Ukrayna’dan İran’a Küresel Güç Mücadelesi
Dört yıldır devam eden Rusya-Ukrayna Savaşı’nda Ukrayna, geçen gece Rusya’ya dron sürüsüyle saldırı düzenledi. Rusya’nın en önemli petrol ihracat noktalarından biri olan Novorossiysk Limanı’ndaki Şeşharis terminali hasar gördü ve devre dışı kaldı.
Bu sırada Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy önce Türkiye’ye gelip Cumhurbaşkanı ile görüştü; ardından Suriye’ye geçerek Şam’da, eski HTŞ lideri ve Suriye Devlet Başkanı Colani ile toplantı yaptı. Toplantıya Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan da katıldı.
Ukrayna’yı Batı emperyalizminin kuklası hâline getirip harap olmasına sebep olan Zelenskiy ile, bölgede direniş ekseninde yer alan ve İsrail’e karşı duran laik ve modern Suriye’yi şeriatçı bir örgütün kontrolüne geçiren Colani, Batı ve İsrail’in kullanışlı piyonlarıdır. Türkiye ise Hakan Fidan nezdinde bu aktörlere ne yazık ki ilk günden itibaren destek olmuş ve olmaya devam etmektedir.
Dünyanın gözlerinin üzerinde olduğu ABD-İran Savaşı tüm hızıyla devam ediyor. ABD Başkanı Trump küstah, küfürbaz ve akıl dışı sözleriyle İran’ı tehdit ediyor. İran ise tüm cesareti ve kararlılığıyla ABD, İsrail ve onun kukla Arap şeyhliklerine karşı mücadele ediyor. “İran medeniyeti bu gece yok olacak” diyecek kadar gerçeklikle bağını yitirmiş Trump, şimdiden İran ve direniş ekseninden sağlam bir tokat yedi. Olası bir kara savaşı durumunda ABD’nin yeni bir Vietnam batağına saplanması ihtimali var. ABD hegemonyasının ağır bir yenilgiyle bölgemizden defolup gitmesi tüm bölge halkları için en hayırlısı olacaktır.
Terör Örgütü NATO Ülkemizden Defol!
4 Nisan 1949 tarihinde, İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından kurulan Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO), geride kalan yıllar boyunca dünya halkları için ölüm, kan ve sömürüden başka bir anlam taşımamıştır. Kuruluşundan itibaren Sovyetler Birliği’ne, yükselen işçi sınıfı mücadelelerine ve sosyalist hareketlere karşı emperyalizmin silahlı bekçiliğini üstlenen NATO; ülkemizde de Gladio ve kontrgerilla örgütlenmeleriyle devrimcileri, yurtseverleri ve emekçileri doğrudan hedef almıştır.
Barış ve güvenlik örgütü yalanlarıyla pazarlanan bu terör örgütü, Sovyetler Birliği’nin çözülüşünün ardından yayılmacı politikalarına hız vermiş; Yugoslavya’dan Afganistan’a, Irak’tan Libya’ya, Suriye’den Ukrayna’ya uzanan kanlı bir hattın baş aktörü olmuştur. Emperyalist tekellerin çıkarları doğrultusunda doğal kaynakların yağmalanması, ülkelerin parçalanması ve milyonlarca insanın yurdundan edilmesi NATO’nun asli görevidir.
Bugün, AKP iktidarının “yerli ve milli” masalları eşliğinde ülkemiz emperyalizmin savaş planlarına daha derinden entegre edilmektedir. Son günlerde gündeme gelen ve gizlilikle yürütülmeye çalışılan NATO Çokuluslu Kolordu Karargâhı (MNC-TÜR) tartışmaları ve İstanbul Boğazı’nda kurulması planlanlandığı söylenen Deniz Unsur Komutanlığı, bu işbirlikçiliğin en somut ve en tehlikeli adımlarındandır. Adana’da NATO’ya bağlı çokuluslu bir karargâh kurma çabası ve Karadeniz’i bir gerilim hattına çevirecek hamleler, Türkiye’nin bağımsızlığına vurulmuş yeni zincirlerdir.
İsrail’in Filistin’de işlediği soykırıma ve bölgedeki siyonist saldırganlığa sözde tepki gösteren iktidar, gerçekte İsrail’in en büyük hamisi olan NATO’nun ülkemizdeki askeri varlığını tahkim etmekte, emperyalist projelere taşeronluk yapmaya devam etmektedir. Ülkemiz topraklarının, limanlarının ve askeri birliklerinin emperyalizmin karakolu haline getirilmesi kabul edilemez. Bu adımlar, Türkiye’yi hedefi ve sonu belli olmayan bölgesel çatışmaların tam merkezine çekmektedir.
Ülkemizin bağımsızlığı, bölgemizin barışı ve emekçi halkımızın güvenliği için savaş örgütü NATO’dan derhal çıkılmalıdır. MNC-TÜR dâhil olmak üzere ülkemizi tehlikeye atan tüm yeni karargâh planları derhal iptal edilmeli, İncirlik ve Kürecik başta olmak üzere bütün yabancı üslere el konulmalı, tüm yabancı askerler kapı dışarı edilmelidir.
Ülkemizi emperyalizme peşkeş çeken sermaye düzenine ve onun işbirlikçi iktidarına karşı bağımsız, sosyalist bir Türkiye mücadelesini yükselteceğiz!
Kahrolsun Emperyalizm, Kahrolsun NATO!
BKP Merkez Komitesi
04.04.2026
Halkçı Bir Belediyecilik İçin Rant Düzeni Son Bulmalıdır!
Yerel seçimler sonrasında belediyelere yönelik müdahaleler artarak devam ediyor. Düzen açısından büyük bir rant alanı olan belediyeler AKP iktidarı tarafından yargı ve zor yoluyla adım adım ele geçirilmeye ve düzen muhalefetinin etkisi zayıflatılmaya çalışılıyor.
Yolsuzluk üzerinden siyasi operasyonlarını sürdürmeye çalışan AKP’nin ise halkın çıkarına hizmet veren bir belediyecilik anlayışına sahip olmadığı, asıl derdinin siyasi ve ekonomik rant arayışı olduğu bilinmelidir.
Yeri geldiğinde kayyumlar üzerinden siyasi koz elde etmeye çalışan AKP, yeri geldiğinde ise muhalefete yönelik algı operasyonları beslemek noktasında adımlar atarak yerel seçimlerde oluşan durumu fiili olarak kendi lehine çevirmeye çalışmaktadır.
Tüm bu durum ise halkın en temel ihtiyaçları noktasında planlama yapan, halkın çıkarını gözeten bir belediyecilik anlayışının rant ve sermaye düzeni hakim olduğu sürece gelişemeyeceğini göstermektedir.
AKP’nin belediyelere yönelik adımları, en temel kamusal hizmetlerin dahi uygulanması noktasında büyük bir sıkışma yaratmakta ve halkın yaşamını doğrudan etkileyen bir düzlemi yaratmıştır.
Seçme ve seçilme hakkına yönelik saldırıların bir boyutunu oluşturan bu adımların karşısında durulmalı, halkçı bir belediyecilik anlayışının gelişmesinin yolunun sermaye ve rant düzenine karşı mücadeleden geçtiği bilinmelidir.
Enerji Şirketleri Kamulaştırılmalıdır!
ABD ve İsrail’in İran saldırıları ile birlikte enerji krizi daha da büyüdü ve Türkiye’ye yansıması fiyatlara yapılan artışlar oldu. EPDK’dan yapılan açıklamaya göre, evlerde kullanılan elektriğe yüzde 25 zam yapıldı. Açıklamada örnek olarak “100 kWh elektrik tüketen bir evin elektrik faturasının 323,8 TL olacağı” belirtildi. Aynı açıklamada BOTAŞ’ın da aylık tarifesini yayınladığı belirtilerek, konut tüketicilerinin kullandığı doğalgaza ortalama yüzde 25 zam yapıldığı duyuruldu.
EMO ( Elektrik Mühendisleri Odası ) hesaplamalarına göre, 4 kişilik bir ailenin aylık 230 kWh asgari tüketimi için ödediği 595,8 TL, bu zamla 744,7 TL’ye çıktı. Nisan 2026 itibarıyla faturanın yalnızca yüzde 15,2’si enerji bedelinden oluşurken, yüzde 74,8’ini dağıtım bedeli oluşturdu. 2022’de faturanın yüzde 22’si olan dağıtım bedeli payının yüzde 75’e yaklaştı. 1 Nisan 2021’de 183,4 TL olan asgari fatura, 5 yılda yüzde 306 artış göstermiş, bu dönemde enerji bedeli yüzde 24,5 artarken, dağıtım bedeli yüzde 880 zamlandı. Dağıtım bedelleri enerji bedeli seviyesinde artsaydı, fatura 744,7 TL yerine 228 TL olacaktı. Aradaki 516 TL’lik fark, dağıtım özelleştirmelerinin yurttaşa yarattığı bir yüktür.
Enerji kâr edilecek ticari mal değildir, barınma ve ısınma hakkının ayrılmaz parçası olarak kamusal bir haktır. En temel ihtiyaçlarımıza erişim hakkımız, üretim ve dağıtım şirketlerinin aşırı kâr hırsı nedeni ile engellenmektedir.
Bu engellenme, kamu hizmeti olan enerjinin özelleştirilmesi ile başlamıştır. Enerji verimlilik ve ucuzluk gerekçeleri ile özelleştirilmiş, alım garantileri verilmiş, kâr hırsı ile fiyatlar şişirilmiş, gıdadan ulaşıma kadar tüm sektörler bu artışlardan etkilenmiş ve bunun faturası halkın üstüne yıkılmıştır.
Üretim ve dağıtım şirketleri tazminatsız kamulaştırılmalıdır. Piyasacı enerji anlayışı terk edilmeli, çevreci bir anlayış ile toplumcu planlama yapılmalıdır. Her hane için temel aydınlatma ve ısınma miktarının ücretsiz sağlanmalı, mevcut borçlar silinmelidir.
DİSK-AR Raporunun Gösterdikleri
DİSK Araştırma Merkezi, Enflasyon Bülteni’ni yayınladı. DİSK-AR’ın ortaya koyduğu veriler, emekçilerin gelirlerinin sistemli biçimde eridiğini açıkça gösteriyor. Enflasyonun hız kesmeden yükselmesi ve ücretlerin bu artışı karşılayamaması, çalışanların yalnızca refahını değil, temel yaşam koşullarını da tehdit eder hale geldi. Kâğıt üzerinde yapılan ücret artışları, daha işçinin cebine girmeden zamlarla geri alınıyor; vergi kesintileri ve fiyat artışları, emeğin karşılığını görünmez bir şekilde ortadan kaldırıyor. Böylece emekçiler her ay biraz daha yoksullaşırken, ekonomik büyüme söylemi geniş halk kesimleri için somut bir karşılık üretmiyor.
Bu süreç özellikle düşük ve orta gelirli kesimler için çok daha ağır yaşanıyor. Gıda, barınma ve ulaşım gibi zorunlu harcamaların payı arttıkça, emekçilerin yaşam alanı daralıyor; kültür, dinlenme ya da sosyal yaşam gibi ihtiyaçlar lüks haline geliyor. Reel ücretlerdeki gerileme, yalnızca bireysel bir gelir kaybı değil, aynı zamanda emekçi sınıfların toplumsal gücünün de zayıflatılması anlamına geliyor. Ücretlerin enflasyon karşısında korunmaması, emeğin sistemli biçimde değersizleştirilmesi ve krizin yükünün çalışanlara yıkılması sonucunu doğuruyor.
Ortaya çıkan tablo, sorunun yalnızca yanlış ekonomi politikalarından değil, mevcut ekonomik düzenin kendisinden kaynaklandığını gösteriyor. Emekçilerin ürettiği değerin sürekli olarak sermayeye aktarılması, ücretlerin kronik biçimde baskılanması ve krizin maliyetinin çalışanlara yüklenmesi yapısal bir tercihi yansıtıyor. Bu nedenle tartışma, sınırlı düzenlemelerle alım gücünü geçici olarak düzeltmenin ötesine geçmek zorunda. Emekçilerin insanca yaşayabileceği bir gelir düzeyi, ancak üretimden bölüşüme kadar ekonomik ilişkilerin emek lehine yeniden kurulmasıyla, yani düzenin köklü biçimde değiştirilmesiyle mümkün durumda.
Meslek Fabrikası İzmir Halkınındır
İzmir Meslek Fabrikası’nın Vakıflar’a devredilmesi sonrasında tarihi binayı tahliye için sabah saatlerinde gelen yüzlerce polis, baskın yaptılar. Tahliyeye karşı çıkan belediye çalışanları ve İzmirlilere polis saldırısı gerçekleşti.
İzmir halkına, İzmirlilere ait olması gereken Meslek Fabrikası’na; haksız ve hukuksuz bir şekilde el konulmak istendiği açıktır. Uydurma sebeplerle halka ait alanlara, tarihi mekânlara, kentin belleğine uygulanan bu işgal; ne ilk ne de sondur. Ülkemizin kurumlarını kendi siyasi adımları doğrultusunda kullanmaktan çekinmeyen AKP; İzmir Valiliği’ne, adeta bir parti il örgütü gibi görev vermiş ve adımlar atılmıştır.
Belediyelere dönük siyasi operasyonlarına son dönemde hız veren AKP’nin şimdi de ne yapmaya çalıştığı açık. Bu girişilen; işgal, yağma, hukuksuzluk ve açık şekilde İzmir halkına karşı işlenen bir suçtur.
Kamuya ait alanları kamunun elinden almaya çalışmak ancak AKP ve kurumlarının işi olabilir! İzmir halkının asıl sahibi olduğu Meslek Fabrikası; kentimizin değeridir. Zorla, baskınla, işgalle ve hukuksuzlukla mücadelede İzmir halkı susmayacaktır.
İzmir Birlik ve Dayanışma Hareketi
Yalçın Küçük’e Veda!
Yalçın Küçük; Türkiye sosyalist düşünce tarihinde en özgün ve tartışmalı isimlerinden biri olarak, yalnızca akademik üretimiyle değil, devrimci duruşu ve mücadeleci entelektüel tavrıyla da öne çıkan bir figür haline gelmiştir. Yalnızca en köklü üniversitelerde ders vermiş bir akademisyen değil; aynı zamanda bir mücadele figürü, bir zihinsel uyarıcı ve dönemin siyasal kırılmaları içinde konum alan bir aktör olarak ele alınmalıdır. 12 Eylül’ün getirdiği baskıcı atmosferde içine kapanmayı reddetmiş, düşüncesini pratikle birleştiren bir duruş sergilemiştir. Özellikle Aydın Üzerine Tezler ile Türkiye’de aydın kavramını tartışmaya açmış, ideolojik konumlanmayı kaçınılmaz bir sorumluluk olarak görmüştür.
Yalçın Küçük, Türkiye sosyalist düşünce tarihi içinde özgünlüğü ve keskinliğiyle ayrı bir yerde durur; zaman zaman tartışmalı, yer yer çelişkiler barındıran siyasal pozisyonlarına rağmen devrimci arayışını sürdüren bir figür olarak yer almaktadır. Onun çizgisi, yalnızca teorik üretimle sınırlı kalmamış; Türkiye’nin son altmış yıllık devrimci tarihinin farklı uğraklarında doğrudan ya da dolaylı biçimde yer almıştır. Akademiden uzaklaştırıldığı, yargılandığı ve hapsedildiği dönemlerde dahi geri çekilmemiş; bu süreçleri düşünsel üretiminin bir parçası haline, kendi ifadesiyle bir ‘hayat biçimine’ dönüştürmüştür. Planlamacı kimliğiyle kamuculuğu ve devletçiliği savunmuş, tarihsel analizlerinde yerleşik kabulleri zorlamış, siyasal duruşunda ise emek eksenli bir perspektifi ısrarla korumuştur. Bu yönüyle Küçük, yalnızca yazdıklarıyla değil, bedel ödemekten kaçınmayan ve düşünceyi siyasal eylemle bütünleştiren bir aydın olarak hatırlanacaktır.
Bıraktığı miras ve anısı, Türkiye’nin ilerici mücadelesinde ve aydınlık bir gelecek arayışında yaşamayı sürdürecektir.
Birlik ve Dayanışma Gazetesi 9. Sayısı çıktı
Dokuzuncu sayımız “Savaş, Yoksulluk, Katliam: Emperyalizm Yıkım Demektir! Savaş Örgütü NATO Ülkemizden Defol!” manşetiyle alanlarda.
Birlik ve Dayanışma Hareketi’nin, iki haftalık halk gazetesi 9. sayısı ile emekçilerle buluşuyor. Birlik ve Dayanışma Gazetesi’nin dokuzuncu sayısı “Savaş, Yoksulluk, Katliam: Emperyalizm Yıkım Demektir! Savaş Örgütü NATO Ülkemizden Defol!” manşetiyle çıktı.
Memleket ve Gelecek İçin Bu Düzeni Değiştireceğiz!
İçinde yaşadığımız düzenden, o düzenin yarattığı geleceksizlikten, umutsuzluktan, yoksulluktan, baskı ve hukuksuzluktan hepimiz büyük bir rahatsızlık duyuyoruz. Memleketimiz büyük bir karanlığın içerisine sürüklenmiş durumda. Üniversitelerimiz ve liselerimiz nitelikli eğitimden, doğayı, hayatı, toplumu, tarihi öğreneceğimiz bilimsellikten tamamen koparılmış durumda. Sosyal aktivite adı altında önümüze getirilen etkinlikler ya gerici tarikatlara ya girişimcilik ve kariyer denilerek sermaye sınıfına hizmet ediyor. Milyonlarca genç tüm bu kuşatılmışlığın içerisinde hayatta kalmanın, geleceğini kurmanın, öğrenmenin, yeni hobiler edinmenin, sanatla ilgilenmenin, eğlenmenin arayışında.
Memleketimiz bu noktaya durduk yere ya da tesadüfen gelmedi. Sermaye düzeni ve temsilcisi olan AKP iktidarı ülkemizi adım adım emperyalist projelerin, sömürünün, özelleştirmelerin, gerici tarikat ve cemaatlerin, kadın düşmanlığının pençesine itti. Türkiye’de AKP’nin kurduğu rejimin işlemesi için toplumun teslim alınması gerekmekteydi.
İktidara geldiklerinden bu güne çabaları teslim alınmış, boyun eğen, ses çıkartmayan bir ülke yaratmaktı. Bunun başarıya ulaşmasının en önemli koşullarından biri ise gençliğin sindirilmesiydi.
Denediler, her seferinde gençliğin tepkisiyle, eşit ve özgür bir yaşama olan bağlılığıyla karşılaştılar. Memleketimiz büyük Haziran direnişinde, üniversitelilerin ayağa kalktığı büyük eylemlerde, YGS şifre skandalına karşı liseli gençliğin sokakları doldurup taşırmasıyla, 19 Mart’ta gençliğin baskı ve hukuksuzluğa karşı başkaldırmasıyla bugünlere geldi. Ne üniversiteli ne de liseli gençlik boyun eğdi, teslim oldu.
Teslim olmadık ama bu düzene, emperyalistlere, geleceğimizi avucunda sananlara, bizlere insana yakışmayacak bir yaşamı reva görenlere dur diyecek, memleketi ve geleceğimizi ellerimize alacağımız o mücadeleyi henüz başlatabilmiş durumda değiliz.
Bugün ise dünyanın, bölgemizin, ülkemizin içinden geçtiği süreç bizlere “hazırlanın” demektedir.
Ya barbarlık ve haydutluk yükselecek ya insanca bir düzenin kavgasına giden yol güçlendirilecek ve o yol hep birlikte yürünecek.
Ya memleketten ve kendimizden umudumuz kesilecek ya da sömürenlerin, diktatörlerin, halkların düşmanı olan emperyalistlerin tarihte çok kez yenildiğini bilerek, bu ülkenin ilerici birikimine güvenerek sahip çıkacağız memlekete ve geleceğimize.
Eşitlik için, özgürlük için, geleceğimiz için, haklarımız için atılan her adımda, bu toprakların ayağa kalktığı her kesitte içimizde dolan umudu ve gücü birbirimize hatırlatmak, bu gücü diri tutmak ve örgütlülüğe çevirmek durumundayız.
Çağrımız sana.
Korkmadın, yılmadın, boyun eğmedin. Bazen karamsarlığa sürüklendin, çoğu zaman ne kadar için el vermese de düzen partilerinin projelerine ve adaylarına yöneldin. Bunu memlekete ve geleceğine sahip çıkmak için yaptın.
Diyoruz ki:
Umutsuzluğu, karamsarlığı, sahte umutları it elinin tersiyle. Biz buradayız! Emperyalistlere karşı halkların sesi olan da, gericiliğe karşı laikliği haykıran da, sömürü düzenine karşı sosyalizm mücadelesini yükseltenler de bizleriz!
Memleketi ve geleceğimizi kazanmak için bu düzenle büyük bir mücadeleye girişmeye çağırıyoruz ve bu mücadelede senin de sesin olsun istiyoruz.
GÜCÜNÜ GÖSTER!
Sosyalist Liseliler
Sosyalist Düşünce Toplulukları
BKP: Her Şey Emeğin Olacak! 1 Mayıs’ta Taksim’e!
2026 1 Mayıs’ına emperyalist saldırganlığın arttığı, yoksullaşmanın, geleceksizliğin derinleştiği, sermaye düzeninin baskı ve hukuksuzlukla toplumu teslim almaya çalıştığı bir kesitte gidiyoruz.
Emperyalizme, sömürüye, emekçilerin tarihsel kazanımlarına göz diken sermaye düzenine karşı dünya işçi sınıfının birlik, dayanışma ve mücadele günü olan 1 Mayıs’ta tüm bu karanlığın karşısında güçlü bir duruşun ortaya konması gerekmektedir.
Birleşik Komünist Parti 2026 1 Mayıs’ında Taksim’de olacak emekçilerin, kadınların ve gençliğin insanca bir yaşam, eşitlikçi bir düzen mücadelesini yükseltecektir.
BKP Merkez Komitesi
02.04.2026
