Komünist Birlik HaftalıkKomünist Birlik Haftalık 10 Şubat – 16 Şubat 2026

Şubat 16, 20263 min

 

İran’a Yönelik Emperyalist Kuşatmanın Karşısında Durulmalıdır!

ABD emperyalizminin Ortadoğu’da yıllardır izlediği politikalar bölgenin yağmalanması, İsrail’in Ortadoğu’daki alanının genişletilmesi ve işbirlikçi yönetimlerin kurulması noktalarıyla sürüyor. Arap Baharı, Suriye’ye yönelik emperyalist saldırı, Filistin’de yürütülen katliam politikaları, İran’a yönelik saldırılar ve yürürlükte olan ekonomik ve siyasi ambargolar bu yönelimin çıktılarını ifade etmektedir.

Uzun bir süredir İsrail’in bölgedeki siyasi, askeri ve ekonomik etkisinin artırılması hamleleri İran’a karşı da yürütülen emperyalist ve siyonist saldırganlığın da kaynaklarından yalnızca biri. Emperyalizmin enerji ve enerji nakil hatları üzerinde kurmaya çalıştığı tahakküm, Çin ve Rusya’nın zayıflatılmasına yönelik kurgulanan NATO konsepti de İran’ı emperyalist saldırganlığın çemberine oturtmuş durumda.

İsrail’in saldırıları ile başlayan 12 gün savaşlarının ardından emperyalizm “nükleer tehdidi” diyerek İran’a yönelik kuşatma hamlelerini artırmış vaziyette. Özellikle Ocak ayı itibariyle bölgede oluşan tablo ve NATO’nun gerçekleştirdiği askeri yığınak bu kuşatmanın boyutunu da gözler önüne serdi. Uçak gemileri, savaş gemileri ve kara saldırılarını hedefleyen boyutta askeri yığınağın yapılması İran’a yönelik emperyalist saldırganlığın ve baskının artacağı bir döneme girildiğini de göstermektedir.

ABD ve İran arasında Umman’da gerçekleşen görüşmelerde verilen mesajlar ise emperyalizmin haydutluğunu tekrardan açığa çıkartmış durumda. Bir taraftan diplomasi yoluyla çözüm vurguları yapan ABD, diğer taraftan ise İran’a sunulan maddelerin kabul edilmemesi halinde savaşın seçenek olduğunu vurgulayarak Ortadoğu’yu yıkıma sürükleyeceğini açık bir biçimde ifade ediyor.

Bölge halkları bu tehdit, baskı ve savaş aygıtının karşısında durmak, emperyalizme karşı mücadeleyi yükseltmek durumunda. Suriye’de gerçekleşen emperyalist saldırganlığın ve entegrasyonun ulaştığı nokta olan HTŞ’nin iktidara getirilmesi emperyalizmin insanlığın, halkların ve emekçilerin çıkarlarını değil, rantı, yağmayı, işbirlikçi iktidarları gözettiğini açık bir biçimde göstermektedir.

Emperyalizm Ortadoğu’dan kovulmalıdır. Bölge halkları geleceğini kendi ellerine almalı, işbirlikçiliğe, emperyalist saldırganlık ve manipülasyona, yoksulluğa ve savaşa karşı eşitlik ve özgürlük mücadelesini yükseltmelidir.

 

 

Küba Halkı Yalnız Değildir! 

ABD emperyalizmi, Latin Amerika’yı kendi “arka bahçesi” olarak gören Monroe Doktrini’ni hortlatarak bölge üzerindeki tahakküm planlarını bir kez daha devreye sokmaktadır. Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro’ya yönelik kaçırma operasyonu; Kolombiya, Meksika ve bölgedeki diğer ülkelere savrulan tehditler ve son olarak Küba’ya dönük ağırlaştırılan ablukalar, ABD’nin bölgedeki hegemonyasını artırma çabalarının açık bir göstergesidir.

Haydut ABD, Küba’ya karşı altmış yılı aşkın süredir devam eden ekonomik, mali ve ticari ablukayı yeni bir evreye taşımıştır. Son olarak ABD Başkanı Trump’ın, Küba’nın “ulusal güvenliğe tehdit oluşturduğu” yönündeki asılsız iddialarıyla imzaladığı başkanlık kararnamesi sonucunda, Küba’ya petrol sağlayan ülkelere ek gümrük vergileri getirilmiştir. Bu durum, enerji krizini derinleştirerek Küba halkını en temel yaşam olanaklarından mahrum bırakmayı hedeflemektedir.

Emperyalist kuşatmalar hedefine ulaşamayacak ve Küba halkının yaşam koşullarına kasteden bu saldırgan politikalar, halkın iradesini kıramayacaktır. Küba halkı, emperyalizme karşı onurlu kavgasında yalnız değildir.

Kahrolsun Emperyalizm, Yaşasın Küba!

BKP Merkez Komitesi
12.02.2026

 

Seyyar Giyotin’den Adalet Bakanlığına: Akın Gürlek 

Ana muhalefet partisinin “seyyar giyotin” lakabını taktığı Akın Gürlek, Türkiye kamuoyunda tartışmalı kararlarıyla tanınan bir isim. İstanbul’da Ağır Ceza Mahkemesi başkanlığı yaptığı dönemde Selahattin Demirtaş, Canan Kaftancıoğlu, Şebnem Korur Fincancı ve Selçuk Kozağaçlı davalarına baktı; son olarak Ekrem İmamoğlu’nun tutuklandığı ve CHP’li belediyelere açılan davalarla gündeme geldi. Bu hukuki olmayan siyasi davalarla iktidar, yargıyı siyasetin üzerinde sopa olarak kullanmaktan çekinmedi.

Yargının tamamen siyasallaşmasındaki çabası sebebiyle Adalet Bakanlığı ile ödüllendirilen Akın Gürlek’in meclisteki yemin töreni epey hareketli geçti. Gürlek’in istifa etmeden bakan olarak atanmasının hukuka aykırı olduğu gerekçesiyle CHP, protesto olarak meclis kürsüsünü işgal etmek istedi. AKP’liler ise Gürlek’e resmen etten bir duvar oldu. Yaşanan arbedede yaralanan milletvekilleri oldu.

Adalet Bakanı Akın Gürlek ayağının tozuyla yeni planlarını açıkladı. Örneğin, avukat-müvekkil görüşmelerine sınır getirilmesi gerektiğini ifade etti. Barolar bu plana karşı ortak bildiri yayınladı. Ayrıca YARSAV Kurucu Başkanı Ömer Faruk Eminağaoğlu, Gürlek atamasının iptali ve yürütmenin durdurulması için Danıştay’da dava açtı.

Akıllara gelen asıl soru Akın Gürlek’in Adalet Bakanı olmasıyla CHP’ye ve CHP’li belediyelere açılan davaların şiddetlenip şiddetlenmeyeceği. İktidarın, “Mutlak butlan” kararıyla CHP’yi kaosa sürükleyebileceği ihtimali hâlâ masada duruyor.

Açlığın, sefaletin, umutsuzluğun, hukuksuzluğun ve adaletsizliğin katmerlendiği şu günlerde iktidar, önümüzdeki süreçte meydana gelebilecek olası toplumsal tepkileri önlemek için yargı sopasını kullanmaya devam edecek. 19 Mart’ta da görüldüğü üzere iktidarın hamleleri ancak halkın doğrudan müdahalesiyle püskürtülebilir. Son tahlilde, halkın örgütlü gücü karşısında hiçbir iktidar duramaz.

 

 

Bu Düzen Değişmeli

BİSAM’ın Ocak 2026 raporu, Türkiye’de emekçi hanelerin karşı karşıya olduğu derin geçim krizini bir kez daha gözler önüne seriyor. Rapora göre dört kişilik bir ailenin yalnızca sağlıklı ve dengeli beslenebilmesi için yapması gereken aylık harcama 31.296 TL’ye ulaştı. Bu tutar açlık sınırı olarak tanımlanırken; barınma, ulaşım, eğitim, sağlık ve diğer temel ihtiyaçların eklenmesiyle yoksulluk sınırı 102.812 TL’ye çıktı. Böylece temel yaşam maliyetleri ile ücretler arasındaki makasın daha da açıldığı net biçimde ortaya konmuş oldu.

Raporda dikkat çeken bir diğer nokta, beslenme maliyetinin hane içinde bireylere göre ciddi farklılık göstermesi. Yetişkin bir erkeğin sağlıklı beslenme maliyeti 8.470 TL, yetişkin bir kadının 8.216 TL, 15–18 yaş arası bir gencin 8.725 TL ve küçük bir çocuğun ise 5.885 TL olarak hesaplandı. Bu veriler, tek bir ücretle geçinen hanelerin dengeli beslenmeye dahi erişmekte zorlandığını gösterirken, gıda fiyatlarının emekçi sınıflar üzerindeki belirleyici baskısını ortaya koyuyor. Gıdanın toplam harcamalar içindeki payının büyümesi, yaşam standardının düşmesinin en somut göstergelerinden biri olarak öne çıkıyor.

Sonuç olarak BİSAM’ın bulguları, mevcut ücret düzeylerinin yalnızca yoksulluk sınırının değil, açlık sınırının dahi altında kaldığını ve emekçi sınıflar için insanca yaşamın giderek erişilmez hale geldiğini gösteriyor. Gelir dağılımındaki bozulma, yüksek enflasyon ve temel tüketim kalemlerindeki fiyat artışları birleştiğinde, emekçilerin büyük bölümünün borçlanma ve yoksullaşma sarmalına itildiği görülüyor. Bu düzen emekçilere yalnızca açlık ve yoksulluk vaat ediyor. İnsanca bir yaşam, açlık ve yoksulluğun olmadığı bir Türkiye için bu düzen değişmeli!


Direnen İşçiler Kazanacak!

Migros depo işçileri haftalar boyunca geri adım atmadı. Baskıya, işten atma tehditlerine, oyalama taktiklerine rağmen yan yana durdu. Ve kazandı. Taşeron düzenine karşı dişini sıkan, birbirine tutunan işçiler haklarını söke söke aldı. Çünkü yalnız değillerdi; birlikteydiler. Talepler kabul edildi, dayatılan koşullar geri çekildi. Bu, sabrın değil; kararlılığın ve birlikteliğin sonucuydu.

Smart Solar işçileri ise 114 gün boyunca direndi. 114 gün… Bu sadece bir sayı değil, sabrın, öfkenin ve kararlılığın ölçüsüdür. “Sıfır zam” dayatmasına boyun eğmediler. Üretimi durdurdular, geri çekilmediler ve sonunda patrona geri adım attırdılar. Yüzde 50’ye varan zamlar alındı, işten atılan 44 işçi işe geri döndü. Çünkü çözülmediler, dağılmadılar. Çünkü birlikte kaldılar.

Bu iki örnek bize şunu apaçık gösteriyor: İşçi ancak birlikte olduğunda bir güç halindedir. Tek tek bastırılabilirsin, ama yan yana geldiğinde durdurulamazsın. Patronların en büyük korkusu da tam olarak budur: İşçilerin birliği, işçilerin yan yana gelmesi, işçilerin kendi gücünün farkına varması.
Bugün hâlâ direnen işçiler var. Fabrikalarda, depolarda, şantiyelerde… Aynı sömürüye, aynı adaletsizliğe karşı ses çıkaranlar. Düşük ücretlere, güvencesizliğe, keyfi işten çıkarmalara karşı direnenler.

Eğer yan yana gelirsek, eğer bölünmezsek, eğer birbirimize sahip çıkarsak kazanacağız. Çünkü işçi sınıfı yalnızken güçsüz; birlikteyken güçlüdür. Çünkü patronlar karşısında en büyük silahımız, örgütlülüktür.

Unutulmamalı: Kazanım bir anda gelmez. Direniş uzundur, yorucudur, bazen umudumuz kırılır. Ama tam da o noktada belirleyici olan şey bireysel sabır değil, kolektif kararlılıktır. Yanımızdaki işçi vazgeçmediği sürece biz de düşmeyiz. Omuz omuza durdukça, aynı safta kaldıkça, geri çekilmedikçe kazanım büyür.
Şimdi sıra bugün direnenlerde; geri adım atmazsak, birlikte kalırsak, yan yana durursak…
Direnen tüm işçiler kazanacak!

 

Kadınlar Ölüyor: Suç Ortağı AKP ve Onun Yargısıdır!

Kadınların yaşam hakkını savunan yasal mekanizmaların zayıflatıldığı, İstanbul Sözleşmesi gibi koruma politikalarının hedef alındığı ve faillere cesaret veren ceza infaz düzenlemelerinin olduğu ülkemizde gün geçmiyor ki bir kadın daha hayattan koparılmasın.

Ankara Keçiören’de cezaevinden izinli olarak çıkan kişi annesini, boşanma aşamasındaki eşini ve 8 yaşındaki kızını katletti. AKP’nin yargısı katilleri, hırsızları, tecavüzcüleri bir bir aklarken; ülkemizin başkentinde meydana gelen bu olay, kadın cinayetlerinin asıl “suç ortağı”nın kimler olduğunu da gösteriyor.

AKP’nin yargısı, hakkını arayan herkese cezaevinin yolunu gösterirken, katiller, hırsızlar, tecavüzcüleri bir bir salıveren yargı mekanizmaları; sorunun yalnızca bir “asayiş” meselesi olmadığını gözler önüne seriyor.

Failleri cezasızlıkla ödüllendiren, kadınları şiddet sarmalında korumasız bırakan ve İstanbul Sözleşmesi’ni yırtıp atan siyasal iradenin yarattığı karanlığın sonucunu kadınlar canlarıyla ödemektedir. İktidarın kadın düşmanı politikaları kadınların yaşam alanlarını her geçen gün daha da daraltmaktadır. ​Durdona Khokimova’yı bir çöp konteynerine, Beyzanur’u ise kendi evinde ölüme mahkum eden bu düzen; kadınların hayatını “aile” içine hapsetmeye çalışan gerici zihniyetin bizzat kendisidir.

Bu katliamların hesabını sormak, sadece failleri değil; bu failleri üreten, besleyen ve dışarı salan sömürü düzenini sarsmakla mümkündür. Kadınların özgürce yaşadığı bir ülkeyi, bu düzeni yıkarak biz kuracağız!

 

İliç Katliamını Unutmadık!

İki yıl önce 13 Şubat 2024’te kâr hırsı ,denetimsizlik, kapasite artışının zorlanması; sağlıksız, güvenliksiz çalışma koşulları yüzünden İliç’te meydana gelen iş cinayeti sonucunda 9 işçi yaşamını kaybetti.

Yargılamalar iki yıldır sürüyor, ÇED raporunu veren Çevre ve Şehircilik Bakanlığı bu yargılamadan muaf tutuldu. Bilirkişi raporu projeden başlayarak ihmal ve yetersizliğe yer vermesine rağmen yargılananlar, sorumluluğu asgari düzeyde olan çalışanlar oldu. Patronlar mahkeme salonuna gelmeye bile tenezzül etmedi. Asıl sorumlular yargı önüne çıkmadı ve bugün yeniden madenin açılması için çalışmalar sürdürülmekte.

Siyanürlü altın madenciliğinin sık ve hassas denetimden geçirilmesi gerekmektedir. Bu denetimler siyasi iktidar tarafından yapılmamıştır.
Siyanürlü altın madenciliğinde güvenlik koşulları azami düzeyde olmalıdır. Maliyetten kısmak için güvenlik koşulları eksik bırakılmıştır.
Siyanürlü altın madenciliği tarım ve hayvancılığı tahrip etmiştir. Bölge halkı ekonomik olarak çözümsüzlüğe itilmiştir.

Ve bir kere daha ülkenin kaynakları ve zenginlikleri toplumun çıkarı yerine, özel şirketlerin kâr hırsına terk edilmiş, bunun sonucunda da 9 işçi hayatını kaybetmiştir.

İliç’te hayatını kaybeden işçileri unutmayacak ve hesabını soracağız.

 

Sosyalist Düşünce Toplulukları: Üniversiteler Bizimdir

Bugün Boğaziçi Üniversitesi’nde sergilenen karanlık tablo, sadece üniversitenin değil, memleketin kuşatılmışlığının resmidir. Üniversitenin asıl sahipleri; akademisyenler ve öğrenciler kapılardan içeri dahi sokulmazken, Tayyip Erdoğan devasa bir polis ordusu eşliğinde “yurt açılışı” adı altında kampüsü işgal etti. Nazım Hikmet “Hiçbir korkuya benzemez halkını satanın korkusu.” diyordu. O korku bugün Boğaziçi Üniversitesi’nde vücut buldu. Sokaklar kapatıldı, derslerin alelacele çevrimiçi yapılması kararı alındı, öğrenciler kampüsten sürgün edildi. Henüz gün ağarmadan, şafak operasyonlarını aratmayan bir zorbalıkla yurtlarından çıkarılan öğrencilerin odaları didik didik aranırken, bu zorbalığa direnen en az üç Boğaziçili gözaltına alındı.

Bu rezil tablo AKP’nin iktidara geldiği günden bugüne kadar gerçekleştirdiği sistematik saldırıların ve düştüğü acziyetin ilanıdır. Bir yandan kampüsün kapıları üniversitenin gerçek sahiplerine kitlenirken, diğer yanda ‘’çoğunluk’’ olduğunu iddia eden bir avuç yandaşla sterilize edilmiş alanlarda, sahte gülücüklerle poz vermek güç değil, korku ve başarısızlık göstergesidir. Öğrenciden korkan, hocasından kaçan ve ancak binlerce polisin gölgesinde adım atabilen bir iktidarın, üniversitelerin “asli misyonundan” bahsetmesi tam anlamıyla bir trajikomedidir.

Bilinmelidir ki; gençliğin iradesi ablukalarla teslim alınamaz! Bir avuç yandaşla birlikte verilen sipariş fotoğraflar, üniversitelerde meşruiyet devşirmeye yetmez. Gençlik, tarih boyunca üzerine düşen görevi yerine getirmiş; haklarını sokakta, meydanda ve kampüste mücadele ederek kazanmıştır. Gençlik aydınlanmanın, bilimin, emeğin, eşitlik ve özgürlük mücadelesinin yanında yer almış, işbirlikçiliğin, halk düşmanlığının, yobazlığın karşısında durmuştur.

Memleketi, geleceğimizi, üniversitelerimizi karanlığa, gerici kuşatmaya ve kâr hırsına teslim etmeyeceğiz!

Sosyalist Düşünce Toplulukları
13.02.2026

 

Sosyalist Liseliler: Dinar ve Kindar Bir Nesil Hevesiniz Boşa Düşecek!

Yusuf Tekin imzasıyla okullara gönderilen “Ramazan Ayı Etkinlikleri” rehberi; bir kültürel etkinlikler listesi değil, AKP iktidarının “dindar ve kindar nesil” yaratma hedefinin yeni bir adımıdır.

4–6 yaş aralığındaki çocukların ideolojik hedeflerle camilere götürülmesi, dini pratiklere yönlendirilmesi ve okulların bu doğrultuda “süslenmesi” kabul edilemez.

Bizler biliyoruz ki eğitim; nesillerin bilim ışığında geliştiği, aklın ve bilimin rehber olduğu kamusal bir hak olmalıdır.

Sosyalist Liseliler olarak okullarımızı da memleketi de gerici karanlığa teslim etmeyeceğimizi yineliyoruz.

Tüm sıra arkadaşlarımızı eşit, parasız, laik ve bilimsel bir eğitim için mücadeleyi yükseltmeye Sosyalist Liseliler’e katılmaya çağırıyoruz!

 

Birlik ve Dayanışma Gazetesi 8.sayısı Çıktı
Birlik ve Dayanışma Hareketi’nin, iki haftalık halk gazetesi 8. sayısı ile emekçilerle buluşuyor. Birlik ve Dayanışma Gazetesi’nin sekizinci sayısı “Her Şey Emeğin Olacak!” manşetiyle çıktı.

 

Komünist Birlik | 2025