AKP, Emperyalizm ve Siyonist İsrail Rejimi İle Ortaktır!
ABD’nin Suriye ve Irak Özel Temsilcisi ve Ankara Büyükelçisi Tom Barrack’la Recep Tayyip Erdoğan arasındaki kapalı görüşme ve ardından paylaşılan mesajlar AKP’nin, ABD emperyalizminin başta bölge politikaları olmak üzere 36. NATO Zirvesi’nin çıktılarıyla uyumluluğu göstermesi açısından önem taşıyor. Suriye’nin çözülmesinden, Filistin’de uygulanan katliam politikalarına, İran’a yönelik kuşatmadan İsrail’in bölgede gücünü artırmasına kadar uzanan emperyalist saldırganlığın mimarlarından olan Tom Barrack, Beştepe görüşmesinin ardından şunları ifade etti: “Bugün Beştepe’de Cumhurbaşkanı Erdoğan ile bir araya gelmekten onur duydum. Bu yıl Amerika’nın 250. yıldönümünü kutlarken ve Türkiye ile ABD arasındaki diplomatik ilişkilerin bir asırlık geleceğine bakarken şunu söyleyebilirim: Bu ittifak hiç bu kadar güçlü olmamıştı. Türkiye ve ABD, NATO müttefikleri, ekonomik ortaklar ve on yıllara dayanan ortak tarih boyunca birbirlerine destek olmuş dostlar olarak derin bağlara sahiptir. Bugünkü görüşme, bölgesel güvenlik, ekonomik işbirliği ve iki ülke arasındaki kalıcı ortaklığa yönelik ortak taahhüdümüzü bir kez daha teyit etti.”
AKP iktidarı, ülkemiz ve bölge halklarına savaştan, yoksulluktan, bağımlılıktan, gericilikten başka bir şey getirmeyen emperyalizm ve onun savaş örgütü NATO’ya bağlılığını her fırsatta dile getiriyor ve Suriye’de gerçekleşen emperyalist dönüşüm başta olmak üzere İran’a yönelik kuşatmanın parçası oluyor. Mekke Anlaşması, Deniz Savunma Koalisyonu gibi ortaklıklarla emperyalizmin İran’ın zayıflatılması ve güçsüzleştirilmesi politikasına güç katan AKP, diplomatik alanda ise iki yüzlü bir politika izlemektedir.
ABD’den, NATO’dan, emperyalizmin Ortadoğu bekçisi Tom Barrack’tan medet ummak, geçmişte 6. Filo’yu kendine kıble yapan sağcılığın bugünkü yansımasıdır. Ülkemizin bağımsızlığı, bölgemizde barış, halkların kardeşliği ve insanca bir yaşam emperyalizme ve onun işbirlikçi iktidarlarına karşı mücadele ile sağlanacaktır.
Sermayenin Sömürü ve Yoksulluk Planına Karşı Birlik ve Dayanışmayı Büyütelim!
3 yıllık dönemsel politikayı içeren ve her yıl Eylül ayında günün koşullarına göre revize edilen OVP (Orta Vadeli Plan) yeniden, yeni hedefler ile güncellendi.
OVP’nin genel politikası, sermaye birikim modelini odağına alıp, emeğin milli gelirden aldığı payı baskılamak ve ekonomik krizin yükünü işçi sınıfının üstüne yıkmaktan ibaret.
AKP iktidarı OVP ile birlikte gerçekleşen değil hedeflenen enflasyon artışlarından yola çıkıp ücret artışları yaparak, reform adı altında esnek ve güvencesiz iş modellerini destekleyerek, kıdem tazminatlarını bireysel fonlara devretmeyi planlayarak, kamu yatırımlarını, sosyal hakları kısıtlayarak bunun yanında sermayeye teşvik, vergi muafiyetleri ile servet transferi yaparak, emekçi sınıfın yüklendiği dolaylı vergileri sürekli arttırarak krizin sonuçlarını bizim üstümüze yıkıyor.
Enflasyonu tetikleyen yüksek karlar olmasına rağmen emekçilerin gelir artışları hedefe konuyor. Önümüzdeki üç yılın hedefleri bu yüzden de sürekli revize ediliyor. 2026 hedefi; 2023 yılında 8,5 idi, 2024 yılında 9,7 oldu. 2025’te 16,0’ya ulaşan hedef bu yıl 28,4’e fırladı.
Orta Vadeli Plan’da asgari ücretin erimesi, milli gelirin bölüşülmesindeki eşitsizlik ve her yıl emekçilerin payının küçülmesi, sosyal yardımların artırılması ve genişletilmesi yok. Emeklilerin açlık sınırındaki maaşlarının nasıl düzeleceği, işçinin patronlar karşısında örgütlenmesinin önünü açma planı da yok.
Emekçilerin planını ise; temel ihtiyaçların ücretsiz sağlanması, işçilerin yönetime katılması, stratejik sektörlerin kamulaştırılması, daha az çalışma saatleri, insanca ücret ve tam istihdam oluşturmaktadır.
AKP’nin emek üzerindeki baskısına ve her geçen gün artan yoksulluğa karşı işçi sınıfı birlik ve dayanışmayı yükseltmelidir. Unutulmamalıdır ki, işçi sınıfının örgütlü gücü sermayenin ve AKP’nin sömürü programını dağıtacaktır!
AKP’nin LGBTİ+ Bireyler İçin Anlamı Sömürü, Baskı, Nefret, Düşmanlıktır!
Adalet Bakanı Akın Gürlek’in, ismini “Ailem Güvende” olarak duyurduğu, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından başlatılan LGBTİ+ derneklerinin yönetici ve üyelerine dönük operasyonlarla 162 kişiye adli işlem başlatıldı. 10’dan fazla kişi ev baskınlarıyla gözaltına alındı. “Müstehcenlik” ve “istismar” suçlamalarının gerekçe edildiği bu operasyonlar; hukuka ve özgürlüğe dönük süren saldırıların devamı niteliğindedir. Kadına yönelik şiddetin, baskının, sömürünün, tacizin her geçen gün arttığı ülkemizde; iktidarın güya aileyi korumak adına attığı adım LGBTİ bireylere saldırıdır. İktidar aileyi korumak istiyorsa aile içi şiddetten dolayı kaybettiğimiz kadınları konuşmalıdır. Aile korunmak isteniyorsa; yoksulluk yüzünden tarikat yurtlarına teslim edilen çocuklara dönük istismarı konuşmalıdır. Yürütülen operasyonlar koruma değil, saldırıdır. AKP’nin; emekçilerin, kadınların, çocukların, LGBTİ bireylerin hayatlarında anlamı sömürü, nefret, baskı, operasyonlar ve apaçık düşmanlıktır. AKP, sindiremediği toplumsal kesimlere dönük baskıya devam etse de, kendisine teslim olunmadığını çok iyi bilmektedir.
Emekçiler Düzen Siyasetçilerine Mahkum Değil!
Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş’ın, Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Beştepe’de gerçekleştirdiği görüşme ve bu buluşmayı “ülkeyi yönetenlerle görüşmeyeceksek nasıl hizmet edeceğiz” argümanıyla meşrulaştırma çabası, düzen siyasetinin işine geldiğinde nasıl da aynı çizgide buluştuğunu bütün çıplaklığıyla gözler önüne sermektedir. Yavaş’ın bu görüşmeyi halka hizmet gibi göstermesi ise kimseyi kandırmamalı. Ortada memleket ya da Ankara sevdası falan yok; tamamen aynı rant çarkını döndürmek ve zenginlerin düzenine dokunmamak için kurulmuş bir çıkar ortaklığı var.
Bu sözde “hizmet” ve “oy birliği” şemsiyesi altında Ankara’da emekçilere reva görülen tablo ise tüm çıplaklığıyla ortadadır. Ankara halkı, yıllardır AKP’nin kenti yağmalayan rantçı belediyeciliğinden bir kopuş beklerken, Yavaş yönetimi tam aksi bir istikamette sermayenin ve müteahhitlerin çıkarlarını öncelemiştir. ODTÜ ormanını katleden, yağmayı hızlandıran ODTÜ rant yolunun Yavaş yönetimi eliyle inatla sürdürülmesi, sermaye birikimi söz konusu olduğunda iktidar ile düzen muhalefeti arasındaki suni sınırların nasıl silindiğini kanıtlamaktadır. Öte yandan, dev bütçeli metro projeleri Beştepe’nin onayına bağlanıp bir siyasi şantaj malzemesine dönüştürülürken, Ankara’nın emekçi milyonları her gün yetersiz otobüs seferlerine, bitmek bilmeyen ulaşım kuyruklarına ve çürümüş bir toplu taşıma altyapısına mahkûm edilmektedir. Sermayeye ve inşaat baronlarına rant yolları açanlar, işçi sınıfının en temel kent hakkı olan ulaşımı devasa bir krize çevirmiştir.
Siyasetini emekçi sınıfların çıkarları üzerinden değil, “devletin bekası”, sermayenin kârlılığı ve sağ-muhafazakâr hegemonyanın tahkimi üzerinden kuran bir yaklaşımın, günün sonunda iktidar bloğu ile buluşması eşyanın tabiatı gereğidir. Düzen siyasetinin sahte kutuplaşmaları tavanda egemenlerin rant paylaşımlarıyla son bulurken, faturayı her daim işçi sınıfı ödemektedir. Emekçi halkın kurtuluşu, burjuvazinin şu veya bu siyaseti arasında ehvenişer aramakta değil, kendi bağımsız sınıf siyasetini örgütleyerek bu köhnemiş rant düzenini kökünden yıkmaktan geçmektedir.
AfD’nin Seçim Zaferi ve İşçi Sınıfı Siyasetinin Yokluğu
Almanya’nın Saksonya-Anhalt eyaletindeki seçimlerde aşırı sağcı Almanya İçin Alternatif (AfD) partisi, oyların yüzde 44’ünü alarak birinci parti oldu. Bir önceki seçime göre oylarını iki katından fazla artıran AfD’nin zaferi hiç kimse için sürpriz olmadı. Şu anda ülke genelinde yapılan anketler, AfD’nin yüzde 29 oy oranıyla birinci parti olabileceğini öngörüyor.
AfD’nin özellikle sosyalist, eski Demokratik Almanya Cumhuriyeti (DAC) topraklarında yükselişe geçmesinin tarihsel sebepleri var. 1990 yılında emperyalizmin kuklası Almanya Federal Cumhuriyeti, sosyalist Demokratik Almanya Cumhuriyeti’ni topraklarına kattı. Burjuva medyası bu olayı Berlin Duvarı’nın yıkılması ve iki Alman devletinin birleşmesi olarak müjdeledi. Ancak aslında yaşanan şey, kapitalist Almanya’nın sosyalist Almanya’yı ilhak etmesiydi. Sosyalist Almanya’nın fabrikaları satılarak özelleştirildi. İşsizliğe sebep olan bu durum, Doğu’dan Batı’ya olan göçü hızlandırdı.
Üzerinden 36 yıl geçmiş olmasına rağmen hâlâ eski Demokratik Almanya Cumhuriyeti topraklarında yaşayan Almanlar daha az maaş kazanıyor, hane halkı gelirleri daha düşük ve işsizlik daha yüksek. Bu sorunların üzerine göçmen krizi de eklenince, Doğu Almanya’daki vatandaşların mevcut siyasi düzene olan tepkisinden faydalanan aşırı sağcı AfD, seçmen nezdinde ciddi bir güç kazanıyor.
AfD, halkın düzene karşı öfkesini göçmenlere yönlendirerek popülizm yapıyor. Sosyalist hareketin ve sınıf siyasetinin zayıfladığı her alanda, ne yazık ki aşırı sağcılar bu durumdan kolayca faydalanıyor. Emekçilerin sömürü düzenine karşı biriktirdiği tepkiler ve duyduğu rahatsızlıklar, aşırı sağcılar tarafından manipüle ediliyor.
Küresel kapitalist sistemin krizlerinin derinleştiği günümüzde, işçi sınıfı mücadelesinin ve sosyalist seçeneğin zayıflığında üç aşağı beş yukarı benzer bir tablo ile karşılaşıyoruz: Aşırı sağcılar güç kazanırken sistemin eski partileri kan kaybediyor. Koşullar işçi sınıfı siyasetini çağırıyor.
Parti 106 Yaşında! Selam Olsun Türkiye’nin Aydınlık Geleceğine!
Türkiye Komünist Partisi 10 Eylül 1920’de Bakü’de kuruldu. Birinci emperyalist paylaşım savaşının ardından gelen büyük yıkım, yoksulluk ve karanlık içerisinde kurtuluş kavgasını göğüslemek komünistlerin göreviydi. Anadolu, emperyalist işgal altında zayıflamıştı. Saray, kurtuluş mücadelesini baltalamanın ve memleketi esir düşürmenin arayışındaydı.
Tüm bu yıkımın içerisinde dünya halklarına ve işçi sınıfına armağan olacak büyük Ekim Devrim’i Rusya’da Bolşevikler önderliğinde gerçekleşecek, Anadolu’da filizlenen kurtuluş arayışına güç akıtacaktı. Partimiz, emperyalist işgale karşı Anadolu halkının kurtuluş kavgasına katılmak, Bolşevikler önderliğinde gerçekleşen Ekim Devrimi’nin gücüyle Türkiye’de işçi ve köylülerin iktidarını kuracak bir mücadeleyi başlatmak için ülkeye dönme kararı aldı.
Parti; kuruluşundan itibaren büyük zorluklar, siyasi cinayetler, tevkifatlar ve yasaklamalarla karşı karşıya kaldı. Kurtuluş Savaşı’na katılmak ve Anadolu halkıyla buluşmak için yola çıkan Parti kurucu kadrolarımız Mustafa Suphi ve onbeşler katledildi. Parti’nin işçi sınıfıyla, gençlerle, aydınlarla buluşması engellenmek istendi, sosyalizm mücadelesi boğulmaya çalışıldı.
Amaç belliydi.
Türkiye emperyalizme bağımlı kılınacak, sermaye sınıfının insafına bırakılacak, gericilik toplumun her alanında kol gezecek ve emperyalizme karşı bağımsızlık mücadelesi ile kurulan Cumhuriyet adım adım tasfiye edilecekti.
10 Eylül 1920’den bugüne 106 yıl geçti.
Dünya emperyalist haydutluğun kol gezdiği, savaşların, yoksulluğun, geleceksizliğin normalleştiği bir döneme girdi. Emperyalizm krizini ve sıkışmalarını aşmak için dünyayı büyük bir belirsizliğin içerisine sürükledi.
Ülkemiz AKP tarafından kurulan bir istibdat rejimiyle yönetiliyor, emperyalist projelere ortak kılınıyor, otoyol ve köprüleri satışa çıkarılıyor, seçme ve seçilme hakkı dahil olmak üzere en temel yurttaşlık hakları dahi rafa kaldırılıyor.
Tüm bunlara rağmen bir temel gerçek değişmiyor. Sömürü düzeni, ne dünyada ne de ülkemizde emekçilere, kadınlara, gençliğe bir gelecek sunabiliyor. Yine Anadolu halkı dün emperyalist işgale ve sarayın gericiliğine nasıl boyun eğmediyse bugün de ülkemiz AKP zorbalığına ve karanlığına teslim olmuyor.
Komünistler 106 yıl önce emperyalistlere ve memleketi onlara peşkeş çeken padişahlığa karşı emekçilerin iktidarını ve sosyalist Türkiye kavgasını nasıl yükseltti ise bugün de emperyalist haydutluğa, Yeni Osmanlıcılığa ve istibdat rejimine karşı kurtuluş kavgasını yükseltmektedir.
Birleşik Komünist Parti 10 Eylül 1920’nin 106. yılında tüm emekçileri, kadınları ve gençliği sosyalist Türkiye mücadelesine güç vermeye, AKP zorbalığına ve karanlığına karşı örgütlenmeye çağırmaktadır.
Emperyalistlerin, patronların, gericiliğin yeni Osmanlıcılık sevdası boşa düşecek; laik, bağımsız, kamucu ve sosyalist bir Türkiye emekçilerin ellerinde yükselecektir!
Birleşik Komünist Parti Merkez Komitesi
10.09.2026
12 Eylül’ün Karanlığı AKP İle Devam Ediyor!
12 Eylül 1980’de gerçekleştirilen amerikancı faşist darbenin üzerinden 46 yıl geçti. Türkiye’de yükselişe geçen işçi sınıfı hareketini ve sosyalizm mücadelesini baskılamak, düzeni emperyalizmin ekonomik ve siyasi politikalarıyla uyumlu hale getirmek için yapılan darbe ülke tarihindeki en karanlık dönemlerden birine kapı araladı.
Sendikalar ve siyasi partiler kapatıldı. Eylemler, grevler yasaklandı. Basın özgürlüğü ortadan kaldırıldı. Sosyalistler, devrimciler işkencelerde katledildi, idam edildi. Dinci gericilik süreciyle birlikte, özelleştirmelerle yağma hız kazandı. 12 Eylül’ün baskı ve zorbalığı işçi sınıfının kazanılmış tüm haklarını patronların insafına bıraktı.
AKP, 12 Eylül’ün açtığı yolda yürüyerek, Cumhuriyet’in tüm kazanımlarını ortadan kaldırmayı hedefleyen bir rejim kurdu.
Bugün de AKP, işçi sınıfını sefalet ücretine, örgütsüzlüğe, güvencesizliğe; gençliği işsizliğe ve geleceksizliğe; kadınları gericiliğin karanlığına, ölümlere ve sömürüye mahkûm ederek iktidarını ayakta tutma arayışında. Seçme ve seçilme hakkını gasp eden, ülkemizi emperyalist projelere ortak kılan; gazetecileri, yazarları, komedyenleri yargı sopasıyla tutuklayan AKP, 12 Eylül zihniyetini devam ettirmektedir.
AKP’nin yalanlarına ise emekçilerin karnı toktur!
Her fırsatta 12 Eylül’le ve darbe anayasası ile hesaplaştığını söyleyen AKP, 12 Eylül’ü aratmayacak bir istibdat rejimi kurmuştur.
12 Eylül’ün hesabını sormak da, AKP zorbalığından kurtulmak da bugün emperyalizme, sermaye düzenine ve gericiliğe karşı bütünlüklü bir mücadeleden geçmektedir.
Birleşik Komünist Parti Merkez Komitesi
12.09.2026
SDT: Memleket ve Gelecek Kavgası Üniversiteden Geçer!
Yeni bir dönem daha başlıyor. Amfilerin dolacağı, kampüslerde kulüplerin -açabilirlerse- stantlarını açacağı, gençlerin yine yurt sıralarında barınma sorununun çözülmesini umacağı, beslenme sorunuyla yüz yüze geleceği bir döneme daha giriyoruz. Tüm bunlar yaşanırken memleketimizdeki gelişmeler de oldukça kritik bir yere doğru ilerliyor.
Türkiye, AKP iktidarının emperyalizmin ihtiyaçları doğrultusunda ülkeyi yeniden şekillendirdiği bir dönemden geçiyor. Yanı başımızda, Ortadoğu’da güç dengeleri değişirken; ülkemizde bunun izdüşümü olan yeni bir “çözüm süreci” ilerletiliyor, ana muhalefet partisine yönelik operasyonlar hız kazanıyor, ekonomik kriz emekçileri her geçen gün daha ağır koşullara mahkûm ediyor. AKP’nin bu adımlarının kampüs kapılarından içeri girmemesi mümkün mü?
AKP döneminde üniversitelere ve gençliğe yönelik müdahaleler her geçen gün arttı. KHK’larla akademisyenlerin üniversitelerden uzaklaştırılması, atanmış rektörler aracılığıyla üniversite yönetimlerinin şekillendirilmesi, ÖGB ve kolluk kuvvetlerinin kampüslerde gençliğe müdahalesi, öğrenci topluluklarının faaliyetlerinin engellenmesi ve siyasal faaliyetin baskılanması bunun farklı biçimleridir. Bugün ise ülkenin birçok alanında olduğu gibi üniversiteler de giderek daha açık biçimde piyasanın ihtiyaçları doğrultusunda şekillendirilmektedir.
“Her ile bir üniversite” politikasıyla milyonlarca genç üniversiteli olurken, üniversite diplomasının karşılığı da tartışmalı hale gelmiştir. Bugünün üniversite öğrencisi, dersine girerken aynı zamanda kirasını, kalacak yerini ve yemek parasını düşünmek zorunda kalıyor. Bir bölümü okuyabilmek için çalışıyor. Mezun olduğunda ise karşısına çoğu zaman işsizlik, düşük ücret ve güvencesiz çalışma çıkıyor.
Bir dönem “Oku, hayatını kurtar” denilerek siyasetten uzak tutulmak istenen gençlik, bugün okusa da hayatını kurtaramadığı bir gerçeklikle yüzleşiyor. Yaşadığımız geleceksizliğin yalnızca bireysel bir kaygı olmadığı; iktidarın ve kapitalist düzenin politik tercihlerinin sonucu olduğu gerçeği her geçen gün yüzümüze vuruyor. Çünkü bir genç okurken nerede yaşayacağını, nasıl geçineceğini, mezun olduğunda iş bulup bulamayacağını ve düşüncesini üniversitesinde özgürce savunup savunamayacağını bilmiyorsa, mesele yalnızca burs miktarı ya da yurt kapasitesi değildir. Mesele, gençliğin kendi hayatı ve geleceği üzerinde ne kadar söz sahibi olduğudur.
Bugün dünyada emperyalizm halklara savaş ve yıkım dayatırken, Türkiye sermaye sınıfı da bu uluslararası tabloda kendisine yeni alanlar açmaya çalışıyor. Savunma sanayii yatırımları büyütülüyor, bölgesel güç olma söylemleri yükseltiliyor, savaş politikaları “milli çıkar” başlığı altında meşrulaştırılıyor. İçeride ise sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda yeni bir ekonomik ve siyasal düzen kurulmaya çalışılıyor.
Bütün bunlar bizlerin hayatında ve okuduğumuz üniversitelerde de karşılığını buluyor.
Üniversite-sanayi iş birliği adı altında üniversitelerimiz giderek sermayeye nitelikli iş gücü üreten merkezlere dönüştürülüyor. Üniversite eğitiminin üç yıla düşürülmesi ve gençlerin daha erken “iş hayatına atılması” tartışılırken, diğer tarafta milyonlarca genç işsizler ordusuna ekleniyor.
Bugün gelecek mücadelesi ile memleketin kurtuluşu birbirinden ayrılamayacak biçimde ortaklaşmış durumdadır.
Üniversiteler, Türkiye’deki toplumsal mücadelenin dışında değil, onun önemli alanlarından biridir.
Bu nedenle bizlerin mücadelesi yalnızca üniversiteler ve gençliğin sorunlarından ibaret olamaz. Bunların hepsini kapsayan, ancak bunları aşan biçimde gençliğin kendi geleceği ve memleket üzerinde söz sahibi olma mücadelesi haline gelmelidir. Çünkü geleceksizlik yalnızca gençliğin maruz kaldığı ekonomik bir sonuç değil, aynı zamanda bizlerin üzerinde kurulan bir disiplin aracıdır. Düzen, yarattığı işsizlik korkusuyla, güvencesizlikle, burs ve yurt baskısıyla, akademik soruşturmalar ve mezuniyet sonrası belirsizlikle; bizleri siyasal taleplerimizden vazgeçmeye, yalnızca kendi bireysel kurtuluşumuza odaklanmaya zorlamaktadır.
Bizlere “Başını eğ, CV’ni doldur, rekabet et ve kurtulmaya çalış!” deniyor. Oysa milyonlarca gencin aynı anda yaşadığı sorunlar bireysel değildir, toplumsal ve siyasaldır.
Gençliğin kendi geleceğini kurabileceği; bilimin patronların karı için değil toplumun ihtiyaçları için üretildiği; eğitim hakkının piyasanın konusu olmaktan çıkarıldığı; halkların emperyalist savaşlara sürüklenmediği başka bir düzeni savunmak zorundayız.
Üniversiteler geçmişte bu kavganın dışında kalmadı. Bugün de kalamaz.
Yeni dönem yalnızca dersliklerin kapılarının açıldığı bir dönem değil; gençliğin kendi geleceğine ve memlekete yeniden sahip çıkacağı bir mücadele dönemini aralamak zorunda. Çünkü bize geleceksizlikten başka bir şey vaat edemeyenlerin karşısında bizim bir geleceğimiz var.
Ve o gelecek sosyalizmde.
Üniversiteye, memleket ve gelecek kavgasına hoş geldin!
Sosyalist Liseliler: Yeni Bir Mücadele Dönemine Merhaba!
Yeni bir eğitim-öğretim yılına başlarken, tüm öğrencilerin eşit, bilimsel ve laik bir eğitim hakkına sahip olduğunu bir kez daha vurguluyoruz. Bugün gelinen noktada AKP iktidarı ve Eğitim Bakanı Yusuf Tekin, eğitimi kamusal bir hak olmaktan tamamen çıkarmıştır.
AKP iktidara geldiği günden bugüne gericiliğin ve sermaye işbirliğinin “iyi” uygulayıcısı olmuş, memleketi de okulları da bu işbirliğinin çıkarları için şekillendirmiştir.
Okullarımız; gerici müfredatlarla itaatkâr nesiller yetiştirme merkezine, MESEM’le patronlar için ucuz iş gücü kaynağına dönüştürülmüştür. Parası olanın nitelikli eğitime ulaştığı, yoksul çocuklarının ise ya tarikatların karanlığına ya da fabrikalarda staj adı altında iş cinayetlerine mahkûm edildiği bu düzeni kabul etmiyoruz. Okullar ticarethane, öğrenciler köle, eğitim ise bir ayrıcalık haline getirilemez; laik, bilimsel ve parasız eğitim için mücadele etmeye kararlıyız.
Bugün liselerde yaşadığımız her şey, bize neden mücadele etmekten başka yolumuz olmadığını gösteriyor. Ülkeyi saran derin yoksulluğun gölgesinde katlanan okul masrafları, ÇEDES projeleriyle sınıflarımıza kadar sokulan gerici tarikatlar ve MESEM çarklarında katledilen sıra arkadaşlarımız…
Hepsi tek bir gerçeğe işaret ediyor: Bu düzen bize ne insanca bir yaşam ne de bir gelecek sunabilir!
Bizler sadece öğrenci değiliz, geleceği kuracak olanlarız. Bizlere dayatılan bu karanlığı, yarınlarımızı çalan bu sömürü düzenini kabul etmiyoruz. Okullarımızı gericiliğe teslim edenlere, bizi ucuz işgücü olarak fabrikalara sürenlere ve gençliğimizi geleceksizliğe mahkûm edenlere karşı sessiz kalmayacağız.
Bizler; laboratuvarlarda bilimi, sınıflarda aydınlığı, sokaklarda ve atölyelerde emeğin hakkını savunanlarız. Sıra arkadaşlarımızın katledilmediği, parası olanın değil herkesin eşitçe okuyabildiği, laik ve özgür bir yarını biz kuracağız. Gücümüz örgütlülüğümüzden, umudumuzdan ve yan yana gelişimizden geliyor.
Sıra arkadaşımız çağrımız sana; gelecek sunamayan bu düzenden rahatsızsın, biliyoruz.
Bizler eşit, özgür ve laik bir geleceğin yalnızca hayalini kurmuyoruz; o geleceği bugünden kurmak için mücadele ediyor seni de mücadele bayrağını birlikte yükseltmeye çağırıyoruz.
Çünkü biliyoruz ki hiçbir değişim kendiliğinden gerçekleşmez! Gençliğin yolu yeni eğitim-öğretim zilinin çaldığı bu dönemde de mücadeleden geçmektedir.
Eşit, parasız, nitelikli laik ve bilimsel bir eğitim mücadelesini yükseltmek, laikliğin, bağımsızlığın, kamuculuğun tesis edildiği; eşitliğin ve özgürlüğün ülkesi kurmak için sen de Sosyalist Liseliler’e katıl, birlikte mücadele edelim!
Sosyalist Liseliler: Tunç’u Katleden Bu Düzeni Yıkacağız!
14 yaşındaki sıra arkadaşımız Tunç Çam, MESEM kapsamında çalıştırılırken hayatını kaybetti. Tunç, Hatay’ın Samandağ ilçesinde çalıştığı oto tamir atölyesinde, bir otomobile klima gazı basıldığı sırada meydana gelen patlama sonucu yaşamını yitirdi.
İSİG verilerine göre bu yıl MESEM’de tespit edilen 61. çocuk işçi ölümü!
Okul sıralarında nitelikli, bilimsel ve laik bir eğitim alması gereken Tunç, patronların iktidardan talep ettiği ucuz iş gücünün karşılanması için sanayide çalışıyordu. Patronların Bakanı Yusuf Tekin’in “İstihdam sağlıyoruz.” diyerek öve öve bitiremediği MESEM’ler, ölüm merkezleri olmuştur.
MESEM’lerde yaşanan ölümler “kaza” ya da “tekil örnekler” denilerek geçiştirilemez. Bu ölümlerin sebebi yalnızca alınmayan önlemler değil, MESEM projesinin sorumlusu ve bulduğu her fırsatta MESEM’leri öven Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’dir!
Ölümlerin ardından “Eleştirileri anlamış değilim.” diyerek MESEM projesini savunmaya devam eden MESEM’ci Bakan Tekin istifa etmeli, MESEM projesi iptal edilmelidir!
Sıra arkadaşlarımızın çalışırken hayatını kaybetmesine neden olan koşullar tesadüf değildir. Bu ölümler “çocuk emeğini” eğitim adı altında meşrulaştıran, arkadaşlarımızı okuldan koparıp patronların insafına bıraktığınız bu düzenin sonucudur.
Öldürülen her arkadaşımızın katili bu düzen ve bu düzenin temsilcileridir!
Sosyalist Liseliler olarak MESEM’e, çocuk işçiliğinin meşrulaştırılmasına ve sömürüye karşı mücadeleyi yükselteceğimizi bir kez daha ilan ediyoruz!
Bütün sıra arkadaşlarımızı “MESEM iptal edilsin!” sesine güç vermeye, Sosyalist Liseliler’e katılmaya çağırıyoruz!

