Komünist Birlik HaftalıkKomünist Birlik Haftalık 19 Mayıs – 25 Mayıs 2026

Mayıs 25, 20263 min

 

ABD’nin Küba’ya ve Raul Castro’ya Yönelik Tehditleri Tutmayacak!

Haydut devlet (rogue state) ABD, bir taraftan İran’a yönelik ablukayı yoğunlaştırırken, diğer yandan Küba’yı tehdit etmeye devam ediyor. İran’a yönelik yeni bir saldırının eli kulağında gibi görünüyor. Ancak ABD emperyalizmi yalnızca Orta Doğu’da değil, Amerika kıtasında da yeni haydutlukların peşinde koşuyor.

Nasıl ki ABD, Venezuela’ya saldırmadan önce Devlet Başkanı Maduro’yu uyuşturucu kaçakçılığıyla suçladıysa, şimdi de Küba’nın efsanevi liderlerinden Raul Castro’yu hedef alıp çeşitli suçlamalarda bulunuyor. Tam 30 yıl önce, 24 Şubat 1996’da, CIA bağlantılı “İmdada Koşan Kardeşler” (Brothers to the Rescue) adlı örgüte ait iki uçak, Küba Hava Kuvvetleri tarafından düşürüldü; uçaklardaki üçü Amerikan vatandaşı olmak üzere toplam dört kişi hayatını kaybetti. Küba, kendi hava sahasını korumak için savunma amaçlı olarak bunu yaptı.
ABD’nin Florida’daki bir federal büyük jüri, çarşamba günü eski Küba Devlet Başkanı Raúl Castro’ya ABD vatandaşlarını öldürme ve öldürme amacıyla komplo kurma suçlamalarında bulundu. 1959’da yaşanan Küba Devrimi’nden bu yana ABD, çeşitli suikast girişimleri, terör saldırıları ve işgal denemeleriyle Küba’yı kontrol altına almaya çalıştı. Yıllar içinde giderek sertleşen ABD ambargosu da Küba’yı ekonomik olarak zor durumda bırakmayı hedefliyor.

Venezuela’da devlet başkanını kaçırarak Chavez iktidarını sona erdiren ABD, benzer şekilde bir nokta operasyonuyla Raul Castro’ya saldırmaya yeltenebilir. Ancak sosyalist Küba, 21. Yüzyıl Sosyalizmi olarak savunulan ve üretim araçlarını toplumsallaştırmayan, bir tür devlet kapitalizminden ileri gidemeyen Venezuela’ya göre çok daha dirençli ve örgütlü.
ABD emperyalizmine karşı Küba halkının yanındayız: “Patria o Muerte!” (Vatan ya da Ölüm!)

AKP Elini Üniversitelerden Çek!

İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin bir gece yarısı kararıyla kapatılıp birkaç gün içinde yeniden açılması, Türkiye’de üniversitelerin nasıl bir siyasal baskı ve iktidarın keyfiyeti altında yönetildiğini bir kez daha gözler önüne serdi. Erdoğan’ın imzasıyla Resmî Gazete’de yayımlanan kararla üniversitenin faaliyet izni kaldırıldı; gerekçe ise kurucu vakfa kayyım atanmasıydı. Ancak öğrencilerin, akademisyenlerin ve kamuoyunun yükselen tepkisi sonrası aynı iktidar geri adım atmak zorunda kaldı.

Bu yaşadığımız süreç, üniversitelerin; sermaye ile siyasal iktidar arasındaki çıkar ilişkileri içinde ne kadar güvencesiz hale getirildiğini ve bilimsel özerkliğin iktidarın keyfi kararlarına nasıl teslim edildiğini bir kez daha ortaya koymuştur. Vakıf üniversiteleri yıllardır piyasacı eğitim politikalarının bir ürünü olarak işletme mantığıyla yönetilse de binlerce öğrencinin ve akademisyenin yaşamını belirleyen kurumlardır. Bir üniversitenin tek imzayla kapatılabilmesi; öğrencilerin geleceğinin, akademisyenlerin emeğinin ve üniversite emekçilerinin iradesinin iktidar tarafından yok sayıldığını açıkça göstermektedir. Öğrencilerin demokratik tepkisine karşı, kampüse polis yığılması ise gençliğin her türlü haklı mücadelesine; iktidarın baskı ve zor yoluyla cevap verdiğini bir kez daha ortaya sermiştir.

Ancak bu sürecin bir diğer önemli yanı da öğrenci eylemleri ve kamuoyu baskısının iktidarı geri adım atmaya zorlamış olmasıdır. Günler boyunca süren protestolar, örgütlülüğün ve toplumsal dayanışmanın nasıl siyasal sonuç yaratabildiğini bir kez daha bizlere göstermiştir. Bilgi Üniversitesi örneği; yükseköğretimin piyasalaştırılmasına, üniversitelerin şirket mantığıyla yönetilmesine ve üniversiteler üzerindeki siyasal tahakküme karşı mücadelenin ne kadar hayati olduğunu yeniden ortaya koymuştur. Üniversiteler sermayenin kâr alanı ya da siyasal iktidarın denetim mekanizması değil; bilimsel üretimin, özgür düşüncenin ve toplumsal ilerlemenin alanları olmalıdır. Bunun yolu ise üniversitelerin kamusal bir anlayışla yeniden yapılandırılmasından, demokratik ve bilimsel özerkliğinin güvence altına alınmasından ve iktidarın doğrudan müdahalesinden tamamen arındırılmasından geçmektedir.

Emperyalizmin İran’a Yönelik Saldırıları Boşa Düşürülmelidir!

2026 yılının başından itibaren İran’ı doğrudan hedef alan; suikastlar, hava saldırıları ve ağır deniz ablukalarıyla tırmandırılan savaş koşulları, bugün Pakistan ve Katar gibi ülkelerin arabuluculuğunda yürütülen “müzakere” masasında yeni bir aşamaya ulaştı. Ancak basına yansıyan detaylar açıkça gösteriyor ki, kurulan bu masa eşitler arası bir barış arayışından ziyade, namlu ucunda dayatılan bir teslimiyet belgesini andırıyor.

Şubat 2026’da ABD ve İsrail’in, İran’ın en üst düzey yetkililerini ve stratejik bölgelerini hedef alan ortak saldırılarıyla tetiklenen kanlı çatışmalar, emperyalizmin bölgeyi kendi çıkarları uğruna nasıl bir ateş çemberine atmaktan çekinmediğini gösterdi. Nisan ayı itibarıyla ABD’nin İran limanlarına uyguladığı yasadışı abluka ve buna karşılık İran’ın Hürmüz Boğazı’nı ticarete kapatması, enerji damarlarını tıkayınca, ABD’yi diplomasi yoluyla çözme noktasına getirdi.

Haydut devlet ABD ve Siyonist İsrail, savaş sahasında elde edemedikleri mutlak hegemonyayı şimdi masada, ekonomik şantaj ve “kapsamlı yıkım” tehditleriyle koparmaya çalışıyor. ABD’nin bölgedeki askeri yığınağını sürdürerek ve asker göndererek yürüttüğü bu süreç, İran’ı masada teslim alma sürecidir.

Mayıs 2026 itibarıyla taraflar arasında tartışılan ve henüz neticelendirilmeyen mutabakat taslağında öne çıkan temel başlıklar, emperyalizmin stratejisini net bir şekilde ortaya koymaktadır:

ABD, Hürmüz Boğazı’nın şartsız olarak uluslararası ticarete açılmasını talep ederken, kendi uyguladığı yasadışı deniz ablukasını kaldırmayı bir lütuf ve taviz olarak sunmaktadır. İran’ın yüksek oranda zenginleştirilmiş uranyum stoklarını teslim etmesini ve nükleer faaliyetlerini durdurmasını dayatmaktadır. Anlaşma taslağında sadece İran ile olan savaşın değil, İsrail’in güvenliği gerekçe gösterilerek Lübnan başta olmak üzere bölgedeki tüm cephelerdeki çatışmaların sona erdirilmesi dayatılmaktadır. Asıl amaç, Hizbullah gibi direniş güçlerinin silahsızlandırılması ve İsrail’in yayılmacı politikalarının önündeki engellerin kaldırılmasıdır.

İran, masadaki bu “maksimalist” Amerikan ve İsrail taleplerine karşı haklı bir direnç sergiliyor. Nükleer haklarından ön koşul olarak vazgeçmeyi peşinen reddeden, nükleer müzakerelerin ancak askeri ve ekonomik baskılar ortadan kalktıktan sonra konuşulabileceğini vurguluyor.

Dahası, ABD’nin Basra Körfezi’ne yönelik olası yeni müdahalelerine karşı İran tarafı, deniz ablukasını kırma ve Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması’ndan (NPT) tamamen çekilme uyarısında bulunarak emperyalist zorbalığa boyun eğmeyeceğini ve elindeki tüm stratejik kartları oynayacağını ilan etmiştir.

ABD’nin şu an masaya sürdüğü 30 veya 60 günlük ateşkes ve dayattığı koşullar, bölge halklarına barış getirmeyeceği gibi, İsrail’in güvenliğini garanti altına almayı ve ABD’nin sarsılan Ortadoğu hakimiyetini yeniden tesis etmeyi amaçlıyor. Trump’ın “Anlaşmayı kabul etmezlerse İran’ın bütün elektrik santrallerini ve köprülerini yok ederiz” şeklindeki küstah ve açık savaş suçlarına işaret eden tehditleri, bu sürecin gasp ve şantaj girişimi olduğunu kanıtlamaktadır.

Bölgede kalıcı bir barış ancak ABD emperyalizminin ve Siyonist İsrail’in bölgeden tamamen sökülüp atılmasıyla mümkündür.

İstibdat Rejimi Emekçilerin Mücadelesi İle Yıkılacak!

AKP’nin CHP’ye yönelik saldırısının son halkası “mutlak butlan” kararının ardından CHP Genel Merkezine yönelik polis ablukası ve saldırısı istibdat rejiminin karakterini tekrardan açığa çıkartmış durumda. Bir yandan “demokrasi, özgürlük, barış” söylemleri ile yürütülmeye çalışılan “çözüm süreci” diğer yandan da ana muhalefet partisine yönelik zayıflatma ve yıpratma saldırıları bir bütün olarak AKP’nin düzeni tüm yönleriyle dizayn ettiğini göstermesi açısından önem taşımaktadır.

Seçme ve seçilme hakkına, sendikalaşmaya, basın özgürlüğüne, düşünce ve ifade özgürlüğüne, toplantı ve eylem hakkına yönelik saldırılar, bir yanıyla toplumda korku ve baskı iklimi yaratmak bir yanıyla da AKP’ye karşı oluşacak tepkileri sınırlı tutmak ve zayıflatmak amacı taşımaktadır. AKP, sermayenin çıkarları doğrultusunda toplumu teslim almak için bir istibdat rejimi kurmuş, ana muhalefet partisinin polis eliyle işgal edildiği bir Türkiye tablosu yaratmıştır.

AKP’ye karşı tepkilerin açığa çıktığı, emekçilerin, kadınların ve gençliğin her alanda sesini yükselttiği, eşit, özgür, laik ve bağımsız bir ülke mücadelesinde kenetlendiği her kritik evrede emekçilerin karşısına çıkarılan düzen içi çözümlerin seçeneksizliği ve çıkışsızlığı bir kere daha açığa çıkmıştır.

Bu karanlığı dağıtacak tek güç emekçilerin sermaye düzenine, gericiliğe, işbirlikçi politikalara karşı yürüteceği topyekün mücadeledir. Ülkemiz, AKP zorbalığına da, emperyalist politikalara da, sömürü düzeniyle derdi olmayan sahte umutlara da teslim edilemez.

Baskı ve Zorbalık Düzenine Geçit Verilmemelidir!

Sermaye düzeninin temsilcisi AKP, yıllardır kurmak istediği gerici, işbirlikçi ve emek düşmanı rejime yönelik emekçilerin, kadınların, gençliğin tepkilerini sindirememiş, memleketi istediği kalıba sokamamış, bu durum karşısında ise yargıdan kolluk gücüne uzanan bir baskı mekanizması kurmayı tercih etmiştir.

Muhalefetin kazandığı belediyelere yönelik kayyım politikalarından, siyasetçilere, gazetecilere, sendika yöneticilerine yönelik tutuklama girişimlerine kadar uzanan bu durum bugün CHP’ye yönelik alınan mutlak butlan kararıyla devam etmektedir.

AKP’nin yerel seçimleri kaybetmesinin ardından toplumu baskı altına almayı hedefleyen adımları 19 Mart’ta büyük bir halk tepkisiyle karşılaşmış ve Türkiye AKP’ye karşı ayağa kalkmıştır. AKP iktidarı emperyalizmin ve sermayenin çıkarları doğrultusunda siyaseti ve toplumsal alanı dizayn etmektedir. CHP’ye yönelik yargı eliyle sürdürülen iktidar saldırısı da bu dizayn kapsamında yol almaktadır. AKP, iktidarını korumanın ve düzenini sürdürmenin arayışındadır.

Bu durumun kendisi, CHP’ye yönelik bir hukuki müdahale olarak ele alınamaz. Yıllardır AKP’nin yargı eliyle yürüttüğü siyasi hamleler Akın Gürlek’in Adalet Bakanlığı görevine getirilmesiyle yeni bir evreye taşınmıştır.

İçinden geçtiğimiz süreç bir yanıyla da AKP iktidarının krizlerini ve sıkışmalarını göstermektedir. 23 yıl boyunca iktidar olan AKP’nin Türkiye’de kurmak istediği rejim emekçiler, kadınlar ve gençlik tarafından onaylanmamakta, AKP istediğini elde edememektedir.

İşbirlikçi, emek düşmanı ve gerici rejimden kurtulmanın yolu ise sermaye düzenine karşı ikirciksiz mücadeleden, emperyalizme karşı bağımsızlık kavgasından, gericiliğe karşı laiklik meşalesini yükseltmekten geçmektedir. AKP’nin attığı her adımda cüretini sermaye sınıfından ve emperyalizmden aldığı unutulmamalıdır.

21.05.2026
Birleşik Komünist Parti Merkez Komitesi

 

Memleketi ve Geleceğimizi Sermaye Düzenine Teslim Etmeyeceğiz! Sosyalist Türkiye için Mücadeleye!

Bugün 19 Mayıs. İktidarından muhalefetine tüm partiler gençliğe övgüler dizecek, “Gençlik geleceğimizdir.” diyecek, AKP iktidarı “İktidarımız boyunca şu adımları attık.” diyerek gençliğe düşmanlığı gizlemeye çalışacak, düzen muhalefeti ise “Biz geldiğimizde bu sorunları çözeceğiz.” diyerek gençliği kapsamaya çalışacak. Ancak içinde bulunduğumuz bu karanlık tablo hepsinin eseri. Emperyalizmle, sermaye düzeniyle, gericilikle kavgası olmayanların, bu düzene olur verenlerin gençlik adına konuşmasına dur denilmesi gerekmektedir. Gençliğin neşesini, umudunu, bugününü ve en önemlisi yarınını çalan bu düzene karşı sesimizi yükseltmek hayati bir zorunluluk olarak önümüzde durmaktadır.

AKP iktidarı, koltuğa oturduğu ilk günden bu yana kendi ideolojisiyle uyumlu bir nesil yaratma politikasını pervasızca sürdürmektedir. İlkokullardan üniversitelere kadar eğitimin her kademesi gerici müfredatlarla, bilim dışı uygulamalarla ve laiklik karşıtı hamlelerle adeta bir kuşatma altına alınmıştır. Bu bilinçli politikanın bir ürünü olarak gençlik geleceksizlikle terbiye edilmek istenmekte, sermaye düzeninin yarattığı seçeneksizlik yüzünden binlerce sıra arkadaşımız gerici tarikat ve cemaat yurtlarının karanlığına mahkum edilmektedir. Dindar ve kindar bir nesil yaratma sevdasıyla yürütülen bu dayatmalar, gençlerin hayatlarını, özgürlüklerini ve hayallerini ellerinden almaktadır. AKP, tüm bu adımları sermaye düzeninin devamı için hayata geçirmiştir, sermaye düzeni tüm toplumu teslim almaya çalıştığı gibi gençliği de teslim almak, bir kalıba sokmak istemektedir.

Ülkenin içine sürüklendiği derin ekonomik krizin faturası ise en ağır şekilde yine gençliğin omuzlarına yüklenmiştir. Devlet yurtlarının yetersizliği ve mevcut yurtlardaki niteliksizlik; tavanı çöken binalardan yemeklerden çıkan böceklere ve can alan asansör ihmallerine kadar üniversiteliler için barınmayı bir haktan ziyade bir yaşam mücadelesine dönüştürmüştür. Diplomalı işsizler ordusu her geçen gün büyürken, geçinebilmek ve eğitimini sürdürebilmek için okurken çalışmak zorunda kalan, dersliklerden çıkıp güvencesiz ve ağır şartlarda sömürülen bir nesil yaratılmıştır. Gençlik bu düzende gelecek olarak görülmekten öte müşteri ya da ucuz işgücü olarak görülmektedir.

Üniversiteleri özgür düşüncenin ve bilimin merkezi olmaktan çıkarıp sarayın birer şubesi haline getirmek isteyen zihniyet, akademiye yönelik ablukasını her geçen gün artırmaktadır. Üniversitelerin kendi iradeleri atanmış rektörlerle gasp edilmekte, muhalif her ses soruşturmalar, uzaklaştırmalar ve polis şiddetiyle bastırılarak üniversitelerimiz teslim alınmak istenmektedir. Bu tahakkümün bir parçası olarak gençliğin bir araya geldiği etkinlikler ve şenlikler bir bir yasaklanmaktadır. Son olarak ODTÜ Devrim Stadyumu’ndaki bahar şenliği gündeminde görüldüğü üzere, gençliğin iradesini ve yan yana gelişini engellemek için her yol denenirken; diğer yandan gençler, haberleri dahi olmadan AKP Gençlik Festivali’ne götürülerek kirli bir siyasetin dekoru haline getirilmektedir. Ancak bilmelidirler ki bu ülkenin ilerici gençliği ne bu ablukaya boyun eğecek ne de iktidarın siyasi şovlarına figüran olacaktır!

Bu çürümüş düzen ve önümüze konulan bu karanlık tablo asla bizim kaderimiz değildir. Gençliği yoksullukla, işsizlikle, gericilikle ve geleceksizlikle biat ettirmeye çalışanlara teslim olmuyoruz. Umutsuzluğa ve yılgınlığa kapılmadan; haklarımızı almak, geleceğimizi kendi ellerimize almak, bilimi ve özgür düşünceyi yeniden kazanmak için yan yana gelmek, bu düzene karşı mücadeleyi yükseltmek zorundayız. Geleceğimizi bu karanlık düzene bırakmayacağız. Kampüslerimizin kapılarından kelepçelerin söküldüğü, bilimin tarikatların karanlığına değil insanlığın yararına sunulduğu, hiçbir sıra arkadaşımızın “Yarın ne yiyeceğim, nerede kalacağım?” kaygısı taşımadığı bir geleceği hep birlikte inşa edeceğiz.

En önemlisi de, geleceğimize olduğu gibi memlekete de sahip çıkacak ve ülkemizi emperyalistlerden, sermaye düzeninden, gericilikten kurtarmak için mücadeleyi yükselteceğiz!
Bu düzende gençliğe, özgürlüğe, eşitliğe yer yok. Yarınımız ve memleketimiz için sosyalist Türkiye mücadelesini yükseltelim!

Sosyalist Düşünce Toplulukları
19.05.2026

 

Komünist Birlik | 2025