Barış, Kardeşlik, Eşitlik ve Özgürlük İçin Sermaye Düzeni Topyekûn Karşıya Alınmalıdır!
Suriye’de “entegrasyon” adıyla yürütülen emperyalist yeniden inşa süreci bölgedeki bir dizi gücün bileşkesinden etkilenerek ilerlemektedir. SDG ve HTŞ mutabakatı, “Esad rejiminin kalıntılarıyla mücadelede”, emperyalizmin bölge yönelimleriyle uyumlu bir içerikte şekillense de “entegrasyonun” siyasi, askeri ve ekonomik olarak nasıl ilerletileceği belirsizlik taşımaktadır.
SDG’nin Suriye Ordusu’na katılımı konusunda açığa çıkan tartışma özünde Suriye’nin önümüzdeki döneminde SDG’nin kendi yapısı ve mekanizmalarıyla yer alıp almayacağı tartışmasıdır. Suriye’nin mevcut durumu başta SDG ve HTŞ olmak üzere ele alındığında anti-emperyalist, bağımsızlıkçı ve Ortadoğu halklarının çıkarını merkeze koyan bir yapının şekillenmeyeceği görülmek durumundadır.
HTŞ’nin, emperyalizm yetiştirmesi ve Türkiye sermaye devletinin beslemesi bir cihatçı örgüt olarak misyonu radikal İslamcı bir karakterde Suriye’nin yeniden dizayn edilmesidir. Bunun yanında SDG’de gerek ideolojik, siyasal pozisyonu gerek de pratik olarak attığı adımlardan ele alındığında emperyalizmle uyumlu bir projeksiyona sahiptir.
HTŞ ile ABD arasındaki süreç İsrail’in bölgede siyasi, askeri ve ekonomik gücünü artırmasıyla sonuçlanmaktadır. Trump’ın yıllardır İsrail’in işgal ettiği Golan Tepeleri’ni “İsrail’e devrettim!” vurgusu bunun en somut örneğidir. Diğer yandan ise Rojava’da açılan ABD merkezli enerji şirketleri ve Suriye’de rezerv alanları noktasında yürütülen çalışmalar Suriye’nin kaynaklarının emperyalist yağmaya açılacağının göstergesidir.
SDG tarafından Türkiye’nin de Suriye’nin yeniden inşa sürecine ve bunun temelini oluşturacak Suriye Anayasası sürecine katkıda bulunması gerektiği noktasında yapılan çağrılar da entegrasyonun boyutunu ve içeriğini göstermektedir.
Bununla birlikte “çözüm süreci” kapsamında Milli Birlik, Demokrasi ve Kardeşlik Komisyonu’na sunulan raporlar bu başlıktaki yaklaşım farklarını açığa çıkartmıştır. “Terörsüz Türkiye” söyleminin merkezinde durduğu AKP ve MHP raporları, iktidarın ve iktidar ortağı MHP’nin “demokrasi, kardeşlik ve barış” kılıfına sığınarak yürüttüğü yeni-Osmanlıcı politikanın ifade edilmesidir.
AKP ve MHP açıkça, bu bir “çözüm süreci” değil, “terörün bitirilmesi süreci” demektedir. Kürt sorununun çözümü basit anayasal düzenlemeler ve hukuksal alanda atılacak adımlarla sağlanamayacak olsa da bugün AKP ve MHP bu durumun dahi gerisinde bir yaklaşıma sahiptir.
Başta Suriye olmak üzere Ortadoğu’da oluşan yeni tabloya entegrasyon amacı taşıyan AKP-MHP konsepti tam anlamıyla sermayenin, emperyalizmin ve gericiliğin çıkarına hizmet etmektedir. Bu durumun “barış, demokrasi, kardeşlik” kavramları arkasına saklanmasına ve emekçilerin kandırılmasına karşı çıkılmalıdır.
Maraş Katliamı’nı Unutmadık!
19–26 Aralık 1978 tarihlerinde Maraş’ta yaşanan katliam, Türkiye’yi 12 Eylül askeri darbesine sürükleyen sürecin en kanlı ve belirleyici halkalarından biridir. Ülkü Ocakları ve kontrgerilla elbirliğiyle günler boyunca özellikle Alevi yurttaşların yaşadığı mahalleler kuşatma altına alınmıştır. Resmî kayıtlara göre yüzü aşkın insan katledilmiş, çocuklar, kadınlar vahşice katledilmiş, yüzlerce ev ve işyeri yakılıp yağmalanmış, binlerce kişi yaşadığı toprakları terk etmek zorunda bırakılmıştır. Gerçek kayıpların açıklanan sayıların çok üzerinde olduğu bugün herkes tarafından bilinmektedir.
Bu katliam kendiliğinden gelişmemiştir. Soğuk Savaş koşullarında ABD ve NATO’nun yönlendirmesiyle kurulan kontrgerilla yapılanmaları, antikomünist ve mezhepçi kışkırtmalarla Maraş’ta kanlı bir provokasyonu hayata geçirmiştir. Faşist örgütlenmeler doğrudan sahaya sürülmüş, devletin güvenlik aygıtları saldırıları durdurmak yerine seyirci kalmıştır. Katliamın failleri ve arkasındaki güçler yıllar boyunca yargıdan korunmuş, davalar göstermelik biçimde sonuçlandırılmıştır. Gerçek sorumlular, sanıklar ödüllendirilip mecliste vekil sıfatıyla yer almıştır.
Aradan geçen 47 yıla rağmen Maraş’ta açığa çıkan gerici ve katliamcı zihniyet ortadan kalkmamış, tersine bugünkü siyasal iktidar tarafından sürdürülmeye devam ediyor. İç ve dış politikada sürdürülen mezhepçi hat bunun en açık göstergesidir. Emperyalizmin taşeronluğunu üstlenen AKP iktidarının Suriye’de işbirliği yaptığı cihatçı güçlerin Alevilere yönelik katliamları sürerken, ülke içinde de Alevi yurttaşlar “siyasal Alevilik” gibi kavramlarla açıkça hedef alınmaktadır. İktidar, gericiliği ve mezhepçiliği devlet politikası haline getirmiştir. Maraş Katliamı’nı unutmamak, katliamı gerçekleştirenlerden hesap sormak için bu düzenin tüm güçlerine karşı bugün mücadele yüksetilmelidir.
“Hayata Dönüş” Zihniyeti Kuyu Tipi Politikasıyla Sürmektedir
Tam 25 yıl önce, 19 Aralık 2000’de, devlet eliyle yürütülen “Hayata Dönüş” operasyonu cezaevi tarihinin en ağır katliamlarından biri olarak tarihimize geçti. Aynı gün, aynı saatlerde 20 cezaevine eş zamanlı yapılan operasyonlarda on binlerce asker ve polis görev aldı. 30 devrimci tutsak yaşamını yitirdi, yüzlercesi ağır biçimde yaralandı. F tipi cezaevleriyle dayatılan tecrit uygulamasına karşı sürdürülen açlık grevleri gerekçe gösterilerek yapılan operasyon, ölümleri durdurmak bir yana daha büyük bir yıkımın önünü açtı. Katliamın canlı yayınlarla tüm toplumun gözleri önünde gerçekleşmesine rağmen, sorumlular cezalandırılmadı. Davalar yıllarca sürüncemede bırakıldı ve operasyonu yürütenler ödüllendirildi.
19 Aralık’la açılan bu kanlı sayfa, yalnızca bir cezaevi operasyonu değil, tecride dayalı infaz rejiminin kurumsallaştırılmasının başlangıcı oldu. Bugün F tipleriyle başlayan bu politika, S ve Y tipi olarak adlandırılan ‘kuyu tipi’ cezaevleriyle daha da ağırlaştırılmış durumda. Tutsaklar sosyal temastan yoksun bırakılıyor, insan onuruna aykırı koşullar olağanlaştırılıyor, tecrit sistematik bir işkence yöntemine dönüştürülüyor. 19 Aralık davasında verilen son zaman aşımı kararları, bu politikanın bilinçli bir tercih olduğunu açıkça gösteriyor. Tecrit, dün olduğu gibi bugün de iktidarın baskı ve sindirme aracı olarak sürüyor. Devrimci tutsaklar iktidarın bugün de sürdürüğü tecrit politikaları karşısında direniyor.
İşte AKP Türkiye’si: Rantçı Müteahhitler Serbest, Emekçiler Evsiz
Türkiye’de yaşanan depremler, özellikle 6 Şubat 2023 felaketi, yalnızca fay hatlarının değil, kâr odaklı bir düzenin yarattığı yıkımın da sonucudur. On binlerce insanın hayatını kaybetmesi, yüz binlercesinin evsiz kalması “doğal afet” söylemiyle açıklanamaz; çünkü çöken binaların büyük kısmı, rant uğruna çalınan malzemelerin, imar aflarının ve göstermelik denetimlerin ürünüdür. Bugün hâlâ deprem bölgelerinde konteynerlerde yaşam sürerken, inşaat sektöründe aynı sermaye grupları yeni ihaleler almaya devam ediyor. Bu tablo, kapitalizmin insan hayatını değil, maksimum kârı merkeze alan karakterinin açık bir sonucudur.
Deprem sonrası açılan davalar ise bu düzenin adalet anlayışını gözler önüne seriyor. Bazı müteahhitler yargılansa da çok sayıda sanık tutuksuz yargılanıyor, kimi davalarda beraat kararları çıkıyor ya da sorumluluk “teknik hata” denilerek bireylere indirgeniyor. Asıl belirleyici olan devlet–sermaye ilişkisi, yani imar izinlerini veren, denetimleri görmezden gelen ve büyüme uğruna riskleri bilerek artıran politik tercihler yargılamaların dışında bırakılıyor. Kapitalist sistem, suçun kaynağını gizleyip birkaç “günah keçisi” yaratarak kendini aklamaya çalışıyor.
Bu nedenle yaşananlar bir kaza değil, halka karşı işlenmiş sınıfsal bir suçtur. Güvenli konutun bir hak değil, alınıp satılan bir meta haline getirilmesi; barınmanın piyasanın insafına bırakılması; emeğin ve yaşamın maliyet kalemi olarak görülmesi bu felaketlerin temel nedenidir. Gerçek adalet, yalnızca birkaç müteahhidin cezalandırılmasıyla değil, barınmayı kamusal bir hak olarak ele alan, rantı değil yaşamı önceleyen bir düzenin kurulmasıyla mümkündür. Aksi halde her yeni deprem, aynı sistemin ürettiği yeni bir katliam olarak karşımıza çıkmaya devam edecektir.
Emeklilere Yaşamı Çok Gören Bu Düzen Değişmelidir
Türkiye, hiçbir zaman emekliler için bir cennet olmadı. Ancak emekliler, ülke tarihinin belki de hiçbir döneminde bugünkü kadar derin ve yaygın bir yoksullukla karşı karşıya kalmadı. Uzun süredir herkes tarafından bilinen ama çoğu zaman dillendirilmeyen bu acı gerçek, peş peşe gelen haberlerle yeniden gözler önüne serildi.
Ankara’da, banyosuz ve tuvaletsiz ucuz otel odalarının hayatta kalmaya çalışan emeklilerle dolu olduğu haberlerle ortaya çıktı. Ardından gelen başka bir haberle, Ankara otobüs terminali AŞTİ’de emeklilerin geceyi geçirdiği gerçeği gün yüzüne çıktı. Bu haberlerle birlikte, ülkedeki emeklilerin karşı karşıya kaldığı zor yaşam koşulları yeniden ülke gündeminin merkezine oturdu.
Emeklilerin yaklaşık yüzde 70’i aylık 16.881 TL maaşla geçinmeye çalışıyor. On yıllar boyunca çalışan, vergisini ve primini ödeyen işçiler, emekli olduklarında dinlenmeyi bir kenara bırakın; açlık, yoksulluk ve hatta evsizlikle mücadele ediyorlar.
Emeklilere reva görülen bu kahredici tablo hepimizi ilgilendiriyor. Çünkü bugünün çalışanları, yarının emeklileri olacak. Onları bekleyen ise ucuz otel odaları ya da otogar kuytuları gibi yerler olacak.
Birlik olmaya ve dayanışmayı büyütmeye ihtiyacımız var. Çünkü bu kahrolası kapitalist düzen yalnızca emeklileri değil; işçileri, işsizleri, kadınları, öğrencileri, kısacası tüm halkı insanlık dışı koşullara mahkûm ediyor. İnsana yaraşır bir yaşam için kapitalizme karşı mücadeleye!
Asgari Değil İnsanca Yaşam
31 Aralık’ta açıklanması beklenen asgari ücret için Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Vedat Işıkhan “İşçilerimizi, çalışanlarımızı enflasyona ezdirmeyecek, aynı zamanda da işverenlerimizin gelişimlerini engellemeyecek ortak bir noktada anlaşacağız” diyerek sürpriz olmayan yönelimini açıkladı.
Komisyona katılmayan Türk-İş’in verilerine göre yalnız bir işçinin yaşam maliyeti 38.725 ₺. Bakan bir işçinin asgari yaşam maliyetini karşılayacak artış yapacağız demiyor. Dört kişilik bir ailenin açlık sınırı ise 29 bin 28 lira. Yine Bakan Işıkhan açlık sınırının çok üzerinde artış olacak da demiyor.
Ne demek istiyor Bakan Işıkhan? İzlediğimiz ekonomik politika verimsizdir, tüm politikamız yüksek işsizlik ve ucuz iş gücüne dayanmaktadır, karlılığı düşürecek bir ekonomik politika beklemeyin, işverenlerimizin daha çok gelişmesi “ semirmesi “ gerekiyor, gelir eşitsizliği sonucu artan yoksulluk tercihimizdir, siyasetteki gücümüzü sağlayan işçiler değil patronlardır. Çünkü işçiler örgütsüzdür; örgütsüz olmaları, yıllardır topyekûn verdiğimiz mücadelenin karşılığıdır.
İzledikleri politika bu. Arada tüm verilerle gerçek dışı olduğu ispatlanan asgari ücretin enflasyonu artıracağı ve yine işsizliğe neden olacağı argümanları da var. Yıllardır bu argümanların içine çektiler tartışmayı, buradan yürütmek istediler.
Ve şimdilik başarıldı da. Ücret artışının oranına hapsolan bir muhalefet yapılmaya başlandı. Ne barınma hakkı, ne sağlıklı beslenme, ne ücretsiz sağlık, ne nitelikli eğitim erişim eşitliği gibi temel talepler gündeme geldi.
“Önce İnsanca Yaşam” diyerek tüm temel taleplerimizi gündemin en tepesine taşıyacağız.
“Asgari Değil İnsanca Yaşam” talebimizi sadece Aralık ayında değil gelecek yılı da kapsayacak bir mücadeleye çevirecek ve her geçen gün bu mücadeleyi yükselteceğiz.
Halklar Arasında Düşmanlık Yaratmayı Amaçlayan Saldırılara Prim Verilmemelidir
Bursaspor tribünlerinde başlayıp diğer futbol müsabakalarında da Kürt siyasetçi Leyla Zana’ya yönelik gerçekleştirilen küfür ve hakaretler kabul edilemez, sıradan bir “tribün tepkisi” olarak gösterilemez.
İktidarın yürüttüğü “çözüm süreci”ne tepki olarak gösterilip bu saldırılar meşrulaştırılamaz. Kadın ve kürt halkına düşmanlığı içeren bu ırkçı saldırılar halklar arasında düşmanlık yaratmak amacı taşımaktadır.
Bugün gerici ve faşist AKP-MHP eliyle yürütülen “çözüm süreci” halklar arasında barışı, kardeşliği ve eşitliği sağlayamayacağı gibi bu ırkçı ve cinsiyetçi küfürler de halklar arasında düşmanlığı körüklemektedir.
Halkların asıl düşmanı sermaye düzeni, emperyalizm ve gericiliktir.
İstanbul’ da Üniversiteli Gençlik Film Tartışmasında Buluştu!
Sosyalist Düşünce Toplulukları İstanbul’da üniversiteli gençliğin katılımıyla ‘Genç Karl Marx’ film gösteriminde buluştu. Gösterimin ardından ‘Komünist Parti Manifestosu’ üzerine tartışma gerçekleştirildi.
Sosyalist Liseliler: Patronların Bakanı Yusuf Tekin Elini Çocuklardan ve Hayatlarımızdan Çek!
Tekin, MESEM’li öğrencilerin çalışma saatleri ve koşullarıyla ilgili “esnekliği” savunup, yasal olarak patronlara “sömürü esnekliği” vermektedir!
Düzenin bakanı, öğrencilerin düşmanı Yusuf Tekin, MESEM’li öğrencilerin 4 gün ve tam zamanlı sömürülmesini az bulmuş olmalı ki, öğrencilerin yasal olarak 22.00’ye kadar çalışabileceğini hatta veli izniyle hafta sonu da çalıştırılabileceğini söylüyor.
Kalfası tarafından katledilen Muhammed’in taziyesinde söylenen “Çocuklarımız akşam 9’a, 10’a kadar nasıl çalıştırılıyor? Çocuklarımız buralarda sömürülüyor, iş yerleri denetlenmiyor.” sözleri, bizlere MESEM’in ne olduğunu bir kez daha hatırlatıyor!
Patronlarla hazırladığınız yasalarınızla, çocukları sıralarından alıp ölüme terk ediyorsunuz!
Çocuk işçiliği ve çocuklar için iş cinayetlerini meşrulaştırıyorsunuz, normalleştirmek istiyorsunuz! MESEM’de ölen 85 çocuğun hesabını soran gençleri susturmaya çalışıyorsunuz. Sonra da meclis kürsülerinden “Biz de rahatsızız” diye maval okumaya, günah çıkarmaya kalkıyorsunuz.
Rahatsızsınız fakat 2 milyon sıra arkadaşımız patronların elinde sömürü çarkları arasında eziliyor, mesai saatlerini artıralım diyorsunuz.
Rahatsızsınız fakat eleştirilerden rahatsızlık duymuyoruz diyor, sermayeyi eğitime daha çok katacağınızı söylüyorsunuz.
Patronların bakanı Tekin’e ne liseleri ne de geleceğimizi bırakmıyoruz!
Liseler Bizimdir!
Birlik ve Dayanışma Hareketi: Asgari Değil İnsanca Bir Yaşam İstiyoruz!
2025 yılı Asgari Ücret Tespit Komisyonu bir kez daha aynı sahnede, aynı oyuncularla toplanıyor. Emekçilerin yaşamını etkileyen bu masada, işçi sınıfının değil; sermayenin, iktidarın ve sarı sendikacıların sesi çıkıyor. Gerçek enflasyon, mutfakta, pazarda, kirada kendini yakıcı biçimde gösterirken; iktidar yine hedeflenen enflasyonu esas alarak milyonlarca emekçiye yoksulluk ve güvencesizlik dayatmaya hazırlanıyor.
Sermaye sınıfına teşvikler, vergi afları ve ayrıcalıklar yağdırılırken, bu ülkenin tüm değerlerini yaratan emekçilere sefalet ücreti dayatılmak isteniyor. Ortalama ücretin asgari ücrete eşitlendiği, asgari ücretin ise neredeyse azami ücret gibi sunulduğu bir tabloda, işçi sınıfının tamamı açlık sınırının altına itiliyor.
Bu yıl emekçilere yönelen saldırının bir başka yüzü ise MESEM adı altında yaygınlaştırılan çocuk işçiliği… AKP iktidarı, patronların maliyetini düşürmek amacıyla; lise derecesinde eğitim alan çocukları güvencesiz, denetimsiz ve ucuz bir şekilde işyerlerinde çalıştırmaktadır. Staj adı altında çalıştırılan çocukların en az 87’si, bu yıl iş cinayetlerine kurban gitmiştir.
Komisyon; işçi sınıfının açlık sınırın altına mahkûm edildiği, çocukların sömürü çarklarında ezildiği bir dönemde toplanıyor.
Komisyon masasında patronlar, “Yüksek asgari ücret işsizliği artırır” ve “Ücretlerin yükselmesi enflasyonu artırır” diyerek tehdit savururken, işçileri temsilen komisyonda bulunan sendika ağaları da patronların oyununa figüranlık rolü üstleniyor.
Ancak emekçiler, bu düzene, her yıl oynanan bu oyuna ve bu oyunculara mahkûm değildir.
Yer almadığı, taleplerinin dile getirilmediği bu masada emekçiler ‘’asgari tespit komisyonu’’ oyununu izlemek zorunda değildir.
İşçileri figüran gibi gören anlayışın karşısına, örgütlü bir güç çıkmadıkça bu oyun sürecektir. Bugün yapılması gereken açıktır:
Haklarımız için, çocuklarımızın geleceği için bu düzene karşı birleşelim ve örgütlenelim!
Asgari değil, insanca yaşam istiyoruz!
Barınmadan gıdaya, ulaşımdan sağlığa kadar tüm temel ihtiyaçlarımızın piyasanın insafına bırakılmadan karşılandığı, eşit bir düzen istiyoruz.
MESEM adı altında kurumsallaştırılan çocuk işçiliğin ve iş cinayetlerinin son bulduğu bir ülke istiyoruz.
Bu ülkenin tüm emekçilerine çağrımızdır:
Sermayenin, yandaş sendikaların ve iktidarın kurduğu bu tezgâhı dağıtmanın tek yolu örgütlenmek ve mücadele etmektir.
İnsanca bir yaşam ve eşitlikçi bir düzeni kuracak olan bizleriz.
Gücümüz birliğimizden gelir!
