakı; bölgede yaşanan yıkımı gerekçe göstererek “iç cepheyi tahkim etmek” adına yeni bir manevra alanına yönelmiştir.
Gerici sermaye düzeni Kürt sorununu, vesayet rejimi tezlerine, dış güçler hamasetine, beka sorunu söylemlerine yaslanarak ele almakta; özünü ise gizlemektedir. AKP iktidarı Kürt sorununun varlığını dâhi kabul etmemekte, bu sorunu “Terörsüz Türkiye” olarak tanımlamaktadır. Yeni başlayan süreç ABD ve İsrail’in bölgeyi şekillendirme planlarıyla çakışmaktadır. AKP iktidarı yıllardır sürdürdüğü baskı, zorbalık ve açılımlar ile Kürt siyasi hareketini sermaye düzenine eklemlemeye çalışmaktadır. Kürt siyasi hareketi, iktidarın ve düzenin niyet ve isteklerini bilerek yeni başlayan bu sürecin bir parçası olmuştur.
Kürt siyaseti; emperyalizmle kurduğu yapısal ilişkilerle ve iktidarla başlattığı çözüm süreciyle, kendi kaderini düzen içerisinde aramaktadır. Emperyalistlerle kurulan ilişkinin emekçi halkın çıkarına olmadığı, tarihsel ve güncel yıkımlarla açık bir şekilde ortadadır. Filistin, Lübnan, Suriye ve İran gibi ülkelerde emperyalist müdahalelerin ve saldırganlığın sonucu olarak yaşanan yıkımlar gözler önündedir. Bu düzen emekçilere sömürü, yoksulluk ve halklar arasında düşmanlıktan başka bir şey vadetmiyor.
Sermaye, emperyalizm ve gericilik ile mücadele edilmeden Kürt sorununda gerçek çözümün ortaya çıkmayacağı son derece açıktır.
Kürt emekçileri; ne AKP’nin emek düşmanı, gerici ve işbirlikçi rejimine, ne sermaye düzenine eklemlenmeye; ne de emperyalizmin çıkarlarına mahkûmdur. Yıllardır tüm baskıya, katliamlara rağmen Kürt emekçilerinin gerçek kurtuluşu; ucuz işgücü olarak kendisine ikinci sınıf vatandaşlığı reva gören sömürücülere karşı sınıf temelli bir mücadele hattı örmekten geçmektedir. Kürt emekçilerin yıllardır gasbedilen ulusal ve demokratik hakları, ancak sömürüsüz ve sınıfsız bir toplumsal düzen talebiyle birleştiğinde gerçek anlamını kazanacaktır. Dünya halklarını boyunduruk altına alan emperyalizme başkaldırmak, gerçek barışın ve özgürlüğün yegâne yoludur. Bunun için Türk, Kürt ve Arap bütün emekçilerin, Ortadoğu’yu kan gölüne çeviren emperyalizme ve gericiliğe karşı ortak bir mücadele hattı kurması tarihsel bir zorunluluktur.
Kürt sorununda onurlu, eşit ve kalıcı çözümün yolu; istibdat rejimine karşı Türkiye’nin ilerici güçleriyle ortaklaşarak laik, kamucu, bağımsız ve sosyalist bir Cumhuriyet’i kurmaktan geçmektedir. Kürt emekçilerinin barış ve özgürlük arayışının somutlandığı Newroz ateşinin, bugün emekçilerin birliğine düşman olan emperyalizmi ve gericiliği sarması dışında başka bir seçenek bulunmamaktadır. Eşitlik ve özgürlük mücadelesinin karşılığı, ancak ve ancak bu sömürü düzenine karşı birlikte verilecek sosyalist cumhuriyet kavgası ile alınacaktır.
Baskıya, zulme ve esarete karşı direnişin adı olan Newroz; başta Türk ve Kürt emekçileri olmak üzere ülkemizdeki tüm halklar için kutlu olsun. Türk ve Kürt emekçileri yeni bir ülkede, sosyalist bir cumhuriyette eşit, özgür ve kardeşçe yaşayacaktır!
Yaşasın Halkların Kardeşliği!
Yaşasın Sosyalizm!
Bijî Newroz!
Yaşasın Newroz!
BKP Merkez Komitesi
21.03.2026
Memleketi Kurtarmak ve Geleceği Kazanmak İçin: Üniversitelerde Sosyalizmin Sesini Yükseltelim!
Geçtiğimiz yıl İBB başkanı Ekrem İmamoğlu’ nun tutuklanmasının ardından başlayan 19 Mart eylemleri bugün birinci senesini doldurdu.
Bir yıl önce Beyazıt Meydanı’nda o sarsılmaz görünen barikatın gençliğin iradesiyle aşılmasıyla Türkiye’nin dört bir yanına yayılan bu dalga, kuşkusuz sadece bir siyasi figüre yönelik tutuklama kararına verilen anlık bir tepki değildir. Bu eylemlilik, AKP iktidarının on yıllardır sistematik bir biçimde yürüttüğü, gençliği baskı ve korku politikalarıyla teslim alarak kendi gerici ideolojik kalıplarına hapsetme girişimine karşı birikmiş bir öfkenin dışavurumudur. İktidara geldiği günden bu yana kendi “makbul” genç neslini yaratma sevdasındaki AKP hükümeti; üniversiteleri, sokakları ve meydanları birer terbiye merkezine dönüştürmek istemiş, gençlerin bugününü ve yarınını çalarak bunları altın tepsilerde kendi yandaşlarına, sermaye gruplarına ve tarikat ağlarına peşkeş çekmiştir.
Gençlik ise bu kuşatılmışlığa karşı cevabını Beyazıt’ta barikatları aşarak, ODTÜ’de kampüslerine sokulan ve insanlık onurunu hiçe sayan kolluk kuvvetlerine diz çökmeyerek vermiştir. Gençliğin seçme ve seçilme hakkının gasbına, baskıya, adaletsizliğe, geleceksizliğe karşı ayağa kalkışı tüm memlekette büyük bir umut yaratmıştır.
Bu direnişin üzerinden henüz bir yıl bile geçmemişken, AKP iktidarının saldırıları derinleşmiştir. Erdoğan ve atanmış rektörleri, üniversitelerimizi asıl sahipleri olan bizlere, yani öğrencilere fiilen kapatmış durumdadır. Eylemlere katılan sıra arkadaşlarımızın bursları kesilmekte, haklarında sonu gelmez disiplin soruşturmaları açılmakta ve üniversitelerdeki mücadelemiz kriminalize edilmektedir. Belediyelerden medya organlarına kadar uzanan kayyum atamalarıyla halk iradesi gasp edilirken; gerçeğin peşindeki gazeteciler ve sendika başkanları birer birer hapse atılmaktadır. Ülkemizdeki geleceksizlik ve geçim kaygısı artık katlanılamaz bir seviyeye ulaşmış, gençliğin hayalleri kaçış arayışıyla veya güvencesiz iş kollarında sönüp gitmiştir. Tüm bunların ötesinde Türkiye, Ortadoğu’da emperyalizmin sadık bir ileri karakolu olarak konumlandırılarak ABD ve NATO’nun kanlı planlarına ortak edilmiştir.
Bu cendereden çıkışın tek yolu, geleceğimizi düzen partilerinin bizleri sıkıştırdığı dar alanlara hapsetmeden, kimsenin iki dudağı arasından çıkacak sahte umutlara bel bağlamadan yürütülecek örgütlü mücadeledir. Bu mücadele ise eşitliğin ve özgürlüğün iktidarını kuracak olan sosyalizmdir.
Bugün bizlere düşen görev açıktır: Beyazıt’ta barikatları yıkan iradeyi büyütmek ve süreklileştirmek, onu örgütlü bir güce dönüştürerek kampüslerde, meydanlarda ve hayatın her alanında yeniden üretmektir. Çünkü ancak süreklilik kazanan bir mücadele bu düzenin yarattığı karanlığı dağıtabilir. 19 Mart ise yalnızca geçmişin bir hatırası değil, bugünün mücadelesi ve yarının habercisidir ve o yarın ancak mücadele edenlerin ellerinde yükselecektir.
Unutulmamalıdır ki; korku duvarı bir kere yıkılmış, yolumuz açılmıştır!
Sosyalist Düşünce Toplulukları, tüm üniversiteli gençliği emperyalizme, gericiliğe ve sermaye düzenine karşı Sosyalist Türkiye mücadelesini yükseltmeye ve örgütlü mücadeleye katılmaya çağırmaktadır.
Sosyalist Düşünce Toplulukları
Sosyalist Liseliler: Bu Karanlık Dağılacak!
Geçtiğimiz yıl AKP’nin seçme ve seçilme hakkına yönelik saldırılarından biri olan İBB davası kapsamında Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanmasıyla birlikte ortaya çıkan eylemlerin birinci yıl dönüme girerken liseli gençlik olarak “Bu karanlık Dağılacak, Halk Kazanacak!” diyoruz.
Türkiye’de geniş emekçi ve gençlik kesimlerinin yer aldığı bu eylemler temelinde AKP’nin halk düşmanı politikalarına ve sermaye düzenine karşı biriken tepkinin uzun bir aradan sonra tekrardan ortaya çıkması ve korku duvarını yıkmasıyla sonuçlandı.
Emekçilerin, kadınların, gençliğin; yoksulluğa, gericiliğe, geleceksizliğe karşı ayağa kalktığı 2025 bahar eylemlerine bizler ise ilerici öğretmenlerimizin tasfiyesiyle birlikte okullarımızda ve meydanlarda kitlesel eylemlerle “liseliler ayakta!” diyerek mücadeleyi ve umudu yükseltmiştik.
AKP ve sermaye düzeni bugün ülkemizde karanlığı yükseltmeye, sömürüyü derinleştirmeye, hukuksuz adımlara ve halk düşmanı politikalarına devam ediyor.
Liselerimiz de bunlardan bağımsız kalmıyor; ÇEDES’le okullarımız gerici karanlığa boğulurken, 2 milyon liseli sömürü çarkları arasında patronlara teslim ediliyor.
Sadece geçtiğimiz yıl 94 sıra arkadaşımızı katleden projeyi istihdam diyerek meşrulaştıran MESEM’ci Bakan Tekin ise hâlâ Milli Eğitim Bakanı olarak anılabiliyor.
AKP bütün bu adımları atmaya devam ederken ayağa kalktığımız günleri unutmuşa benziyor!
AKP’ye karşı biriken tepkinin ortaya çıktığı bahar eylemlerinin üzerinden bir yıl geçmişken emekçilerin, kadınların ve biz gençlerin mücadelesi devam ediyor, AKP’ye ve sermaye düzenine olan tepki ise birikmeye devam ediyor.
Bugün ülkemizde ve liselerimizde laiklik, bağımsızlık, emek mücadelesinin ise eteğe kemiğe bürünmesi programlı ve örgütlü bir eksende mücadelenin örülmesinde geçmektedir.
Bütün sıra arkadaşlarımızı bu karanlığı dağıtmaya, bu köhne düzeni yıkmak için Sosyalist Liseliler saflarında eşitlik ve özgürlük mücadelesini yükseltmeye çağırıyoruz!
“Her Şey Emeğin Olacak!” Diyenler Ankara’da Buluşuyor!
Emeğiyle, alın teriyle, onuruyla yaşayan, yaşamak için direnen işçiler, kadınlar, gençler olarak Ankara’da bir araya geliyoruz.
Kuruluşu ilan edilen Birlik ve Dayanışma Hareketi’nin buluşmasında yan yana gelerek eşitlik, özgürlük, laiklik ve adalet mücadelemizi bir kez daha yüksek sesle ilan edeceğiz.
Patronların, tarikatların, çetelerin değil; Her şey emeğin olacak!
Ankara
29 Mart Pazar – 15.00
Bambu Sahne, Çankaya
