DünyaKomünist Birlik 1.SayıEmperyalist Saldırganlık ve Ortadoğu

Şubat 15, 202535 min

Emperyalizmin bölgesel savaşları tetiklediği ve beslediği bir dönemin içerisinden geçmekteyiz. Emperyalizm denildiğinde bugün dünya halklarının zihninde şekillenen ilk olgu savaşlar ve yıkım oluyor. Bir yanıyla karakterine içkin bir politika olsa da bugün savaşın dozajının artması, özünde emperyalist-kapitalist sistemin yaşadığı sıkışma-kriz başlıklarının ve iç dinamiklerinin ürünü olarak değerlendirilmek durumundadır. 

Kapitalizmin en yüksek aşaması olarak kodladığımız emperyalizm aşaması güçlü bir finansa, askeri güce, siyasi, ideolojik etkiye ve sermayenin yönelimlerini belirleyebilmeye; dolayısıyla toplumsal hayatı, bölgesel gelişmeleri etkileyebilme gücüne dayanıyor. Emperyalizmin gelişmesi ve evreleri baz alındığında bugün farklı yönelimler ve kabiliyete ulaşmış olsa da her örnekte ilkel ve insanlık dışı yüzü açığa çıkıyor ve halkların baş düşmanı olma özelliğini korumaya devam ediyor. 

Sistemin analizi ve incelenmesi, yapısı, yönelimleri, krizleri ve krizleri aşma, öteleme hamlelerinin niteliği komünistler açısından değerlendirilmek durumunda. Bu değerlendirme aynı zamanda toplumsal kurtuluş ve yaşanılabilir bir düzen arayışı açısından da güncellemeleri desteklemeli ve beslemeli. Marks döneminde sistemin yapısı ve özellikleri bağlamında gelişen devrim teorileri ile emperyalizm aşamasının Marksizmi olarak değerlendirdiğimiz Leninizmin değerlendirmeleri, teorileri ve yaklaşımları arasındaki kümülatif ilerleme, bu değişimde aranmak durumunda. 

Dolayısıyla bugün özellikle Türkiye siyaseti konu olduğunda emperyalizm olgusu önemli bir parametre olarak baz alınmalıdır. Bu ifadede ise iktidarın ve Türkiye’nin yönelimlerinin doğrudan emperyalizm tarafından belirlendiğini söylemiyoruz. Emperyalizm olgusunun ve yönelimlerinin, etkide bulunduğunu ifade ediyoruz. Bu etkinin dozajı ise iç dinamikler ve emperyalist-kapitalist sistemin kendi dinamikleriyle birlikte farklılık gösterebilmekte, kimi zaman azalmakta kimi zaman ise artmaktadır.

Bu bağlamda Türkiye’de sınıf mücadelesinin seyri, sermaye düzeninin yönelimleri, olası kriz başlıkları ya da rahatlama olanakları emperyalizm olgusuyla birlikte ele alınmalı ve değerlendirilmelidir.

İki kutuplu dünyanın yıkılışı ve emperyalist saldırganlık

Emperyalizm iki kutuplu dünyada anti-komünist bir eksende konumlanıyordu. Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği karşısında tutum alan emperyalist sistem, ana omurgasını Sovyetlerin çözülüşü üzerine ve emperyalist bloğun kuruluşu eksenine oturtmuştu. Bu bağlamda, sosyalizmin ideolojik ve teorik alanda çarpıtılmasına dayanan bir ideolojik saldırı tüm dünya halklarına yönelmekteydi. Bununla birlikte emperyalizm, Sovyetler Birliği’nin etkisinin kırılması noktasında tüm dünyada faşizan ve dinci gerici hareketleri besledi, destekledi. Türkiye’de 12 Eylül Darbesinin Amerikancı karakteri burada yatmaktadır, keza Ortadoğu’da Sovyetler Birliği’ne karşı aparat olarak kullanılmak için yetiştirilen İslamcı örgütlenmeler yine aynı zeminden şekillenmiştir. 

Sovyetler Birliği’nin çözülüşü sonrasında ise emperyalizm büyük bir saldırganlık ve yayılma hamlesine girişmiş, NATO’nun yayılması adım adım gelişmiş, Ortadoğu’nun dizaynı ve sisteme entegrasyonu devreye sokulmuştur. 

Sovyetler Birliği’nin parçası olmayan fakat emperyalizme karşı kendi bağımsız hattını kurmayı hedefleyen Ortadoğu ülkeleri artık hedef tahtasındaydı. Aynı zamanda enerji kaynaklarına, enerji kaynaklarının taşınmasını sağlayacak ulaşım güzergahına sahip olmak gerekiyordu. Emperyalizm, hegemonyasını genişletecek, “tarihin ve ideolojilerin sonunu” büyük bir yayılma ve işgalle getirecekti.

Yeşil Kuşak, Büyük Ortadoğu Projesi gibi emperyalist projelerin etkisi ise büyük bir yıkım olarak açığa çıkacaktı. Sosyalizmin olmadığı bir dünyada, emperyalizmin durmasını gerektirecek bir güç de yoktu. İnsan Hakları, Savaş Suçları, hukuk ve adalet, emperyalizm açısından içi istendiği şekilde doldurulan kavramlardı ve emperyalizm, güçlü propagandalarla halkların algısını teslim almayı zorladı. Ortadoğu’ya artık “demokrasi” gelmesi gerekiyordu ve bu demokrasi tabii ki emperyalizm tarafından getirilecekti. 

En basit ve kaba formuyla tanımladığımız bu süreç dahi, emperyalizmin ideolojik tahakküm, askeri ve teknolojik güç, siyasal ve ekonomik ambargo gibi bir dizi olguyla bir bütün olarak hareket ettiğini göstermeye yetiyor. 

Emperyalizm açısından dönemin stratejik araştırma merkezi hizmeti gören RAND Corporation organizasyonunun yayınladığı “Sivil Demokratik İslam: Ortaklar, Kaynaklar ve Stratejiler” başlıklı rapor ve Graham Fuller’in Türkiye üzerine yaptığı değerlendirmeler, emperyalizmin yönelimlerini gösteriyordu. İran, Suriye ve Libya hedef tahtasına oturtulmuştu ve Türkiye’de Gülen Cemaati’nin açıktan desteklenmesi ve iktidar ortağı haline getirilmesi emperyalizmin yönelimleri açısından açıktan savunularak ifade ediliyordu.

Emperyalizmin Büyük Ortadoğu Projesi, bugünden baktığımızda ana noktalarıyla hayata geçirilmiş durumda. Afganistan’da Taliban iktidarı, Irak’ın parçalanması, Libya ve Tunus’a yönelik müdahaleler, Suriye’nin HTŞ kontrolüne geçmesi, İran’ın bölgesel etkisinin ve gücünün zayıflatılması, bu projenin hedefleriydi. 

Türkiye’de ise 12 Eylül ile açılan yolda adım adım gerici, işbirlikçi ve emek düşmanı siyasal İslamcı rejimin temelleri atıldı. Gülen Cemaati ve AKP ittifakıyla birlikte Türkiye sermaye düzeni oluşan yeni dünya tablosuna entegre edilmeliydi, bu gereklilik kapitalist Türkiye’nin sınıfsal karakteri açısından zorunluluktu. Türkiye’de yaşanan rejimsel dönüşüm bu arka plana ve tarihsel zemine oturmakta, sermaye sınıfı ve emperyalizm eliyle ilerleyen bu dönüşüm birinci Cumhuriyet rejiminin de tasfiyesi niteliğini taşımaktaydı. 

Bu bağlamda, bölge ve Türkiye söz konusu olduğunda iki kutupluluğun sona ermesi temel bir uğrak noktası olarak değerlendirilmek durumundadır. Emperyalizmin “küreselleşme” kavramıyla ilerlettiği bu süreç ise sistemin krizini aşmaya yetmemiş ve yeni sorunlar, dinamikler ve sıkışma başlıklarını ortaya çıkartmıştır. 

Güç dengeleri ve Ortadoğu

İkinci Dünya Savaşı’yla oluşan güç dengeleri, Sovyetler Birliği’nin çözülüşü sonrasında bazı özellikleriyle değişime maruz kalmış durumda. Bugün, başat emperyalist güç olan ABD ve yine ekonomik, askeri, siyasi ve tarihsel bağlamında ele alındığında ardından gelen İngiltere, Fransa, Almanya, Japonya gibi ülkeler sistem içerisindeki pozisyonlarını korumaya çalışırken diğer taraftan ise kimi yönleriyle güçlenen ve sistem içerisinde yer tutmaya başlayan Rusya ve Çin gibi ülkelerin “gelişimi”, bugünkü çok kutupluluk zeminini oluşturmuş durumda. 

Emperyalizmin 2008 krizi sonrasında yaşadığı sıkışmayla birlikte ele alınması gereken bu süreç ve emperyalist-kapitalist sistemin iç dinamikleri; bugün bölgesel gelişmeler, savaşlar ve gerilim birikiminin de kaynağı durumda. 

Bugün Latin Amerika, Asya, Kafkasya ve Ortadoğu’da yaşanan gerilimin bölgesel savaşlara döndüğü bir evredeyiz. Ortadoğu’daki son gelişmelerin de bu konumlanıştan etkilendiği ifade edilmek durumunda. Bu durum, olguların değerlendirilmesi ve geliştirilecek mücadele açısından önem taşımaktadır. 

Emperyalizmin Ortadoğu’ya müdahalesinin ilk evresi bölgenin tek kutuplu dünyaya entegrasyonu ekseninde gelişse de bugünkü ikinci evresi aynı zamanda Rusya, Çin ve İran’ın baskılanması, gelişmekte olan ve sistem içi çelişkileri derinleştiren Rusya ve Çin’in güçsüzleştirilmesi bağlamında da ilerlemektedir. Dolayısıyla, yalnızca ABD emperyalizminin ve AB’nin ekonomik ve siyasi ihtiyaçları ile değil, aynı zamanda NATO’nun düşman olarak tanımladığı Rusya ve Çin karşıtı bir düzlemin de devrede olduğu ifade edilmelidir.

Ortadoğu ekseninde bu temel noktayı ifade ettikten sonra Arap Baharı’yla gelişen ve Suriye, Lübnan ve İran’a yönelen emperyalist saldırganlığın bugünkü yönelimlerini ele almak gerekmektedir. Emperyalizmin Ortadoğu’yu dizaynı, işgaller ve yıkımla birlikte aynı zamanda siyasi operasyonlar, toplumsal hareketlere müdahale ve iktidarların şekillendirilmesi hamleleriyle yürütülmektedir. Suriye’ye yönelik müdahalenin benzer bir yöntemle gelişememesi, bir aparat olarak radikal İslamcı örgütlenmelerin devreye sokulmasına neden olmuş ve IŞİD emperyalizm tarafından büyütülmüş, desteklenmiş, örgütlenmiş ve Suriye’nin parçalanması noktasında bir misyonla donatılmıştır. Bir dizi emperyalist ülkenin istihbarat elemanlarının dahi içerisinde yer aldığı ve Suriye’nin yıkımını hedefleyen bu girişim, Suriye halkının mücadelesi ve Rusya, Çin, İran gibi ülkelerin koyduğu “dirençle” birlikte başarısız olmuştur.

Suriye zayıflatılmış, IŞİD tasfiye edilmiş, Suriye savaşının sonucu olarak şekillenen Rojava ve Kobani kanton bölgeleriyle birlikte YPG bölgede bir dinamik olarak güç kazanmıştır. Emperyalizmin bölgedeki faaliyetleri siyasi, askeri ve ekonomik açıdan süreklileşmiş ve Suriye, ciddi bir ekonomik ve siyasi ambargo ile yıllar boyunca karşı karşıya kalmıştır. 

Emperyalizm, Ortadoğu’ya müdahalenin yeni evresinde ise İsrail’i bölgesel bir güç olarak devreye sokmuştur. İsrail’in bölgede güç kazanması tarihsel bir süreç olmakla birlikte günümüzde Ortadoğu’nun dizaynı açısından stratejik bir öneme sahiptir. Abraham anlaşması ile birlikte İsrail’in bölge ülkeleri açısından tanınması ve ekonomik, siyasi iş birliği zemininin açılması yeni bir güç dengesi de oluşturmuştur. 2020 yılında Trump’ın ev sahipliğinde İsrail, Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn arasında imzalanan anlaşma peşi sıra yine 2020’de Fas ve İsrail’in anlaşmasına, 2021’de Sudan’ın İsrail ile anlaşma imzalaması tartışmalarıyla devam etmiştir. Emperyalizmin bölgede İsrail’in etkisini güçlendirme hamlesinin sonucu ise Hamas’ın İsrail’e yönelik saldırısı olarak karşımıza çıkmıştır. 

Bölgede IŞİD’in örgütlenmesi ve devreye sokulması, Kasım Süleymani suikasti, İran ve Suriye’ye yönelik ambargolar, kimyasal ve nükleer silah propagandaları ve son olarak İsrail’in işgalci bir güç olarak devreye girmesiyle birlikte Ortadoğu’da oluşan gerilim artık patlama noktasına gelmiş ve İsrail’in Gazze’ye yönelik katliam politikası tüm dünyanın gözü önünde devreye sokulmuştur. 

Filistin ve Lübnan’ın güneyini kapsayan bu emperyalist saldırganlık İran’ın devreye girmesiyle birlikte bugün başka bir düzleme geçmiş vaziyette. Hizbullah lideri Nasrallah’ın katledilmesi sonrasında durağanlaşan ve Suriye’ye yönelen işgal olgusu, Suriye’de HTŞ ve SMO eliyle Esad yönetimini devirmiş ve Şam’ın kontrolünü ele geçirmiştir. Türkiye, emperyalizm ve İsrail iş birliği ile atılan bu adım Ortadoğu halklarını kaos, yıkım, dinci gerici karakterde bir dizayn süreciyle karşı karşıya bırakmış durumda. 

Suriye’de önümüzdeki süreç emperyalizmin ve İsrail’in çıkarlarına uygun bir yeniden şekillenme dönemi olarak kodlanabilir. Bu durum ise Türk, Kürt ve Arap halklarının geleceği açısından büyük bir risk anlamına gelmektedir. 

Emperyalist propagandanın kirli yüzü

Emperyalizmin halklara yönelik algı operasyonu ve ideolojik propagandası geçmişten günümüze birçok örnek barındırıyor. Emperyalizm işgal, saldırı, ambargo adımlarını öncesinde ciddi bir karşı propaganda ve yalanı örgütleyerek hayata geçiriyor. Kimi zaman atacağı adımları meşrulaştırmak kimi zaman da karşıtlarına yönelik ciddi karalama kampanyaları hayata geçirmek için emperyalist propagandayı kullanıyor. Bu operasyon, Filistin, İran, Lübnan ve Suriye ekseninde yürütüldü ve ciddi bir algı inşa edilmeye çalışıldı. 

Esad yönetimi düşürüldükten sonra devreye sokulan “Sednaya Hapishanesi” propagandası da HTŞ lideri Colani’nin emperyalist basın kuruluşları eliyle bir “demokrasi kahramanı” olarak lanse edilmesi özünde bir bütünlüğe oturuyor. Sednaya Hapishanesi üzerinden Esad’ın “zalimliği” algısı yaratılmaya çalışırken İsrail’in Gazze’de on binlerce insanı katletmesi, İsrail’in “meşru hakkı” olarak toplumlara anlatılmaya çalışılıyor.

Savaşın tüm kirli yüzünün açığa çıktığı bu tablo aslında kapitalist-emperyalist sistemin asıl yüzüdür ve sistemin karakterinin gizlenmesine ihtiyaç dahi duyulmamıştır. Emperyalizmin böylesi bir propagandaya ihtiyaç duyması ise özünde toplumları ve halkları ikna edemiyor oluşunun bir çıktısı olarak görülebilir. 

Bu propaganda siyasal ve ideolojik alanda da yeniden üretilmektedir ve sosyalist harekete dahi sirayet ettiği ifade edilmelidir. Esad karşıtlığı üzerinden şekillenen siyasal pozisyon bugün HTŞ’nin Suriye’de devrim gerçekleştirdiği gibi karşı devrimci tezlere kadar varmış durumdadır. Benzer bir örnek bugün İran üzerinden şekillenmektedir. Emperyalizmin İran’a müdahalesi bir emperyalist saldırganlık ya da anti-emperyalist tutum ekseninde değil İran rejiminin karakteri üzerinden alınan tutumla değerlendirilmekte ve emperyalizme alan açılmaktadır. 

Emperyalizmin savaş, yayılma, bağımlı kılma ve yoksullaştırma politikasının bugün bu boyutta gerçekleşmesinden çıkarılacak bir diğer ders ise Sovyetler Birliği’nin çözülüşü sonrasında halkların “sahipsiz” kaldığı gerçekliğidir. Bu gerçeklik özünde sosyalizm karşıtlığı ve emperyalizm savunuculuğunun nasıl iç içe geçtiğini göstermesi açısından önemlidir. Sosyalizme teorik, ideolojik, toplumsal ve siyasal açıdan yapılan karşıtlık kapitalist-emperyalist sistemin alanını açmış, genişletmiş ve sistemi meşrulaştırmıştır. Bugün sistemi karşıya almadan yapılacak her türlü eleştiri o veya bu şekilde altı boş bir zeminde şekillenecek ve en ileri noktası olarak “hatalı politikalar” ya da “yanlış siyasetçiler” eksenine ulaşacaktır. 

Bugün dünyada yaşanılan durumun gerçek kaynağında politik hatalar ya da siyasetçilerin kişisel hevesleri, hedefleri değil sistemin karakteri yatmaktadır. Emperyalist-kapitalist sistem yapısı gereği savaşlar, krizler, yoksullaşma yaratmak zorundadır ve bugün dünya halklarına gelecek sunamamaktadır. 

“Anti-emperyalist cephe” yıkıldı mı?

Emperyalist-kapitalist sistemin iç çelişkileri ve bu durumun dünya siyasetine ekonomik, siyasi, toplumsal ve kültürel etkisi, emperyalizmin karakterinin tanımlanmasını da beraberinde getirmiştir. Dünya’da ve Türkiye’de sosyalist hareket açısından da yürütülen bu tartışma farklı uçları da içinde barındırmaktadır. 

Özellikle Ukrayna-Rusya savaşı sonrasında açığa çıkan Rusya’nın emperyalist olup olmadığına dair tartışma bugün Ortadoğu kapsamında da sürmektedir. Rusya ve Çin’i emperyalist olarak tanımlayıp yaşanılan olguyu “emperyalistler arası savaş” olarak gören yaklaşım; çıktı olarak ise tutum almayan ya da “yiyin birbirinizi” sığlığına çıkan bir biçim sergiliyor. Rusya, Çin ve İran’ı “anti-emperyalist cephe” olarak tanımlayan yaklaşım ise yaşanılan olguyu değerlendirirken emperyalizmi yıkacak asıl güç olan bu cephenin desteklenmesini savunuyor. 

Suriye örneği ise bu tezlerin ikisinin de eksikli ve hatalı olduğunu ortaya çıkartmış durumda. Rusya devreye girememiş, İran “pozisyonunu” korumayı tercih etmiş, Çin ise kendi programını hayata geçirme noktasındaki tutumunu yinelemiştir. Bir dizi bölgesel gelişme ve gerilimin de bu tutumlarda etkili olduğunu ifade etmekle birlikte son noktada emperyalist-kapitalist sistemin yasalarının devrede olduğu bilinmek durumundadır. 

Kimi dönemlerde bu güçler arasındaki gerilimin derinleşmesi ve sertleşmesi gerçek bir olgu olmakla birlikte bu güçlerin sınıflar mücadelesi bağlamında ele alındığında yapısal bir fark barındırmadığı söylenmelidir. 

Dünya işçi sınıfının ve Ortadoğu halklarının anti-emperyalist mücadelesi bugün kapitalist-emperyalist sisteme temelden karşıtlığa oturmak ve sosyalizm mücadelesi ile birleşmek durumundadır. Asıl güç ve halkların geleceğini garanti altına alacak mücadele bu zeminde şekillendiği takdirde emperyalizmin ideolojik, ekonomik ve askeri hamlelerinin de engellenmesi mümkün olacaktır. 

Yeni-Osmanlıcı politikaya geçiş

AKP iktidarının yeni-Osmanlıcı politik hattı uzun bir aradan sonra Ortadoğu’daki güncel tabloyla birlikte yeniden devreye girmiş durumda. İsrail’in Gazze’de yürüttüğü katliama göstermelik ve sembolik yanıtlar vererek tabanını konsolide etmeye çalışan AKP iktidarının Suriye’nin parçalanmasında aldığı rol yadsınamaz. Emperyalizmin ve İsrail’in çıkarları doğrultusunda ve sermaye düzeninin ihtiyaçları bağlamında hareket eden AKP iktidarı, Emevî Camii ve “Esad zulmü” üzerinden yürüttüğü propaganda ile iç siyasetteki etkisini ve gücünü artırma dönemine girmiş durumda. 

Siyasal İslamcı, emperyalizm ve İsrail yanlısı bu tutum ise yalnızca AKP iktidarının ideolojik ve siyasal karakteri ile açıklanamaz. Ortada iştahı kabaran bir sermaye sınıfı mevcuttur ve sermayenin yönelimleri bugün “Çözüm tartışmaları”na kadar varmış durumdadır. 

Türkiye sermayesi Suriye’nin yeniden inşasında rol almaya çalışacak, ciddi bir zenginleşme elde edecek, AKP iktidarı “toprak kazandık” siyaseti ile sağ tabanda ortaya çıkan tepkileri sindirecek ve düzenin yeni tabloya entegrasyonunu sağlamayı hedefleyecek. Dolayısıyla toplumun, sistemin, siyasetin yeniden örgütlenme motifleri bu olgu etrafında şekillenecektir. Bugün, Türkiye siyasetinde yaşanan birçok gelişmenin yeni dönemin yansıması olduğu bilinmek durumundadır. Bir yandan “çözüm süreci” değerlendirilirken diğer taraftan Ümit Özdağ’ın tutuklanması ve televizyon sektörü üzerinden yürütülen bir tartışmanın Haziran Direnişi’ne bağlanması, bu dizayn sürecinin de boyutunu gözler önüne seriyor. 

Bir dizi yanı ve çıktısı açısından değerlendirmenin erken olduğu bu evrenin ana omurgasının ise Türkiye’de sermaye düzeninin tüm mekanizmaları ile ağırlığını daha fazla hissettirmesi olacağı şimdiden gözle görünen bir gerçek. Düzenin ideolojik, siyasal, ekonomik saldırısının daha da artacağı bir dönem bizleri beklemektedir. Bu dönemde düzen karşıtı seçeneğin büyütülmesi ise hayati bir öneme sahip. 

Ortadoğu’daki yeni tablo, emperyalizmin bölgede yerleşiklik kazanan bir düzleme geçişini ifade ediyor. Bu yerleşiklik bir dizi kriz ve gerilimle birlikte sürecek ve istikrarlı bir görüntü ortaya çıkartmayacak. Emperyalizmin Suriye’nin çözülmesinin ardından durulacağını düşünmek ise hatalı bir yorum olarak karşımıza çıkmaktadır. Dolayısıyla Ortadoğu’da İran’ın hedef tahtasına oturduğu ve siyasi, ekonomik, askeri bir dizi yönelimin merkezinde İran’ın kuşatılması olduğu önümüzdeki dönemde karşımıza çıkacak gibi görünmektedir.

Ortadoğu halklarının yaşadığı zulmün son bulmasının yolu da yoksullaşmanın, gericiliğin, işbirlikçi politikaların önüne geçilmesi de bugün Türkiye’de kapitalist iktidarın karşısında şekillenen güçlü bir sosyalist seçenekten geçiyor. Bölgemizde ve ülkemizde emekçi halkın tepkisi birikiyor, birikmeye de devam edecek. Asıl önemli olan ise bu tepkinin anti-emperyalist, düzen karşıtı ve sosyalizm mücadelesiyle bütünleşen bir politik harekete dönüştürülmesidir. 

Türkiye işçi sınıfı yarınını böyle kazanabilir, kardeş halklara olan borcunu bu mücadeleyi başarıya ulaştırarak ödeyebilir.

Komünist Birlik | 2025