ODTÜ’de Provokasyona Geçit Yok!
ODTÜ’de yaşananlar yalnızca bir “bayrak tartışması” değil; Türkiye’de üniversitelerin nasıl kuşatma altına alınmak istendiğinin yeni bir örneğidir. Geleneksel devrim yürüyüşünün ve Bahar Şenlikleri’nin kitleselliği karşısında, organize biçimde hareket eden sağcı-faşist grupların provokasyon girişimi tesadüf değildir. Uzun süredir üniversitelerde ilerici ve muhalif öğrenci birikimini baskı altına almaya dönük bir siyasal iklim yaratılmaktadır. ODTÜ’de yaşanan provokasyon da bu siyasetin bir parçasıdır.
Öncelikle açık biçimde ifade edilmelidir ki mesele bayrak değildir. Şenlik alanında çok sayıda öğrencinin elinde zaten Türk bayrağı bulunmaktaydı ve buna yönelik herhangi bir karşıtlık söz konusu değildi. Öte yandan, öğrencilerin ellerinde bayrak bulunup bulunmaması da başlı başına bir sorun değildir. Çünkü burası resmi bir devlet töreni değil, 37’ncisi düzenlenen Uluslararası ODTÜ Bahar Şenliği’dir. Bu şenlik yıllardır yalnızca konserlerin değil; öğrenci kültürünün, dayanışmanın, muhalif sanatın ve özgür üniversite geleneğinin bir parçası olmuştur. Özellikle ilk gün, halk müziğinin ve muhalif sanatçıların sahne aldığı; ODTÜ’nün ilerici ve toplumcu ruhunu yansıtan kültürel bir atmosfer taşımaktadır.
Tam da bu nedenle, Türk bayrağının arkasına saklanarak organize biçimde alanda bulunan faşist grupların amacı “bayrak sevgisi” değil, açık bir provokasyon yaratmaktır. Sol gelenekten gelen halk sanatçısı İlkay Akkaya sahnedeyken gerçekleştirilen yuhalamalar, ıslıklamalar, bozkurt işaretleri, uluma sesleri ve öğrencilere dönük şekilde atılan “ODTÜ teröre mezar olacak” sloganları bunun en açık göstergesidir. Burada hedef alınan yalnızca bir konser değil; ODTÜ’nün yıllardır taşıdığı ilerici kültür, muhalif sanat geleneği ve dayanışma ruhudur.
Öğrenciler devrim yürüyüşündeyken, önceden planlandığı anlaşılan bir şekilde stadyum merdivenlerinin tutulması, büyük bir bayrağın açılması ve bayrağın fiili bir barikat gibi kullanılması da aynı provokasyonun parçasıdır. Amaç, devrimci ve ilerici öğrencileri fiziksel bir gerilimin içerisine çekmek ve ardından olayların bağlamını gizleyerek sosyal medyada “bayrağa saldırdılar” propagandası üretmektir. Nitekim günlerdir dolaşıma sokulan manipülatif görüntülerde olayların öncesi özellikle gizlenmekte, organize saldırganlık görünmez hâle getirilmektedir. Böylece milliyetçi kışkırtmalar üzerinden hem ODTÜ’nün ilerici birikimi hedef alınmakta hem de üniversitelerde yükselen dayanışma kültürü baskı altına alınmaya çalışılmaktadır. Ancak gerçek açıktır: ODTÜ öğrencileri Türk bayrağına değil, kendi kampüslerini teslim almak isteyen organize saldırganlığa karşı tepki göstermiştir.
Bu grupların sicili de bilinmektedir. Daha önce kadın yürüyüşlerini provoke etmeye çalışan, işçilerin açlık grevi direnişlerini hedef alan ve açlık grevindeki madencilerin bulunduğu parkta pizza-suşi yemeleriyle gündeme gelen Zafer Partisi destekli “İstiklal Kadın Hareketi” çevrelerinin bugün ODTÜ’de ortaya çıkması tesadüf değildir. Aynı anlayış şimdi de üniversitelerde ilerici öğrenci birikimini hedef almakta, milliyetçi provokasyonlar üzerinden gerilim siyaseti üretmeye çalışmaktadır.
Çünkü ODTÜ gibi tarihsel mücadele geleneğine sahip üniversitelerdeki dayanışma ve kolektif irade, üniversiteleri sessiz ve itaatkâr hâle getirmek isteyen anlayışla doğrudan çelişmektedir. Bu nedenle milliyetçilik ve “vatan-millet” söylemi, baskı siyasetinin meşrulaştırılmasının aracı hâline getirilmektedir.
Tüm bunların zamanlaması da tesadüf değildir. Temmuz ayında Ankara’da yapılması planlanan NATO zirvesine karşı üniversitelerde ve gençlik içerisinde yükselebilecek anti-emperyalist tepkinin önü daha şimdiden kesilmeye çalışılıyor. NATO; savaşların, işgallerin ve emperyalist müdahalelerin başlıca aygıtlarından biridir. Gençliğin ve emekçilerin çıkarı, emperyalist askeri blokların yanında değil; halkların kardeşliğinde ve bağımsızlık mücadelesindedir. Bu nedenle solun görevi, Ankara’daki NATO zirvesine karşı güçlü bir örgütlenme yaratmak, kampüslerden sokaklara uzanan anti-emperyalist bir mücadeleyi büyütmektir. Sermaye düzeninin kuklası hâline gelen ırkçı Zafer Partisi ve İYİ Parti destekli grupların provokasyonları da tam olarak bu mücadeleyi gölgelemeyi, gençliğin dikkatini gerçek düşmandan uzaklaştırmayı amaçlamaktadır.
Bugün üniversitelerde örgütlenmeye çalışılan faşist odaklar, toplumsal kutuplaşmadan ve düzen siyasetinin yarattığı gerilimlerden beslenmektedir. Milliyetçi kışkırtmalar ve hedef gösterme siyaseti, gençliğin eşitlik, özgürlük ve bağımsızlık taleplerini bastırmanın aracı hâline getirilmektedir. Buna karşı mücadele ise yalnızca anlık savunma refleksleriyle değil; bağımsız, laik ve sömürüsüz bir ülke hedefi etrafında örgütlü bir halk hareketi yaratılarak büyütülebilir.
Halkların Kardeşliği ve Barış Emperyalizme, Sermaye Düzenine, Gericiliğe Karşı Mücadeleden Geçmektedir!
Emperyalizmin başta Suriye olmak üzere Ortadoğu’da uyguladığı saldırganlık ve dizayn sürecinin yansımalarından biri de Türkiye’de sermaye düzeninin çıkarları için devreye soktuğu “Çözüm süreci” olmuştu.
Devlet Bahçeli’nin DEM Parti milletvekilleriyle el sıkışması ile başlayan, Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun kurulmasıyla devam eden süreç, PKK’nin fesih açıklaması ve silah bırakmasıyla ilerlemiş, Suriye’nin yeniden inşası noktasında SDG ve HTŞ entegrasyonunun sağlanmasıyla birlikte ise hızlanmış durumda.
Sermaye düzeninin temsilcisi olan AKP-MHP iktidarı düzeni her yönüyle dizayn etmekte, gerek Suriye ve Ortadoğu’da kazanmak istediği mevzii gerek de Türkiye’de AKP’nin yaşadığı güç kaybı ve sıkışmayı “demokrasi, barış ve özgürlük” kavramlarına sığınarak aşmaya çalışmaktadır. Yeni anayasa, Cumhurbaşkanlığı seçimleri ve yerel seçimleri de içeren bir hazırlığın bugün AKP-MHP tarafından yürütüldüğü görülmektedir.
Kürt Siyasi Hareketi’nin yıllardır muhalefet çizgisindeki pozisyonunu değiştirmeyi, CHP’yi yargı sopasıyla sıkıştırmayı ve zayıflatmayı amaçlayan bu hamle halkların kardeşliğine ve barışa değil, sermaye düzeninin ve AKP’nin çıkarlarına hizmet etmektedir.
Devlet Bahçeli’nin Abdullah Öcalan’a “Barış Süreci ve Siyasallaşma Koordinatörlüğü” statüsü noktasında yaptığı açıklama bunca zaman ifade edilen “Terörsüz Türkiye” yaklaşımından kopuşu değil, bu yaklaşımı koruyarak süreci ilerletmenin bir formülü olarak değerlendirilmeli ve iç siyasette AKP’nin adımlarını hızlandıracağı bir sürece girildiği görülmektedir.
Yoksullaşmanın derinleştiği, emekçilerin, kadınların ve gençliğin her alanda sindirilmeye çalışıldığı, yargı eliyle AKP’nin muhalefete ve topluma göz dağı verdiği bir kesitte, Bahçeli’nin açıklaması sonrasında DEM Parti’nin Recep Tayyip Erdoğan’a “bu tarihsel yolu birlikte açalım” çağrısında bulunması ise AKP’yi açıkça mesrulaştırmakta ve iktidarı boyunca attığı adımların üzerini örtmektedir.
AKP ve ittifak ortağı MHP’den, emperyalizmden ve sermaye düzeninden halkların çıkarına adım atmasını beklemek büyük bir yanılgıdan ibarettir.
Halkların kardeşliği, eşitlik, özgürlük ve barış ancak emperyalizme, sermaye düzenine ve gericiliğe karşı mücadele ile sağlanabilir.
İran–ABD Savaşı ve NATO Zirvesi
İran ile ABD, İsrail ve Körfez’deki Amerikan emperyalizmine ve İsrail siyonizmine bel bağlamış Arap ülkeleri arasında neredeyse iki buçuk aydır süren bir savaş yaşanıyor. Çatışmanın iki kritik odağı öne çıkıyor: Hürmüz Boğazı ve İran’ın nükleer enerji tesisleri ile zenginleştirilmiş uranyum stokları.
İran’ın Hürmüz Boğazı üzerindeki hamlelerine karşılık ABD, bölgede deniz trafiğini kontrol altına almaya ve fiili bir abluka oluşturmaya çalışıyor. Bu karşılıklı baskı ve müdahaleler ise zaman zaman doğrudan çatışmalara ve yeni saldırılara yol açıyor.
Savaş sürerken eş zamanlı olarak diplomatik temaslar da devam ediyor. Pakistan’ın arabuluculuğunda İran ile ABD arasında yoğun bir müzakere trafiği yürütülüyor.
Taraflar bir yandan karşılıklı tehditlerini sürdürürken, diğer yandan çatışmayı sonlandırabilecek bir anlaşma zemini arıyor. Artan gerilim, bölgesel riskler ve ekonomik zorluklar nedeniyle dünya kamuoyunda ise savaşın bir an önce sona ermesi yönünde güçlü bir beklenti bulunuyor.
Savaş yeniden alevlenip şiddetlenecek mi yoksa bir anlaşmayla sona mı erecek? Kesin bir şey söylemek için henüz erken. Ancak ABD ve İsrail’in savaşta şimdiye kadar istedikleri amaçlara ulaşamadıkları açık. ABD eğer yenilgiyi kabul ederek bölgeden çekilirse bu ABD hegemonyasının Ortadoğu’da ciddi bir darbe alması anlamına gelir.
Komşumuz İran’ı köşeye sıkıştırmaya çalışan ABD’nin başını çektiği dünyanın en büyük terör örgütü NATO, Temmuz ayında Ankara’da buluşacak. Türkiye halkı NATO’ya karşı mücadeleyi yükseltmeli ve ülkemizin NATO’dan çıkarak tüm NATO üslerinin kapatılmasını hedeflemelidir. Ancak bunlar başarılırsa gerçekten bağımsız, egemen bir ülkede yaşıyoruz anlamına gelir.
Sefalet Ücreti Eridi, TÜİK Bile Gizleyemedi!
Emek gücümüzün değeri gün geçtikçe düşüyor. Rakamlar artsa da alım gücündeki azalma, sömürünün ve servet transferinin büyümesinin sonucudur. Enflasyon, sermaye sınıfının kâr oranlarını korumasını sağlarken, işçi sınıfının her gün daha fazla yoksullaşmasına neden olmaktadır. Ayrıca kapitalist düzen, gelir vergisi yanı sıra dolaylı tüketim vergileri ile işçilerin gerçek ücretini aşındırırken, patronlara çeşitli indirimler ve teşvikler ile vergileri onlar için önemli oranda düşürmektedir.
DİSK-AR geçtiğimiz günlerde ücretlerdeki erimenin boyutlarını ortaya koyan “Ücret Kayıpları” raporunu açıkladı. Resmi enflasyonun hatalı ve eksik ölçüldüğü gerçeğini de akılda tuttuğumuzda çalışmada hesaplanan kaybın daha fazla olduğunu söylemek mümkün.
Rapor yalnızca 16 milyon SGK’lı işçiler üzerinden yapılmasına rağmen kaybın devasa boyutları göz önüne seriliyor. Rapora göre “Ücretlerin yaşadığı erimenin en büyük sebeplerinden biri hızla artan gelir vergisi yüküdür. Örneğin 2025 yılının ilk yarısı 48.210 TL, Temmuz-Eylül 2025’te 51.049 TL ve Ekim-Aralık 2025’te 50.380 TL brüt ücreti olduğunu kabul ettiğimiz bir işçi (sigortalılar için SGK verilerine göre ortalama ücret) Ocak 2025’te 3.000 TL gelir ve damga vergisi öderken eylül ayı itibarıyla bu miktar 7.557 TL oldu. İşçi başına gelir ile damga vergisi ve kesinti (sosyal güvenlik ve işsizlik sigortası primleri) toplamı Ocak 2025’te 10.231 TL iken Eylül, Ekim, Kasım ve Aralık 2025’te 14.883 TL olarak gerçekleşti. Önceki raporumuzda da ortaya koyduğumuz gibi 2025 yılında sigortalı işçilerin ücretinin birikimli toplam kaybı 2,5 trilyon TL’yi aştı. 2026 gelir vergisi tarife dilimlerinin yine bilinçli olarak az artırılması sonucu işçilerin kaybı büyüyecek” Raporun şu kısmı ise oldukça çarpıcı: “Toplam kayıp ise çok daha ürkütücü boyutlarda. Sadece sigortalı işçilerin dört aylık enflasyon kaybı Nisan 2026’da birikimli toplam (tüm sigortalı işçiler için) 310,9 milyar TL’ye ulaşırken vergi kaynaklı birikimli toplam erime 296,3 milyar TL oldu. Böylece ortalama kayıtlı işçi ücretlerini esas alarak yaptığımız hesaplamaya göre yılın dördüncü ayında vergi ve enflasyonun 16,6 milyon işçiye birikimli toplam kaybı en az 607,2 milyar TL olarak gerçekleşti.”
AKP iktidarının ekonomi politikasının sonucu bu rakamlar şunu gösteriyor ki, enflasyon ve vergi yükü sistematik olarak işçi sınıfının omuzlarına yıkılıyor. Gelir eşitsizliğindeki makas her geçen gün daha fazla açılıyor. İşçi sınıfının omuzlarına yıkılan yük, kapitalizmin sıkışmışlığının da sonucu.
Yoksullaşma, geleceksizlik, hak gaspları, örgütlenme ve sendikalaşmanın patron-polis eliyle bastırılmak istenmesine karşı emekçilerin bütünlüklü bir mücadeleyi her alanda örmesi gerekiyor.
İşçi sınıfının örgütlü gücü tüm bu sömürüyü ortadan kaldıracak ve sermaye düzenine güçlü bir yanıt verecektir.
Bugün sadece hayatta kalmak için çalışmak zorundayız, emeğimizin karşılığını tam olarak alabildiğimiz, sömürüsüz bir düzen için mücadele ise aralıksız devam edecek ve yükseltilecektir.
Hakan Tosun Cinayeti Aydınlatılmalıdır!
“Çatılara Doğru”, “Tekel İşçileri”, “Büyük Anadolu Yürüyüşü”, “Dönüşüm (Gentrification)” ve “Validebağ Direnişi” gibi belgesellere imza atan bağımsız gazeteci Hakan Tosun’un öldürülmesine dair davanın ilk duruşması 06 Mayıs 2026 tarihinde görüldü. 11 Ekim 2025 akşamı saldırıya uğrayan Hakan Tosun, başına aldığı darbeler yüzünden yol kenarında baygın bulunmuş, 13 Ekim’de yoğun bakımda hayatını kaybetmişti.
Hakan Tosun, sermayenin katlederek sömürdüğü doğa ile ilgili haberler yapan, bunun için yurdun tüm bölgelerindeki eylemlere giden bir gazeteciydi. Öldürüldüğü günden bugüne kadar çıkan ayrıntılar, delil karartma, çelişkili, tutarsız ifadeler bunun basit bir kavga, darp olayından farklı olduğunu göstermektedir. İlk duruşmanın yetersiz bir salonda yapılması, gazetecilerin engellenmesi, bazı avukatların salona girmeden davanın başlaması, avukat ve gazetecilere polisin fiziki müdahalesi davanın bundan sonraki sürecinde yaşanacakların habercisi, örtbas çabalarının bir parçasıdır.
Hakan Tosun bağımsız bir gazeteci olduğu kadar toplumsal mücadele yer aldığı taraf açısından da önemlidir. O sermaye ve rantın beslediği piyasacılık karşısında halkın, emeğin yanında yer almış tüm ürettiklerini bu bakış açısından sunmuştur. Susması, susturulması için bu nedenler yeterlidir.
Toplumsal mücadele tarihi ve bugünü susturulmak için katledilen, hapsedilen gazetecileri yazıyor. Bu davanın tüm aşamasında yer alarak tüm gazeteciler için cezasızlığa ve örtbas çabalarına karşı mücadele vereceğiz.
9 Mayıs İnsanlığın Zafer Günü
9 Mayıs 1945, on milyonlarca insanın hayatına mal olan, Nazi barbarlığının, Kızıl Ordu ve direnen halklar tarafından dize getirildiği Zafer Günü’dür.
Bugün, 9 Mayıs’ı asıl bağlamından kopararak “Avrupa Günü” gibi suni kavramlarla kutlamaya kalkanlar, işçi sınıfının ve komünistlerin bu büyük direnişini unutturmayı hedeflemektedir. Ukrayna’daki neo-Nazi çetelere verdikleri desteği perdelemek adına Hitler Almanyası ile Sovyetler Birliği’ni, Hitler ile Stalin’i aynı kefeye koyma cüretini göstermektedirler. Oysa Stalingrad’da, Leningrad’da ve Berlin’de Reichstag’a orak çekiçli kızıl bayrağı diken irade, dünya halklarının umudu olmaya devam etmektedir.
Sovyetler Birliği’nin çözülüşünün ardından, kapitalizmin ve emperyalizmin dünyayı nasıl bir kan gölüne çevirdiğine her gün yeniden tanık oluyoruz. Sosyalizmin yarattığı denge unsurunun ortadan kalkmasıyla birlikte ABD ve NATO öncülüğündeki emperyalist blok; Yugoslavya, Irak, Suriye ve Libya’nın ardından bugün de Filistin ve İran üzerinden bölgesel bir yıkımı derinleştirmektedir. Unutulmamalıdır ki; bugün demokrasi maskesi takan NATO, özünde Nazi generallerini kadrolarına katarak kurulmuş, ideolojik gıdasını antikomünizmden alan modern bir terör örgütüdür. Dün Wehrmacht saflarında Sovyet halklarına saldıran zihniyet, bugün NATO bünyesinde aynı düşmanlıkla halkların üzerine bombalar yağdırmaktadır. Natocular, 1945’te yenilen Nazizmin bayrağını bugün “Atlantik İttifakı” adı altında taşımaya devam etmektedirler.
Siyonist İsrail rejiminin emperyalizmden aldığı güçle Filistin halkına yönelik sürdürdüğü soykırımcı saldırılar, dün Nazilerin uyguladığı vahşetin günümüzdeki yansımasıdır. Aynı merkezler, İran’ı kuşatarak bölge halklarını mezhepçi savaşlar ve doğrudan müdahalelerle teslim almaya çalışmakta, Ortadoğu’yu emperyalist çıkarları doğrultusunda yeniden dizayn etmeyi hedeflemektedir.
Emperyalist saldırganlık Latin Amerika’da da halkların egemenliğini hedef almaktadır. On yıllardır insanlık dışı bir abluka altında direnen Küba, sosyalist ısrarıyla emperyalizmin dibinde bir umut feneri olmaya devam etmektedir.
Bugün dünya halkları, emperyalist saldırganlığın, sömürünün son bulduğu güvenli bir geleceğin özlemini çekmektedir. Bu özlemin gerçeğe dönüşmesi, ancak 1945’te olduğu gibi insanlığın kendi kaderine el koymasıyla mümkündür. Nazizme ve faşizme karşı savaşan Stalin başta olmak üzere, insanlık tarihinin bu en büyük zaferinin mimarı olan Sovyet kahramanlarının anısını yaşatacağız. Onların mirası olan eşitlik ve özgürlük mücadelesi; Filistin’den İran’a, Küba’dan Venezuela’ya, dünyanın her köşesinde sınıfsız, sınırsız, sömürüsüz bir dünya kurulana dek sürecektir.
Üç Fidan Sosyalist Türkiye Mücadelemizde Yaşıyor!
Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan, bundan 54 yıl önce emperyalizmin ve sermaye sınıfının çıkarları için sağcı, gerici ve emperyalizmin uşağı milletvekillerinin onayıyla idam edildi.
Memleketin emperyalistlere peşkeş çekilmesine, sermayenin kâr hırsı altında ezilmesine, sağcılığın ve faşizmin halk düşmanı politikalarının ülkemizi kötürüm bırakmasına karşı bağımsız ve sosyalist Türkiye mücadelesini yükselten Üç Fidan’ı saygıyla anıyoruz.
Denizlerin idam edilmesinin üzerinden geçen 54 yılda ülkemiz bir adım dahi ileriye gitmedi. Emperyalizmin işbirlikçisi, sermaye sınıfının çıkarlarını korumakla görevli düzen partileri; adım adım memleketi büyük bir yoksulluğa, geleceksizliğe ve hukuksuzluğa sürükledi.
Bugün de emperyalizmin tüm dünyada savaşı derinleştirdiği emekçileri ölüme, açlığa ve yıkıma sürüklediği bir dönemden geçiyoruz. Latin Amerika’dan Orta Doğu’ya kadar uzanan bu emperyalist saldırganlık, Denizlerin mücadelesinin önemini bir kez daha hatırlatmakta onların mücadelesinin değerini bir kez daha açığa çıkarmaktadır.
Emperyalizm ve işbirlikçisi iktidarlar her ne kadar emekçileri sindirmeye, bağımsızlığını korumaya çalışan ülkelere diz çöktürmeye çalışsa da bugün dünya halkları bu savaş, yoksulluk ve geleceksizlik sistemine ve onun savaş örgütü NATO’ya karşı sesini yükseltiyor.
Türkiye de AKP eliyle emperyalizmin çıkarları doğrultusunda konum almakta, ülkemiz savaş örgütü NATO karargâhları ve üsleriyle savaş suçuna ortak edilmektedir. AKP iktidarı gücünü emperyalizmden, sermayeden ve gericilikten almaktadır.
Bağımsızlık, eşitlik ve özgürlük için emperyalizme, sermaye düzenine ve gericiliğe karşı mücadele her alanda yükseltilmeli, sosyalizmin sesi her alanda yankılanmalıdır.
Birleşik Komünist Parti, Denizlerin idam edilmelerinin 54. yılında emperyalizme ve savaş örgütü NATO’ya karşı mücadeleye, “NATO’dan çıkılsın, üsler kapatılsın!” sesini yükseltmeye çağırmaktadır.
Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ı unutmadık!
Üç Fidana sözümüz: Sosyalist Türkiye’yi kuracağız!
Birleşik Komünist Parti Merkez Komitesi
06.05.2026
Sosyalist Liseliler ve Sosyalist Düşünce Toplulukları: NATO Defol! Emperyalizme Karşı Deniz Olacağız, Bu Memleket Bizim!
Bağımsız Türkiye mücadelesi uğruna canlarını feda etmekten tereddüt etmeyen Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan’ın idam edilmelerinin 54. yıl dönümünde; ABD emperyalizmi ve onun kanlı savaş aygıtı NATO, bölgemize ve tüm dünya halklarına karşı haydutça saldırmaya devam etmektedir.
Yarım asrı aşan bu sürede emperyalizmin sömürü çarkları, ülkemizi ve coğrafyamızı adeta bir kan gölüne çevirmiştir. Ülkemiz, ABD emperyalizmi ve onun yerli işbirlikçileri eliyle Ortadoğu’da emperyalizmin taşeronluğunu üstlenen bir ileri karakol haline getirilmiştir. Suriye’deki yıkımda, milyonlarca insanın yerinden edilmesinde ve bölgedeki rejim değişikliği senaryolarında başat rol oynayan AKP iktidarı; bir yandan Filistin halkının yaşadığı zulüm üzerinden sahte bir hamaset siyaseti sürdürürken, diğer yandan İsrail ve ABD ile ticari ilişkilerini ve stratejik işbirliğini derinleştirmeye devam etmiştir. Yirmi yılı aşan AKP iktidarı boyunca memleketimizin ekonomisi emperyalizme bağımlı kılınmış; yeraltı ve yerüstü zenginliklerimiz peşkeş çekilmiş, özelleştirilmemiş tek bir kamu kuruluşu, satılmamış tek bir ülke kaynağı bırakılmamıştır. Emekçiler açlığa, gençler geleceksizliğe mahkum edilirken, sermaye ve emperyalist tekeller ceplerini doldurmuştur.
Sovyetler Birliği’nin çözülüşüyle birlikte dizginsiz kalan ABD emperyalizmi ve NATO, tek kutuplu dünyada halkları sömürüye, bağımlılığa, sefalete ve gericiliğe boğmuştur. 1960’larda ve 70’lerde tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de çığ gibi büyüyen öğrenci hareketinin, işçi sınıfı mücadelesinin ve sosyalizm rüzgarının önünü kesmek için bizzat emperyalizmin icazetiyle yapılan 12 Eylül darbesi, ülkemizi bugünkü karanlığa ortak eden en büyük kırılmalardan biri olmuştur. Bugün yaşadığımız yoksulluk, gericilik ve emperyalist bağımlılık ilişkileri, o gün kurulan ve palazlandırılan düzenin doğrudan bir sonucudur.
Bu sömürü düzenine, emperyalist barbarlığa ve baskıya boyun eğmeyen devrimciler; darağaçlarında, işkence tezgahlarında ve zindanlarda iktidar aygıtları tarafından fiziken katledilmiş olsalar da savundukları fikirler yok edilememiştir. Denizlerin mücadelesi yalnızca kampüs sınırlarına sıkışan bir öğrenci mücadelesi değildir. Onların mücadelesi sömürüsüz, bağımsız Sosyalist Türkiye’yi kurma mücadelesidir. Denizler, 54 yıl önce katledilmiş olsalar da, onların emperyalizme ve kapitalizme karşı yükselttikleri bu mücadele bugün her zamankinden daha günceldir. Onların mirası sadece nostaljik bir anma konusu değil; bugün fabrikalarda sömürüye direnen işçilerin, üniversitelerini piyasacılığa karşı savunan gençlerin ve memleketine sahip çıkan tüm yurtseverlerin kılavuzudur.
Önümüzdeki Temmuz ayında ülkemizde yapılması planlanan NATO zirvesi, AKP iktidarının ülkemizi sürüklediği işbirlikçi bataklığın en somut ve en utanç verici göstergesidir. Gittiği her coğrafyaya kan, gözyaşı, işgal ve ölümden başka hiçbir şey götürmeyen; Yugoslavya’dan Irak’a, Libya’dan Afganistan’a kadar milyonlarca insanın katili olan NATO’nun, bağımsızlık mücadelesiyle kurulmuş bu topraklarda toplanması asla kabul edilemez!
Bugün ülkemizin üzerine çöken bu zifiri karanlıktan; ne emperyalist merkezlerden medet uman restorasyoncu hayallerle, ne düzen içi sahte muhalefet pratikleriyle, ne de sermayenin icazetli programlarıyla çıkabiliriz. Karşımızdaki bu çürümüş, işbirlikçi siyasi iktidarı ve onun sırtını yasladığı sömürü düzenini yıkacak tek gerçek güç vereceğimiz örgütlü mücadelemizdir.
Bizler, Denizlerin bıraktığı bağımsızlık ve sosyalizm bayrağını yükseltenler olarak ilan ediyoruz: Ülkemizin emperyalistlerin toplantı salonlarına, savaş üslerine ve ucuz emek sömürü alanlarına çevrilmesine izin vermeyeceğiz! Emekçileri açlığa, gençleri geleceksizliğe, kadınları şiddete mahkum eden bu düzeni kökünden değiştirmek; yerine eşit, özgür, laik ve bağımsız bir ülkeyi, sosyalist bir Türkiye’yi inşa etmek için öne çıkıyoruz!
Tüm yurtseverleri, emekçileri ve gençliği; memleketimizi emperyalizmin belirlenimi altına sokmaya çalışanlara karşı durmaya, Temmuz ayındaki NATO zirvesine karşı sokaklarda tek yumruk olmaya, insanca yaşayacağımız bir gelecek için devrimci mücadelede safları sıklaştırmaya, Sosyalist Düşünce Toplulukları ve Sosyalist Liseliler ile birlikte gücünü göstermeye çağırıyoruz.
Üç Fidan’ın idam kararına el kaldıranları da, Denizler 6. Filo’yu denize dökerken onu kıble yapıp namaz kılanları da unutmadık!
Denizlerin bayrağını üniversite ve liselerde dalgalandırmaya devam edecek, Sosyalist Türkiye mücadelesini her alanda yükselteceğiz!
Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın anısı önünde saygıyla eğiliyoruz.
Sosyalist Düşünce Toplulukları – Sosyalist Liseliler
06.05.2026
