Donald Trump, beklendiği üzere 2024 ABD Başkanlık seçimlerini rahat bir şekilde kazandı. 20 Ocak 2025’te 47. ABD Başkanı olarak ikinci kez göreve başladı. ABD yasalarına göre bir kişi en fazla iki kez başkanlık yapabilir. Dolayısıyla Trump için bu son dönem olacak. Ancak kendisi ikinci başkanlık döneminde, ilkine kıyasla çok daha sert ve agresif bir siyaset tarzı benimsedi.
Koltuğa oturduğu ilk gün, 26 önemli kararnameye imza attı. Bu kararlarla ABD’yi Dünya Sağlık Örgütü’nden (WHO) ve Paris İklim Anlaşması’ndan çekti. Ayrıca, 6 Ocak 2021’de gerçekleşen Kongre Baskını’na katıldıkları için ceza alan ve bir kısmı halen tutuklu bulunan 1.600 kişiyi affetti. Trump, selefi Joe Biden’ın başkanlığının son günlerinde “terörü destekleyen ülkeler” listesinden çıkardığı Küba’yı tekrar listeye ekledi. Aslında bu hamleler bile Trump’ın ikinci başkanlık döneminin ilkine göre daha da tartışmalı geçeceğinin ilk işaretleriydi.
Dış politikada da benzer şekilde, dünyayı şaşırtan çıkışlar yapmaktan çekinmedi. Danimarka’dan Grönland’ı satın alma teklifini yeniden gündeme getirdi, Panama Kanalı’nın ABD’nin kontrolüne geri dönmesi gerektiğini savundu. Kanada’nın ABD’nin 51. eyaleti olması fikrini dile getirdi. Bu açıklamalar ciddi tepkilere ve tartışmalara yol açtı.
Özellikle ABD’nin Ukrayna ile ilişkilerinde büyük değişim yaşandı. 28 Şubat’taki Beyaz Saray toplantısında, Başkan Yardımcısı JD Vance ile birlikte Trump, Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski’yi kameralar önünde sert bir şekilde eleştirdi. ABD’yle anlaşma yapmaması halinde Ukrayna’ya yönelik askeri yardımları askıya alma tehdidinde bulundu. Tehditleri kısa sürede Ukrayna yönetimi üzerinde etkisini gösterdi. Ukrayna topraklarından çıkan doğal kaynaklardan (mineraller, petrol, gaz) elde edilen gelirin yüzde 50’si, ABD’nin de ortak olduğu bir fona aktarılma kararı alındı.
Trump’ın ikinci dönemi, yalnızca iç politikada değil, küresel dengelerde de büyük değişimlere yol açacak gibi görünüyor. “MAGA” (Amerika’yı Yeniden Büyük Yap) sloganıyla yola çıkan Trump, bu kez yalnızca iç politikayı değil, dünya düzenini de kökten sarsmayı hedefliyor gibi görünüyor.
Ama tüm bu karmaşanın ve tartışmaların sebebi 78 yaşındaki bir adamın hezeyanları veya deliliği mi? Bu sorunun üzerinde dikkatli bir şekilde durmak gerekiyor. Dünyayı etkileyen bu yeni kararlar tek bir kişinin zihninden mi çıkıyor yoksa bir sınıfın, bir grubun veya bir dinamiğin siyasi hedefleri mi?
Proje 2025 VE Elon Musk
Yazının başında bahsettiğimiz gibi, Trump’ın ilk gün imzaladığı 26 kararnameden 16’sı -yani neredeyse üçte ikisi- 900 sayfalık bir politika taslağı olan Proje 2025’den alınmış gibi gözüküyor. 1973’de kurulan, ABD’li bir muhafazakâr think tank (düşünce kuruluşu) olan Heritage Foundation’ın hazırladığı belgenin arkasında 100’den fazla muhafazakâr örgüt ve 400’den fazla uzman yer alıyor.
Proje 2025’e bakıldığında bunun sadece bir politika taslağından ibaret olmadığı anlaşılıyor. Bu politikaya uygun kişileri eğitmek ve devletin üst kademelerine çıkarmak gibi köklü planları var. Eğitim, ekonomi, güvenlik ve sosyal politikalar gibi birçok alanda muhafazakâr anlayışa dayalı bir devlet yönetim modeli sunuyor.
Heritage Foundation, 1981 senesinden beri Liderlik İçin Görev (Mandate for Leadership) başlığıyla metinler yayınlıyor. Bu metinler yeni ABD başkanı koltuğuna oturmadan önce hazırlanıp kamuoyuna sunuluyor. Bu şekilde yeni başkana ve Amerikan siyasetine bir nevi yön verilmeye çalışılıyor.
Donald Trump seçim sürecinde Proje 2025’le alakasının olmadığını söylese ve belgeyi “söyledikleri bazı şeyler saçma ve berbat” diye eleştirse de Trump’ın aldığı ilk gün kararlarının çoğunun bu belgede yer almasıyla işler bitmiyor.
Proje 2025’in hazırlanma sürecinde yer alan 400’den fazla kişiden oluşan ekibin 140’ı, Trump’ın ilk başkanlık döneminde onunla çalışanlardan oluşuyor. Trump’ın başkan yardımcısı, eski Ohio senatörü JD Vance, Proje 2025’in mimarı Kevin Roberts ile yakın bağlara sahip.
İtalyan devrimci Antonio Gramsci’nin dediği gibi, “Hükümet, burjuvazinin en güçlü grubunun ya da tarafının ödülüdür” ve burjuvazi bu ödülü talep ediyor. Trump’a seçim kampanyası sırasında yüklü bağışlarda bulunan zenginler arasında en dikkat çekici olanı X, Tesla, SpaceX’in sahibi Elon Musk. 260 milyon dolara yakın bağışta bulunan Musk, Trump’ın zaferiyle ödülünü aldı: Hükümet Verimliliği Bakanlığı (DOGE) adı verilen danışma komisyonunun başına geçti.
Trump’ın kararları, Elon Musk gibi teknoloji devleri, silah tüccarları, sanayi şirketleri ve gerici grupların etkisiyle şekilleniyor. Trump destekçisi büyük sermayenin etkisi en net şekilde ABD’nin Çin’e karşı izlediği politikalarda görülebiliyor.
Trump’ın İkinci Başkanlık Döneminde ABD-Çin İlişkileri
Donald Trump’ın 20 Ocak 2025’te başlayan ikinci başkanlık dönemi, ABD-Çin ilişkilerinde yeni bir gerilim ve rekabet dalgasını tetikledi. İlk döneminde ticaret savaşlarıyla dikkat çeken Trump, ikinci dönem dış politikasıyla ise ekonomik ve jeopolitik üstünlüğü geri kazanmayı hedefliyor. Bu bağlamda, Grönland ısrarı, yapay zekâ alanındaki Çin tehdidi (özellikle DeepSeek’in yükselişi) ve teknoloji savaşları, ABD’nin emperyalist yönelimlerinin temel taşlarını oluşturuyor. Öte yandan Çin, DeepSeek gibi teknolojik atılımlar ve Kuşak-Yol Projesi kapsamında oluşturduğu yeni ittifaklar yoluyla bu baskıya karşı koymaya çalışıyor. Peki, bu dönemde ABD-Çin ilişkileri nasıl şekillenecek ve küresel sistem üzerindeki etkileri neler olacak?
İlk döneminde Çin’e karşı “Phase One” ticaret anlaşması gibi pragmatik adımlar atan Trump, bu kez daha şahin bir tutum sergiliyor. Örneğin, Tayvan’a savunma taahhüdünü belirsiz bırakarak Pekin’i kışkırtırken, Grönland gibi jeopolitik hamlelerle Çin’in kaynaklara erişimini sınırlamayı planlıyor. Trump’ın ana hedefi, ABD’nin küresel liderliğini pekiştirirken Çin’in yükselişini durdurmak…
Trump’ın ikinci dönemdeki Çin politikası, Biden yönetiminin sistematik ve çok taraflı yaklaşımından keskin bir şekilde ayrılıyor. Trump, çip sektörü gibi stratejik alanlara yönelik ihracat yasaklarıyla Çin’i ekonomik ve teknolojik olarak köşeye sıkıştırmayı amaçlıyor. Bu politikalar, Biden’ın %25-35 bandındaki yaptırımlarına kıyasla daha agresif ve tek taraflı bir karakter taşıyor.
Trump yönetimi, 1 Şubat 2025’te Çin’den yapılan tüm ithalatlara %10 oranında ek gümrük tarifesi uygulamaya başladı. Bu karar, Çin’in ABD’den ithal edilen kömür ve sıvılaştırılmış doğal gaz gibi ürünlere %15, petrol ve tarım makinelerine ise %10 oranında misilleme gümrük tarifeleri getirmesine neden oldu. Ayrıca, Çin, bazı ABD merkezli firmaları “Güvenilmez Varlıklar Listesi”ne ekledi ve Google’a karşı anti-tröst soruşturması başlattı.
27 Şubat 2025’te Trump, Çin ithalatına uygulanan gümrük tarifelerini %20’ye çıkaracağını duyurdu. Bu adımlar, küresel ekonomi üzerinde geniş kapsamlı etkiler yaratabilecek büyük bir ticaret savaşının habercisi olarak görülmekte.
Teknoloji Savaşı: Çip Sektöründen Yapay Zekâya
ABD-Çin rekabetinin en yoğun yaşandığı alanlardan birinin teknoloji olduğunu söyleyebiliriz. Trump, ABD’nin çip üretim işini Tayvan’ın elinden alınması gerektiğini ve bu sektörün ülkeye geri dönmesini istediğini belirtiyor. Tayvan’ın TSMC şirketi dünyanın en büyük çip üreticisi ve APPLE, INTEL ve NVIDIA gibi şirketler için çip üretiyor. Bu sebepten çip sektöründe Tayvan’ın TSMC’sine bağımlılığı azaltmak için ABD’de üretimi teşvik ederken, Çin’e yönelik ihracat yasaklarını da bu yüzden genişletiyor.
Bu hamlenin kısa vadede Çin’in teknolojik gelişimini yavaşlatabileceğini umuyorlardı ama DeepSeek’in başarısıyla beraber, Çin’in bu baskıya rağmen yapay zekâ ve 5G gibi alanlarda ilerleyebildiğini kanıtlıyor. DeepSeek Kurucusu Liang Wenfeng kendisiyle yapılan bir söyleşide, Çin’in ‘izleyici’ konumdan uzaklaşması gerektiğini, bu durumun değişmesi gerektiğini vurguluyor. Liang’ın vurguladığı bu durumu Çin’in uygulamaya çalıştığı ve gelmek istediği yeri gösteren politikanın bir sonucu olarak görülebilir.
DeepSeek’in düşük maliyetli olması, yapay zekâ ile ilgili şirketlerde büyük hisse kaybına sebep verdi. Özellikle Trump, bu çıkışın ABD’nin teknoloji sektörüne bir uyarı nitelediğini dile getirmişti. DeepSeek’in bu yükselişi sadece ABD’yi değil Batılı hükümetleri de endişelendiriyor. Güney Kore ve İtalya, gizlilik endişeleri bahanesiyle DeepSeek uygulamalarını yasakladı. Çin’in yapay zekâ alanında kazandığı bu avantajın ABD teknolojileri üzerindeki baskının arttıracağını düşünebiliriz.
Bu teknoloji savaşı, küresel tedarik zincirlerini de etkiliyor. ABD’nin yaptırımları, müttefiklerini (Japonya, Güney Kore vd.) Çin’e karşı daha sıkı bir duruşa zorluyor. Çin’in ABD’ye misilleme gümrük tarifeleri, ABD ve Çin arasındaki ticaret ve teknoloji savaşını karşılıklı olarak derinleştiriyor.
Yeni Bir Soğuk Savaş mı?
Trump ikinci döneminde ABD-Çin ilişkileri üzerinden, “yeni bir Soğuk Savaş” benzetmesini kimi çevreler dile getiriyor. Bu temkinli yaklaşılması gerekilen bir söylem. Trump’ın ilk dönem Çin ile yaptığı pragmatik anlaşmalar, bugünkü ticaret ve teknoloji savaşları birbiriyle çelişkili görünebilir. Fakat emperyalist sistem, Sovyetler Birliği’nin yıkılmasından, iki kutuplu dünyanın ortadan kalkmasından beri kendine yapay karşıtlıklar yaratmaya devam ediyor. 2024’ün sonlarına doğru yaşanan bölgesel ve uluslararası gelişmeler, bu çelişkili gözüken durumların aslında yapay gerilimler olduğunu gösteriyor. Bu konuda Suriye İç Savaşı’nda ve Ukrayna-Rusya Savaşı’nda ABD ile Rusya arasında karşılıklı verilen tavizler ile yapılan antlaşmalar doğrudan örnek olarak gösterilebilir.
Bu açıdan, bir dönemin düşmanı olan Rusya ile ABD bugün müttefik olmaya çalışıyor, karşılıklı ticaret antlaşmaları için görüşmeler yapılıyor, bir dönem ilişkilerin geliştirilmeye çalışıldığı Çin ise yeni düşman olabiliyor. Benzer bir durum ABD ve AB ülkeleri arasında da görülebilir. Bir yandan Ukrayna-Rusya Savaşı’nın barış görüşmeleri için adım atan Trump, Rusya ile savaşı bitirmek ve müttefikliğini geliştirmek noktasında ilerlerken bir yandan AB ülkeleri ile bu savaş nezdinde gerilimler yaşıyor. Karşılıklı ticaret, gümrük savaşları ortaya çıkıyor.
Emperyalist-kapitalist sistem, Sovyetler Birliği’nin çözülüşünden sonra güç ve çıkar ilişkileri ekseninde şekillenmiş ve dünya genelinde yeni bir düzlemde kendini hissettirmiştir. Bu süreç, sistemin iç çelişkilerinin arttığı ve bölgesel savaşlar ile gerilimlerin derinleştiği bir döneme kapı aralamıştır. ABD, Rusya ve Çin arasındaki ilişkilerdeki çatışmalar, bu sistemin içindeki rekabetin ve stratejik hamlelerin bir yansımasıdır. Ancak, bu ülkelerin anti-emperyalistmiş gibi gözüken pozisyonları sınıfsal karşıtlık değil, daha çok güç mücadeleleri üzerinden şekillenmektedir.
Aynı zamanda, Çin’in küresel ekonomik gücü ve Rusya’nın askeri tutumu, emperyalist blokların karşılıklı baskılarla şekillenen ilişkilerini derinleştirmektedir. Bunun yanı sıra, emperyalist-kapitalist sistemin krizleri ve çelişkileri, dünya çapında tepkileri tetiklemektedir. Dünya’nın birçok yerinde emperyalizmin yarattığı yıkım ve sınıfsal adaletsizliklere karşı halk hareketleri ve tepkiler artmaktadır. Bu karşıtlıklar, sosyalist ve devrimci bir alternatifin gücünü artırma ihtiyacını bir kez daha ortaya koymaktadır. Emperyalist-kapitalist sistemin geleceksizliği, dünya halklarının bu düzene karşı örgütlü bir karşı duruş geliştirmesini zorunlu kılmaktadır.
Sonuç olarak, emperyalist-kapitalist sistem hem ideolojik hem de politik açıdan giderek daha kırılgan bir hale gelmiştir. Bu düzen, yapısı gereği krizler, savaşlar ve sömürü olmadan varlığını sürdürememektedir. İnsanlığın bu sisteme karşı geliştireceği direniş, ancak sosyalizmin yeniden gerçek bir alternatif haline gelmesiyle anlam kazanabilir. Sistemin derin çelişkileri ve krizleri, yapay karşıtlıklarla ya da kapitalist sistem içindeki farklı güç odaklarına gereğinden fazla anlam yükleyerek çözülemez. Dünya halklarını çatışmalara, yıkıma ve vahşete sürükleyen emperyalist politikaların durdurulması da ancak sosyalizm mücadelesiyle mümkün olabilir.

