Komünist Birlik HaftalıkKomünist Birlik Haftalık 24 Şubat – 2 Mart 2026

Mart 2, 20262 min

İran Halkı Kazanacak! Emperyalizm ve Siyonizm Kaybedecek!

Siyonist İsrail ve destekçisi haydut ABD  İran’a yönelik yeni bir saldırı başlattı. Bu saldırı Ortadoğu’yu kan gölüne çeviren emperyalist planların son halkasını oluşturuyor. Bu saldırı sadece İran’ı değil; Filistin’den ülkemize, bütün bölge halklarını hedef almakta ve tehdit etmektedir.

Bölgemizde emperyalizm, siyonizm ve onların beslediği işbirlikçi çeteler bölgemiz için tehlike olmaya devam ediyor.
Gelinen noktada ülkemizin bu kanlı saldırıların ve bölgesel operasyonların üssü olarak kullanılmasına izin verilmesi kabul edilebilir değildir. Başta İncirlik ve Kürecik olmak üzere ülkemizdeki tüm ABD ve NATO üsleri bir an önce kapatılmalı, topraklarımızda ABD ve İsrail’e destek derhal sonlandırılmalıdır.

İşbirlikçi AKP iktidarı emperyalistlerin çıkarları için ülkemizi emperyalistlerin ileri karakolu haline getirmiş, emperyalist projelere entegrasyon uğruna emekçileri büyük bir yoksulluğa, gençliği geleceksizliğe mahkûm etmiş, memleketi emperyalist şirketlere peşkeş çekmiştir.

Emperyalizm ve onun savaş örgütü NATO ise Ortadoğu’dan Latin Amerikaya, Kafkasya’dan Asya’ya birçok bölgede büyük bir saldırganlık ve haydutluk sistemine tam olarak dönüşmüştür.

Bugün bölge halklarının eşitlik, özgürlük, bağımsızlık özlemi emperyalizme, onun savaş örgütü NATO’ya, emperyalizmin işbirlikçisi olan sermayenin temsilcisi AKP’ye karşı yürütülecek bütünlüklü bir mücadele ile başarıya ulaşabilir.

Türkiye NATO’dan çıkmalı, ülkemizdeki emperyalist üsler kapatılmalı, emperyalizmin ve siyonizmin başta Ortadoğu olmak üzere dünyada devreye soktuğu haydutluğa karşı mücadele yükseltilmelidir.

Emekçilerin Kaderi Emperyalizme, Sermayeye ve AKP İktidarına Bırakılamaz!

27 Şubat tarihinde kamuoyuna açılan Abdullah Öcalan’ın yeni mesajı özünde Ortadoğu’da emperyalist entegrasyon süreci ve Türkiye sermaye devletinin yönelimleriyle uyumu ifade eden bir içeriği vurgulamakta, merkezine ise “demokrasi” olgusunu alarak Türkiye’nin sorunlarının çözülebileceğini ve halkların kardeşliğinin inşa edilebileceğini ifade etmektedir.

AKP ve MHP’nin “terörsüz Türkiye” söyleminden taviz vermediği ve Kürt sorununu “çözülmüş bir sorun” olarak ele alan yaklaşımından geri adım atmadığı bir dönemde, yine AKP iktidarının gerici saldırılarını hızlandırdığı, laikliği hedef aldığı, yurtseverleri, ilericileri, aydınları baskı altına almaya çalıştığı bir kesitte AKP ve faşist MHP’den demokratik açılımlar beklemek büyük bir yanılgı oluşturmaktadır.

Özellikle Suriye’de gerçekleşen entegrasyon ve HTŞ-SDG arasında imzalanan mutabakatın ardından AKP iktidarının iç siyasette takvimini işletmeye girişeceği, Yeni anayasa, seçimler, “laiklik tehdidi” üzerinden sağ tabanı konsolide etmeyi ve düzen muhalefetini hedef tahtasına oturtmayı amaçlayan bir süreci açacağı görülmelidir. Bu süreç bir taraftan iç siyasette tahakkümün artırılması, diğer taraftan ise dış politikada emperyalist saldırganlığın çıkarıyla uyumlu bir politikanın işletilmesiyle ilerleyecek, sermaye düzeninin sıkışmışlığı aşılmaya, toplumda biriken tepkiler soğurulmaya çalışılacaktır.

Bugün “çözüm süreci” olarak kodlanan süreç, Ortadoğu ve Türkiye ekseni alındığında bir bütünlük oluşturmaktadır ve bu proje emperyalist entegrasyon süreciyle de uyumlu, sermayenin yönelimleriyle içe içe geçen bir içerikte gelişmektedir.

Emperyalizmin, Siyonist İsrail rejiminin, AKP iktidarının ve faşist MHP’nin Ortadoğu halklarına ve ülkemize barış, kardeşlik, demokrasi ve adalet getirmeyeceği dün Filistin’de ve Suriye’de bugün ise İran’a yönelen emperyalist saldırganlıkta açığa çıkmakta ve ispatlanmaktadır. Bir katliam aygıtına dönen emperyalizm ve Siyonist İsrail rejiminin meşrulaştırılması ve İran’ın zayıfladığı tabloya yönelik yapılan hesapların Ortadoğu halklarının özgürlüğüyle değil, yoksullaşması, sömürülmesi ve katledilmesiyle sonuçlanacağı bilinmek durumundadır.

Bugün Türk, Kürt, Arap halkları başta olmak üzere Ortadoğu halklarının özgürlüğe ve insanca bir yaşama kavuşmasının tek yolu emperyalizme, sermaye düzenine ve gericiliğe karşı bütünlüklü bir mücadeleden geçmektedir. Emekçilerin kaderinin, emperyalist projelere, sermaye düzenine ve AKP iktidarının iki dudağının arasına bırakılması kabul edilemez.

Ülkemizin Bağımsızlığı İçin Bir Adım İleri

1 Mart 2003’te Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde reddedilen tezkere, yalnızca bir dış politika kararı değil, aynı zamanda halk iradesinin emperyalist savaş politikalarına karşı koyabileceğinin somut bir göstergesiydi. Amerika Birleşik Devletleri’nin Irak’ı işgal planına Türkiye topraklarını açmayı hedefleyen bu girişimin engellenmesi, bölgeyi daha büyük bir yıkımın parçası hâline getirecek zincirin kırıldığı kritik bir an olarak tarihe geçti. Bu karar, parlamenter aritmetiğin ötesinde, sokakta yükselen savaş karşıtı toplumsal basıncın siyasal alana yansımasıydı.

Bugün İran ile ABD arasında tırmanan gerilim, Ortadoğu’nun hâlâ büyük güç rekabetinin sahnesi olduğunu gösteriyor. Enerji yolları, askeri üsler ve jeopolitik hâkimiyet üzerinden yürüyen bu mücadele, bölge halklarına yoksulluk, göç ve istikrarsızlık olarak geri dönüyor. 1 Mart tezkeresinin hatırlattığı temel gerçek şudur: Emperyalist müdahaleler “güvenlik” ya da “demokrasi” söylemiyle meşrulaştırılsa da sonuçları halklar için yıkımdır; bu nedenle bağımsızlıkçı ve anti-emperyalist tutum yalnızca ahlaki değil, aynı zamanda tarihsel bir zorunluluktur.

Anti-emperyalist mücadele, yalnızca politika tercihi değil, doğrudan doğruya bağımsızlık meselesidir. 1 Mart’ta ortaya konan irade, bölgeyi askeri üsler, enerji koridorları ve vekâlet savaşları üzerinden yeniden paylaşmak isteyen güçlere karşı açık bir reddiyedir. Bugün yapılması gereken, bu tarihsel tutumu daha ileri taşıyarak hiçbir emperyalist blokun parçası olmayan ve ne ABD’nin ne de başka emperyalist güçlerin bölgeyi şekillendirme planlarına eklemlenen bir çizgiyi savunmaktır. Halkların gerçek çıkarı, savaş politikalarında değil; kendi kaderini tayin hakkını esas alan, sömürüye ve dış müdahaleye kapalı, eşitlikçi ve bağımsız bir bölgesel dayanışma hattının kurulmasındadır.

 

Laikliği Savunuyoruz

Türkiye’de gericilik, AKP’nin iktidara gelişiyle birlikte devletin, toplumun ve hayatın her köşesine sirayet edecek biçimde yayılmaya başladı. Önce 4+4+4 sistemiyle, daha sonra Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli gibi projelerle eğitimin üzerindeki gericilik baskısı katlanılmaz noktalara ulaştı.

Milli Eğitim Bakanlığı’nın, Bakan Yusuf Tekin imzasıyla tüm illere gönderdiği “Ramazan Ayı Etkinlikleri” yazısı bu durumun en güncel örneği. Laiklik ilkesine aykırı olan bu adım, Türkiye’de dinci gericiliğin okullarda kök salmaya çalıştığının göstergesi. Bakan, etkinliklerin “tamamen gönüllü” olduğunu söylese de tablo, çocukların dinci gericiliğin baskısı altında olduğunu gösteriyor. Türkiye’de devlet okullarının bir tür imam hatip okulu haline getirildiğini bir kez daha görüyoruz. Maddi durumu iyi olan veliler bu durumdan kaçınmak için çocuklarını özel kolejlere gönderiyor. Ancak İzmir’deki özel kolejlerden Tevfik Fikret Okullarında öğrencilerin yaşadıkları, özel okulların da bu süreçten er ya da geç etkileneceğinin kanıtı niteliğinde.

“Türkiye gerici-şeriatçı bir kuşatma altında!” diye başlayan “Laikliği Birlikte Savunuyoruz” bildirisi, memleketimizde gericiliğe karşı laiklik mücadelesi verildiğinin bir göstergesi. 168 imzacıyla yayımlanan bildiri, internet üzerinden elli bin imzaya ulaştı.

AKP ve Milli Eğitim Bakanlığı ise buna tepkisiz kalmadı. Kimsenin kendilerine karşı çıkmamasını, itiraz etmemesini ve boyun eğmesini istiyorlar. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, imzacıları “azgın güruh” olarak niteledi. Yusuf Tekin, “Bu bana 28 Şubat’ı hatırlattı” dedi ve suç duyurusunda bulundu. Açılan soruşturma kapsamında imzacıların ifadeleri alınmaya başlandı.

Türkiye’de laiklik mücadelesi, önümüzdeki süreçte Anayasa tartışmalarıyla birlikte daha da yaşamsal hale gelecek. Anadolu’yu şeriat düzenine sürüklemek isteyenlere karşı mücadele etmekten başka bir seçeneğimiz olmadığını düşünenlerin sayısı da giderek artıyor.

Sınıf Yürüyor

Ülkemizin kaynakları 1980 Darbesi ile özelleştirmeye hızla açılmış, neo-liberal politikaların sonucu madenler küreselleşme adı altında kamunun elinden özel şirketlere geçmeye, sermayeye teslim sürecine başlamıştır. Yüksek kar beklentisi ile yeterli önlemler alınmadan çalışan özel işletmeler iş cinayetlerinin de yolunu açmıştır. 2002 yılında AKP iktidarı ile birlikte özelleştirmeler ve şirketlere tanımlanan imtiyazlar daha da çoğalmış, büyük ölçeklerde doğal alan özelleştirilmiş, ihaleler yolu ile sermayeye sunulmuştur. Cumhuriyetin ilanından 2002 yılına kadar geçen 80 yılda toplam 1.186 maden ruhsatı verilmişken sadece son 15 yılda bu sayı 386 bine ulaşmıştır.

Tarihin en büyük maden katliamı yine AKP iktidarında 2014 yılında Soma’da gerçekleşmiş 301 işçi yaşamını kaybetmiştir.
1000’den fazla işçinin çalıştığı Soma Termik Santrali Elektrik Üretim A.Ş., 17 Şubat 2026 tarihinde ekonomik nedenler ve TKİ’ye olan borçlar gerekçe gösterilerek faaliyetlerini durdurma kararı aldı. Aynı günlerde İzmir’in Kınık ilçesinde Polyak Madencilik’te çalışan maden işçileri; iş bıraktıklarını açıkladı. Bağımsız Maden-İş, Özyeğinlere ait Fiba Holding bünyesindeki Polyak Madencilik’in Çin’den bir şirkete satılmasının ardından Fiba Holding’in son 6 ayda 1700 madencinin işine son verdiğini belirtilirken, şu anda çalışan 1243 işçinin ise maaşlarını ödemeyerek hak kaybı yaşadığını vurguladı.

Tüm bunların sonucu önce Kınık’ta sonra Soma’da kitlesel yürüyüşler gerçekleştirildi. Tüm bu sürece gözünü kapayan burjuva partileri ise kitlesel bu yürüyüşlere katılmak zorunda kaldılar. Soma Belediye Başkanının “Bu mesele siyaset üstü” sözleriyle eylemin içeriğini boşaltmaya çabasına rağmen madencilerin eylemlerini önlemeleri mümkün olmadı. 6000 işçi madenlere inmeye reddederek direnişi büyüttüler.

Tüm bu yaşananlar özelleştirmelerin sonucudur. Şirketler işçilerin hak kayıplarını karşılamalı ve madenler kamulaştırılmalıdır.

BDH: Her Şey Emeğin Olacak!

Emeğiyle, alın teriyle, onuruyla yaşayan, yaşamak için direnen işçiler, kadınlar, gençler olarak Mart ayında İstanbul, İzmir ve Ankara’da buluşuyoruz.

Kuruluşu ilan edilen Birlik ve Dayanışma Hareketi’nin buluşmasında üç büyük ilde yan yana gelerek eşitlik, özgürlük, laiklik ve adalet mücadelemizi bir kez daha yüksek sesle ilan edeceğiz.

Patronların, tarikatların, çetelerin değil; Her şey emeğin olacak!

İstanbul
15 Mart Pazar – 15.00
Figaro Düğün Salonu, Çağlayan

İzmir
15 Mart Pazar – 16.00
Tepekule Kongre Merkezi, Bayraklı

Ankara
29 Mart Pazar – 15.00
Bambu Sahne, Çankaya

 

Sosyalist Liseliler: Okullar Bizimdir, Gericiliğe Teslim Etmeyeceğiz!

Yusuf Tekin imzasıyla okullara gönderilen “Ramazan Ayı Etkinlikleri” rehberi; bir kültürel etkinlikler listesi değil, AKP iktidarının yıllardır sürdürdüğü “dindar ve kindar nesil” yaratma hedefinin yeni bir adımıdır. Eğitim alanı bir kez daha siyasal iktidarın ve sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda ideolojik müdahalelerin deney tahtası haline getirilmektedir.

4–6 yaş aralığındaki çocukların pedagojik gerçekler hiçe sayılarak ideolojik hedeflerle camilere götürülmesi, dini pratiklere yönlendirilmesi ve okulların bu doğrultuda biçimlendirilmesinin “gönüllülük” adı altında meşrulaştırılmaya çalışılması kabul edilemez.

Ortaokul öğrencilerine şeriat naraları attıranlar, okul kütüphanelerinin mescide çevrilmesini isteyenler ve bu uygulamaları hukuka uygun olarak nitelendirenler; AKP iktidarının ve sermaye sisteminin geldiği noktayı açıkça gözler önüne sermiştir.

Bugün laiklik bildirilerine dönük hedef göstermeler, eğitimde dinselleştirme adımları ve MESEM gibi uygulamalar aynı politik hattın parçalarıdır. MESEM üzerinden sıra arkadaşlarımızın ucuz işgücü olarak patronların hizmetine sunulması ile okulların gerici ideolojik kuşatma altına alınması birbirinden bağımsız değildir. Bu adımlar, sermaye düzeninin ihtiyaçları doğrultusunda gençliği hem ucuz işgücüne çevirme hem de itaatkâr bir toplumsal yapıya mahkûm etme girişimleridir. Sermaye ile gericilik bir kez daha aynı programda buluşmuştur.

Bugün eğitimde atılan her gerici adım yalnızca okulları değil, memleketin yarınını hedef almaktadır. Bilimin ve laikliğin tasfiye edildiği, eğitimin piyasaya ve tarikatlara açıldığı bir sistem; sorgulamayan, boyun eğen ve sömürüye razı edilen bir toplum yaratma girişimidir. Bu nedenle mesele yalnızca eğitim politikaları değil, memleketin nasıl bir karanlığa, bizlerin nasıl bir geleceksizliğe sürüklendiği meselesidir.

Sosyalist Liseliler olarak okullarımızı da memleketimizi de gerici karanlığa ve sermaye düzenine teslim etmeyeceğimizi bir kez daha yineliyoruz.

Tüm sıra arkadaşlarımızı eşit, özgür, laik bir gelecek kurmak için Sosyalist Liseliler’e katılmaya çağırıyoruz!

 

 

Komünist Birlik | 2025