
Emperyalistler Defolun, Bu Memleket Bizim!
Emperyalizmin Ortadoğu’ya yönelik müdahalesi farklı biçimlerde devam ediyor. Suriye’de HTŞ’nin meşru bir iktidar olarak görülmesi ve Colani’nin Suriye Cumhurbaşkanı olarak tanınması ile birlikte gelişen süreç bugün HTŞ ve SDG arasında süren çatışmalar ve sonrasında imzalanan 14 maddelik mutabakat ile yeni bir evreye geçmiş durumda.
IŞİD kalıntısı HTŞ’nin Suriye’nin yeniden inşası noktasında emperyalizmin ve İsrail’in çıkarını gözeten yaklaşımı Suriye ve bölge halklarının da yoksullaşması, geleceksizleşmesi, gericiliğe mahkum edilmesi, Suriye’nin kaynaklarına emperyalistler tarafından el konulması anlamına gelmektedir.
Suriye’de yaşanan süreç “garantör” denilen emperyalist devletlerin çıkarları ile emekçilerin ve halkların çıkarlarının zıt olduğunu, bölge halklarının emperyalizm ve onun işbirlikçilerinden kurtulmadan eşitliğe ve özgürlüğe ulaşamayacağını göstermektedir.
Sermaye düzeni ve temsilcisi AKP iktidarı da, hamasi söylemlerle Suriye’de HTŞ’nin adımlarına destek vermekte ve bu süreçten nemalanmaya çalışmaktadır. Yeri geldiğinde “antiemperyalist” kesilen AKP-MHP, özünde ise emperyalizmin bölge politikalarıyla uyumlu adım atmakta, iç siyasette ise bu durumun üzerini güvenlik, beka kavramlarıyla örtmeye çalışmaktadır.
Türkiye’de emekçilerin, kadınların, gençlerin geleceği, emperyalist projelere, sermaye düzenine ve işbirlikçi düzen partilerine bırakılamaz. Latin Amerika’da haydutluk yapan, Ortadoğu’da cihatçı örgütleri aparat olarak kullanan, Rusya, Çin, ve İran’ın zayıflatılması noktasında bölgesel savaş, gerilim ve sıkışma başlıklarını yaratan emperyalizm ve onun savaş örgütü NATO durdurulmalıdır.
Türkiye’nin bağımsızlığı, bölge halklarıyla kurulacak dayanışma ve emperyalist haydutlara karşı yakılacak bağımsızlık meşalesi NATO’dan çıkmaktan ve tüm yabancı askeri üslere el koymaktan geçmektedir.
Hepiniz Kardeşsiniz, Müsavat Dervişoğlu!
İYİ Parti’nin 4. Olağan Kurultayı’nda tekrar genel başkan seçilen Müsavat Dervişoğlu, konuşmasında iktidarı eleştirirken şu sözleri dile getirmiş: “Komünizmle Mücadele Derneklerinden gelen, İslami siyasal geleneğin en büyük partisinin 25 yılın sonunda geldiği nokta, Türkiye’yi komünist partisi bürokrasisi ile idare etmek olmuştur.”
Müsavat Dervişoğlu’na “Hepiniz kardeşsiniz!” demek gerekiyor. Komünizmle Mücadele Dernekleri, Türkiye’de sağ siyasetin ve siyasal İslamcılığın başlangıç noktalarından biridir. ABD’nin, CIA’in, Gladio’nun desteğiyle büyütülüp geliştirilen bu halk düşmanı sağ hareketler; 1970-1980 arasında halka, işçilere, aydınlara ve devrimcilere kan kusturdu. Halktan, emekten yana bir düzenin yani sosyalizmin gelmemesi için sayısız suça imza attılar.
12 Eylül Darbesiyle emellerine ulaştılar. O zamanki MHP’liler nasıl ki, “Fikirlerimiz iktidarda biz hapisteyiz” demişlerdi; şimdiyse Müsavat Dervişoğlu gibiler için benzeri söylenebilir: “Fikirleriniz iktidarda siz ise muhalefettesiniz.” AKP, Türkiye’deki sağcıların tüm hayallerini gerçekleştirdi. Müsavat Dervişoğlu gibi sağcı siyasetçiler ise iktidarın bir parçası olmadıkları için muhalefet rolündeler; İYİ Parti’nin bir önceki başkanı Meral Akşener gibi sağ siyasetçiler her an saf değiştirmeye hazırdır.
1848’de yayımlanan Komünist Parti Manifestosu’nda bile “Muhalefette olan hangi parti, iktidardaki düşmanları tarafından komünistlikle suçlanmamıştır? Hangi muhalefet partisi, bu damgayı hem daha ileri muhaliflere karşı, hem de gerici düşmanlarına karşı geri çevirmemiştir?” diye yazar. Müsavat Dervişoğlu işte bu iki yüz yıllık geleneği devam ettiriyor.
Bu Düzen Değişmek Zorunda
İstanbul Kağıthane’de 66 yaşındaki bir evsiz yurttaş, soğuktan korunmak için sığındığı bozuk bir aracın içinde yanarak yaşamını yitirdi. Bu acı olay, Türkiye’de insan hayatının ne denli değersiz olduğunu bir kez daha gözler önüne serdi.
“Bir ülkeyi tanımak istiyorsanız, orada insanların nasıl öldüğüne bakın,” der Veba romanında Albert Camus. Türkiye’de ise tablo şöyle: İşçiler iş cinayetlerinde, işsizler intiharla, çocuklar MESEM’lerde, kadınlar erkek şiddetiyle, evsizler sokaklarda yaşamını yitiriyor.
Türkiye’de yaşanan bir ekonomik krizden çok, açık bir bölüşüm krizidir. İhaleler, teşvikler, vergi muafiyetleri ve indirimleriyle patronlar ve zenginler daha da zenginleştirilirken; yoksullar, emekçiler ve emekliler düşük ücretler, hayat pahalılığı ve ağır vergilerle giderek daha fazla yoksullaştırılıyor.
Türkiye’de gerçek bir sınıf savaşı yaşanıyor. İşçi sınıfı her cepheden ağır bir saldırı altında; eğitimde, sağlıkta, asgari ücrette, emekli maaşlarında, kira fiyatlarında bunun izleri açıkça görülüyor. Patron sınıfının saldırıları karşısında işçi sınıfı bu kuşatmayı henüz püskürtemiyor ve her geçen gün kendini daha kötü koşullar içinde buluyor.
Bu düzen değişmek zorunda! İşçi sınıfı kendi gücünün farkına vardığında ve sınıfa karşı sınıf bilinciyle hareket ettiğinde bu saldırı hattı kırılabilir. Başka bir çıkış yolu yok: Bu savaş ancak ortak mücadeleyle kazanılabilir. Çünkü gücümüz, birliğimizden gelir.
Yaşayabilmek için Konut Hakkı
Yetersiz sayıda konut, var olan konutların fiyatlarının yüksekliği, konut ihtiyacı olanların yetersiz gelirleri temel ihtiyaç olan konutlara erişimi kısıtlıyor. Bu durumda derme çatma, sağlıksız koşullarda yaşamak tek seçenek olarak önünüze geliyor. Bu ise sağlık ve güvenlik gibi sorunlara neden oluyor.
Aralık ayında 3 çocuk derme çatma bir evde, elektrikli sobanın devrilmesi ile hayatını kaybetti. Geçtiğimiz yıl faturalar ödenemediği için elektrik ve suyu olmayan derme çatma barakada 5 çocuğumuzu yine yangında kaybetmiştik.
Ve yine yıla bu sefer bir evsiz insanımızı soğuktan sığınmak için girdiği arabada gaz zehirlenmesinden kaybettik.
Barınma koşulları, toplumsal eşitsizliğin görünür yüzüdür. Konut/barınma hakkı temel gereksinimdir. Güvencesi olmayanlar için barınma, ısınma, su ve elektrik desteği kalıcı olmalıdır.
Temel Conta İşçisi Kazanacak!
14 Kasım 2024, Temel Conta grevinin kararının alındığı gün. Petrol-İş Aliağa şubesi tarafından alınan kararın işyerinde ilan edilmesi aynı gün engellenmeye çalışıldı. Ve o günden bugüne 400 gün devrildi.
Yetki kazanan sendikanın sözleşme sürecinde Temel Conta patronu tarafından tanınmaması ile grev kararı alındı. Düşük ücretlere karşı ve sosyal hakları için mücadele ederek örgütlenen işçiler sendikalarının tanınmaması ile mücadeleyi greve dönüştürdüler ve iki yeni yılı 2025 ve 2026’yı grevde karşıladılar. Bu iki yıllık grev süresince fabrikadaki makineleri fabrika dışına taşıyan Temel Conta patronu grev kırıcılığında sınır tanımadı. Makinelerin taşınması dışında 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu’nun 68. maddesinde yer alan “Grev yapan işçinin yerine sürekli ya da geçici olarak başka işçi çalıştırılamaz” hükmünü açıkça çiğnediği de sendikanın başvurusuyla Bakanlık müfettişleri tarafından tespit edildi, şirkete üç kere ceza kesildi.
400 gün devam eden grevi sürdürmek kolay değil. Yine de patronların CHP ile yakınlığı düşünülerek CHP’ye yapılan çağrının 400 gündür bu greve gözünü kapayan CHP’de karşılık bulmayabilir.
Grev hakkının tanınmaması bir yana, makinelerin hâlâ devletin korumasında kaçırılması düzenin tarafını belli ediyor. Düzenin bu tarafını görerek, sınıf dayanışması ile mücadele yükseltilmeli.
Hrant’ı Unutturmayacağız.
19 Ocak 2007 tarihinde Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink, faşist bir tetikçi tarafından vurularak öldürüldü. Bu eylem fevri bir olay değil, koşulları bizzat düzen tarafından hazırlanmış planlı bir saldırıydı. Tetiği çeken kişi emniyetin bilgisi dahilinde olmasına rağmen engellenmemiş, aksine korunup kollanarak bu cinayetin gerçekleşmesine göz göre göre yol verilmiştir.
AKP ve o dönemde iktidarın ortağı olan Gülen Cemaati, henüz yargı ve askeriye başta olmak üzere devletin kritik alanlarını tam anlamıyla sopası haline getirememişti. Hrant Dink cinayeti, tam da bu süreçte bu gerici ittifak tarafından pervasızca kullanıldı. “Kontrgerillayı tasfiye ediyoruz” iddiasıyla ortaya çıkanlar, bu katliamı bir basamak yaparak devlet içinde yerleşmek için ilk adımı attılar ve iktidarlarını tahkim ettiler.
Üç yıl önce katil Ogün Samast’ın serbest bırakılması ve dışarıda elini kolunu sallayarak dolaşması, tetiği çektiren iradenin bizzat iktidar ve düzen olduğunun kanıtıdır. Gazetecilerin tutuklandığı, buna karşın faşist katillerin özgür kaldığı bu tablo, istibdat düzenidir. Bizler, katili salıverenlerden de bu karanlığı yaratanlardan da hesap sormaktan vazgeçmeyeceğiz.
Sevdalınız Komünisttir
Nazım Hikmet, bu topraklarda yalnızca dünyaca tanınan büyük bir şair olarak değil, bedel ödemeyi göze almış bir devrimci olarak yaşadı. Onun hayatı ve şiiri, uzlaşmanın değil mücadelenin tarihidir. Hapishaneler, sürgünler, yasaklar; hepsi Nazım’ın bilinçli bir tercihin sonucu olarak karşısına çıktı. Çünkü o, tarafsız kalmayı değil, sömürüye ve adaletsizliğe karşı saf tutmayı seçti. Nazım’ın komünistliği bir süs değil, yaşamının omurgasıdır.
Nazım ve Nazım’ın şiirleri dünyayı olduğu gibi kabul etmez ve değiştirmeye çağırır. Emeği, sınıfı, örgütlü mücadeleyi görünür kılar; bireysel kurtuluş masallarına kapı kapatır. Onun dizeleri teselli dağıtmaz, rahatsız eder. Çünkü Nazım, şiiri bir kaçış alanı değil, kavganın parçası olarak kurar. Bu yüzden hâlâ günceldir, hâlâ tehlikelidir.
Nazım Hikmet’in doğum gününde onu anmak, sadece hatırlamak değildir; aynı zamanda bugün nerede durduğumuzu da belirlemektir. Onun mirası, vitrine kaldırılacak bir edebiyat hatırası değil, devralınması gereken bir mücadele çağrısıdır. Onun sevdası düzenle barışık değildir. Sevdalınız komünisttir; çünkü Nazım’ın bakış açısı, dünyayı değiştirmek ister.
Vardık, Varız, Varolacağız
1910’ların sonunda Avrupa’da yükselen devrimci dalga, yalnızca tarih kitaplarının sayfalarında kalan bir coşku değildi; sokaklarda, fabrikalarda ve meydanlarda maddi bir karşılık bulan toplumsal bir hareketti. Bu hareketin en tutkulu seslerinden iki isim, Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht’ti. Rosa yalnızca “vardık” demedi; mücadelenin sürekliliğini işaret ederek “varız” dedi ve geleceğe dönük olarak “var olacağız” diye haykırdı. Onların mücadelesi egemenlerin, işçi sınıfının zincirlerini kırma arzusunun sembolü oldu.
Rosa Luxemburg, sözü eğip bükmeden konuşan, düşüncesini gizlemeyen bir devrimciydi. Kuramsal derinliğiyle Alman sosyalist hareketinin en güçlü seslerinden biri oldu ama hiçbir zaman teoriyi kürsülere hapsetmedi. Savaşın ortasında, milyonlar ölürken “vatan”, “ulusal çıkar” diyenlere karşı işçi sınıfının ortak çıkarını savundu. Sosyal demokrasinin emperyalist savaşı meşrulaştıran milliyetçi çizgisine boyun eğmedi; susmadı, geri çekilmedi. Yanlış gördüğünü açıkça söyledi. Bu yüzden yalnız bırakıldı ama doğru bildiğinden vazgeçmedi. Karl Liebknecht ise Alman parlamentosunda savaş kredilerine karşı “hayır” diyen tek parlamenter olarak tarihe geçti. Tek başına kaldı ama doğru yerde durdu. Çünkü haklı olmak, çoğunlukta olmak demek değildi.
Luxemburg’un teorik birikimiyle Liebknecht’in pratik cesareti Spartakist Birliği’nde birleşti. Fabrikalarda, sokaklarda, meydanlarda işçilere seslendiler. Devrimin yukarıdan değil, aşağıdan; masasından değil, sokaktan geleceğini söylediler. Kasım 1918’de Alman Komünist Partisi’nin kuruluşuyla umut büyüdü. Ancak karşı-devrim daha hızlı davrandı. Düzen, kendi bekası için eski subayları, paramiliter çeteleri ve Freikorps’u devreye soktu. Sosyal demokrat hükümet, işçi sınıfına sırtını döndü; devrimi bastırmak için sermayeyle ve orduyla aynı safta yer aldı.
15 Ocak 1919’da Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht tutuklandı. İşkence gördüler, katledildiler. Rosa vahşice dövülerek öldürüldü, bedeni kanala atıldı. Karl Liebknecht için “kaçarken vuruldu” yalanı uyduruldu. Ama gerçek gizlenemedi. Bu bir cinayetti. Düzenin devrimden, halkın örgütlü gücünden duyduğu korkunun itirafıydı.
Onlar yalnızca sıradan lider değildi. Luxemburg’un yazıları bugün hâlâ devrimci düşünceyi besliyor, Liebknecht’in direnişi hâlâ cesaret veriyor. Susturulmak istenen bu iki ses, işçi sınıfının hafızasında yaşamaya devam ediyor. Onlar kaybetmedi. Kaybeden, onları katlederek, mücadeleyi bitireceğini sananlardır. Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht vardı. Ve sömürüye, savaşa ve eşitsizliğe karşı bu mücadele sürdükçe, var olmaya devam edecekler.
Şoför İdris’e Sözümüz Devrim Olacak
Şoför İdris’i, aramızdan ayrılışının yıl dönümünde saygıyla anıyoruz. O, yaşamı boyunca işçi sınıfının örgütlü mücadelesi içinde yer almış, komünist kimliğini hiçbir koşulda terk etmemiş bir yoldaştı.
Genç yaşta Tarihsel Türkiye Komünist Partisi (TKP) saflarında mücadeleye katıldı; ilerleyen yıllarda Sosyalist Türkiye Partisi (STP) ve Sosyalist İktidar Partisi (SİP) içinde partili mücadelesini sürdürdü.
1920’lerden 90’lara kadar yaşadığı baskıya, işkenceye ve ağır bedellere rağmen geri adım atmadı. Mücadeleyi bir unvan ya da geçmişe ait bir anı olarak değil, her gün yeniden üstlenilmesi gereken bir sorumluluk olarak gördü. Sokakta, işyerlerinde, sendikalarda ve 1 Mayıs alanlarında yer aldı; geri çekilmeyi değil, her koşulda saf tutmayı esas aldı. Yaşına, koşullara ya da kişisel bedellere bakmaksızın örgütlü mücadelenin içinde kalmayı sürdürdü.
Şoför İdris’i anmak, yalnızca bir yoldaşı hatırlamak değildir. Onun temsil ettiği örgütlü, kararlı ve inatçı sınıf mücadelesini sahiplenmektir. Sömürü düzeni sürdükçe bu mücadele de sürecektir. Şoför İdris, mücadelemizde yaşamaya devam edecektir.
BKP: Devrim ve Sosyalizm Konferansı’na Çağrı
Emperyalist savaş ve işgal döneminde kurulan Türkiye Komünist Partisi’nin önder kadroları Mustafa Suphi ve 15’lerin katledilişinin 105. yılında Devrim ve Sosyalizm kavgasını büyütüyoruz.
Emperyalist haydutluğun dünyada devrim ve sosyalizmin tüm birikimine saldırdığı bu dönemde mücadeleyi bir adım ileri taşıyoruz.
Dünyada, bölgemizde ve ülkemizde sosyalizm mücadelesinin geri çekilişinin yarattığı umutsuzluğu, eşitsizlikleri, adaletsizlikleri yenmek için devrimci bir irade ortaya koyuyoruz.
Anti-emperyalist mücadelenin, gericiliğe karşı net duruşun, sermaye sınıfının saldırılarına göğüs germenin önemini bir kez daha hep birlikte gösteriyoruz.
Marksizm-Leninizm’e dönük ideolojik saldırıların, yaratılmaya çalışılan tahribatın her türlüsüne set çekmek için; işçi sınıfı iktidarının, öncülüğün, örgütlü bir toplumun ve sağlam temellerle örgütlenmiş bir Leninist Parti’nin bayrağını yükseltiyoruz.
Bugün genç kuşakların; 15’lerin bedelini ödemekten çekinmedikleri mücadeleyi 105 yıldır inatla, sabırla ve umutla örmeye devam ettiğini bir kez daha ilan etmek için buluşuyoruz.
Ekmek kadar, su kadar ihtiyaç olan devrimin ve sosyalizmin sesini büyütmeye tüm emekçileri, kadınları, gençleri davet ediyoruz.
Açılış Konuşması:
1920-2026: Yeniden Atılım İçin
Emperyalist Saldırganlık Çağında Sosyalizm ve Devrimin Güncelliği
Türkiye’de Sosyalizm ve Devrim Tartışmaları
Sosyalizm Mücadelesi, Sınıf ve Toplumsal Dinamikler
Devrimci Bir Komünist Parti’nin Zorunluluğu ve Bağımsız Sosyalist Hat
Kapanış Konuşması:
Genç Komünistler 15’lerin Yolunda
25 Ocak Pazar | 15.00
Şişli Tiyatrosu
BDH: Bağımsızlığın, Eşitliğin, Özgürlüğün Yolunu Açıyoruz.
Paranın saltanatı yoksullaşmayı, eşitsizlikleri, adaletsizlikleri büyütmeye devam ediyor. Yetmiyor, baskıyla, aklımıza saldırılarla emekçileri kuşatıyor. Emperyalist haydutluğun tüm dünyanın gözünün önünde ayyuka çıktığı, bölgemizin emperyalist devletler tarafından yeniden dizayn edildiği, ülkemizde rejim değişikliğinin son adımlarının atıldığı bu dönemde işçiler, emekçiler, yoksullar kendi geleceğini ellerine almalıdır.
Gündüzlerinde sömürülmeyen, gecelerinde aç yatılmayan bir düzen için Birlik ve Dayanışma buluşmaları devam ediyor.
İstanbul’da Gazi Mahallesi, Avcılar, Bakırköy, Beyoğlu, Kadıköy’de; İzmir’de Buca ve Karşıyaka’da emekçilerin, kadınların ve gençlerin katılımıyla gerçekleştirilen toplantılarda Birlik ve Dayanışma Hareketi’nin örgütlenmesi ve önümüzdeki dönem atacağı adımlar da ele alındı.
Birlik ve Dayanışma Hareketi mahallelerde, işyerlerinde, fabrikalarda, atölyelerde, emekçileri bulunduğu her alanda sömürü düzenine, gericiliğe, geleceksizliğe karşı örgütlenmeye yan yana gelmeye ve mücadeleyi yükseltmeye davet ediyor.
Sosyalist Liseliler: Milli Eğitim Bakanlığı ve Yusuf Tekin’e notumuz: SIFIR!
İstanbul İl Milli Eğitim Müdürlüğü önünde patronların bakanı MESEM’ci Yusuf Tekin’e karnesini vermek için buluştuk. Çocuk işçiliği meşrulaştıran MESEM projesi derhal kaldırılmalı, patronların bakanı Yusuf Tekin istifa etmelidir! Sömürü çarkları arasında geleceğimizi karartan bu düzene karşı bütün arkadaşlarımızı, “Yalnız Olma Sosyalist Liseli Ol!” diyerek mücadeleyi yükseltmeye çağırıyoruz!
