Emperyalizm İki Yüzlüdür! Suudi Arabistan’la Nükleer Anlaşma Hazırlığı Bölgedeki Gerilimi Artıracaktır!
ABD’nin İsrail’in etki alanını genişletme ve İran’ın bölgedeki etkisini azaltma noktasında Körfez ülkeleriyle yürüttüğü adımlar hız kazanmış durumda. ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarının ardından İran’ın Körfez ülkelerinde bulunan ABD üslerini hedef alması ve Hürmüz’ü kapatması emperyalizmin ve İsrail’in adımlarını istediği düzeyde hayata geçirememesine sebep olmuştu.
NATO Zirvesi’nde Trump’ın İran’a yönelik tehditlerinin ardından bölgede emperyalist saldırganlık da hız kazanmış ve İran’ın lojistik merkezleri ve enerji tesislerine yönelik saldırılar gerçekleşmişti.
ABD, İran’a yönelik müdahalesinin bir noktasını “dünyayı nükleer saldırıdan korumak” olarak açıklıyor ve her fırsatta İran’ın dünyayı tehdit ettiğini, dünyayı nükleer savaşa sürükleyeceğini vurguluyor. Emperyalizmin algı operasyonlarını geçmişte Irak’ta, Libya’da, Suriye’de, Venezuela ve Küba gibi örneklerden hatırlamak güç değil.
İran’ı nükleer tehdit olarak gören iki yüzlü ABD, Suudi Arabistan’la uranyum zenginleştirmeye imkan sağlayacak bir nükleer anlaşma yapma arayışında. Sivil nükleer anlaşma diyerek silah kullanımı noktasında adım atılmayacağı vurgulansa da ABD’nin bölgede İran, Rusya ve Çin üzerindeki etkisini artırmak için yeni gerilimleri tetikleyeceği ise şimdiden görülmektedir. Körfez ülkeleri üzerinden bölgedeki etkisini artırmaya çalışan ABD emperyalizmi aynı zamanda İsrail’in tanınması noktasındaki kırmızı çizgisini de yinelemeye devam ediyor. ABD ve İsrail’in Ortadoğu’daki saldırganlığına karşı emperyalizme ve siyonist İsrail rejimine karşı mücadele yükseltilmelidir!
26 Temmuz Hareketi’nin 73. Yılında Direnen Küba’ya Selam Olsun!
Küba’da Batista diktatörlüğünü devirmek için 26 Temmuz 1953’te Moncada Kışlası’na yapılan saldırı, Küba Devrimi’nin ilk kıvılcımıydı. Fidel Castro’nun önderliğinde gerçekleştirilen bu saldırı başarısız olsa da Kübalı devrimciler umutsuzluğa kapılmadı. Hapse atılan Fidel Castro ve Raúl Castro, 1955’te çıkarılan afla serbest bırakıldıktan sonra Meksika’ya giderek yeniden örgütlenmeye başladı. Devrimci kahraman Ernesto Che Guevara’nın da katıldığı bu örgütlenme, 26 Temmuz Hareketi adıyla 1956’da tekrar Küba’ya geçti. Granma isimli tekneyle Küba’ya çıkan 82 devrimci, Batista güçlerinin saldırısına uğradı ve yalnızca 12’si Sierra Maestra Dağları’na sığınabildi. Tüm olumsuzluklara rağmen yılmayan devrimciler örgütlenmeye ve gerilla savaşı yürütmeye devam etti.
26 Temmuz Hareketi’nin ve diğer Kübalı devrimci örgütlerin yıllar süren mücadelesi, 1 Ocak 1959’da Batista’nın ülkeden kaçması ve devrimcilerin başkenti ele geçirmesiyle zafere ulaştı. Ancak Küba Devrimi’ni benzerlerinden ayıran asıl süreç bundan sonra başladı. Küba’daki yabancı şirketleri kamulaştıran ve toprak reformunu hayata geçiren Fidel Castro, gerçek bağımsızlığın yalnızca yabancıları ülkeden kovmakla sağlanamayacağını fark edecek kadar ileri görüşlüydü. Gerçek bağımsızlık için kapitalizmden de kurtulmak gerekiyordu. 26 Temmuz Hareketi, Marksist-Leninist bir temelde yeniden örgütlenerek diğer devrimcilerle de birleşip Küba Komünist Partisi adını aldı.
ABD, burnunun ucunda gerçekleşen sosyalist devrimi en kısa sürede yok etmek için darbe, işgal, suikast girişimleri ve terör saldırıları dâhil birçok yönteme başvurdu. Sosyalist Küba’yı boyun eğdiremeyen ABD, 1960’ta başlayan ve günümüzde hâlâ devam eden ekonomik ablukayla Küba’yı boğmaya çalışıyor. Gittikçe sertleşen bu abluka nedeniyle Küba’nın zor zamanlar geçirdiği aşikâr. Ancak Küba Komünist Partisi ve Küba halkı, tüm zorluklara rağmen direnmeye devam ediyor.
ABD’nin kuklası Batista’yı ülkeden kovan, bununla da yetinmeyip sosyalist bir ülke kuran; dünyanın dört bir yanında, kısıtlı kaynaklarına rağmen devrimcilere ve halklara her zaman destek olan, ABD’nin tüm zorbalığına karşı direnen Küba’ya selam olsun!
Özel Okul Öğretmenlerinin Talepleri Karşılanmalıdır!
Özel sektör öğretmenlerinin en öncelikli talebi, 2014 yılında yürürlükten kaldırılan taban maaş uygulamasının tekrar yasal bir güvenceye kavuşturulmasıdır. Bu sektörde emek veren eğitimciler, kamuda görev yapan meslektaşlarıyla eşit haklara sahip olmayı ve insanca yaşayabilecekleri güvenceli bir gelir elde etmeyi talep etmektedir. Günümüzde pek çok öğretmenin asgari ücretin bile altında, hiçbir güvencesi olmadan çalıştırıldığı bilinmektedir. Yaşanan bu derin ücret adaletsizliğinin ötesinde; bitmek bilmeyen mesai saatleri, görev tanımı dışındaki angarya işler, kurumsal mobbing ve belirli süreli sözleşmelerin dayattığı belirsizlik ortamına karşı öğretmenler, sadece insan onuruna yaraşır çalışma koşulları istemektedir.
Biriken bu sorunların çözüme kavuşması adına öğretmenler, uzun bir süre Milli Eğitim Bakanlığı ve Türkiye Büyük Millet Meclisi gibi merciler tarafından muhatap alınmayı ve sorunlarını doğrudan aktarabilecekleri bir diyalog zemini kurmayı bekledi. Seslerini kamuoyuna duyurmak amacıyla 14 Haziran’da Ankara’da MEB binası önünde buluşarak Meclis’e yürümek isteyen eğitimcilere yönelik sert polis müdahalesi ve ardından gelen gözaltılar, hak arayışı sürecinin en kritik kırılma noktalarından biri oldu. Bu müdahalenin bastıramadığı öğretmenler, haklı taleplerinden vazgeçmeyerek günlerce süren kesintisiz protestolara ve oturma eylemlerine imza attı.
Sergilenen bu kararlı ve ısrarlı mücadelenin sonucunda, geçtiğimiz günlerde ilk somut kazanımlar elde edildi ve yetkililerle bir çözüm masası etrafında bir araya gelineceği kamuoyuna duyuruldu. Ne var ki, sendikanın bu gelişmeyi paylaştığı gün Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin, resmi verilere dayanarak özel okullardaki öğretmenlerin ortalama 40 bin lira civarında maaş aldığını öne sürdü. Mevcut ekonomik koşullarda özel okul öğretmenlerinin ortalama 40 bin Türk lirası kazandığını iddia etmek, aslında on binlerce öğretmenin fiilen açlık sınırında (35-38 bin TL) ya da bunun da altında ücretlerle çalıştırıldığının devletin en üst kademesince açıkça itiraf ve kabul edilmesi anlamına gelmektedir.
Eğitimin piyasalaştırıldığı ve öğretmenlerin güvencesiz, sömürü koşullarında çalışmaya mahkum edildiği bu düzen değişmelidir. Özel sektör öğretmenlerinin taban maaş hakkı başta olmak üzere tüm insani ve mesleki talepleri, hiçbir bahaneye sığınılmadan derhal karşılanmalıdır.
Siyasi Tercih: Emeklilikte Sefalet
Emeklilik, yıllarca toplumsal üretime katkıda bulunan emekçinin, yaşamın son dönemini hak ettiği iyi koşullarda geçirmesidir.
Türkiye’de emeklilik, geçim zorluğu nedeni ile ikinci işte çalışmak, iş cinayetinde yaşamının sonlanması, en temel ihtiyaçların karşılanmadığı koşullar, sosyalleşme araçlarının lüks olmasıdır. Son 20 yılda iş arayan emeklilerin sayısı 1,5 milyondan 8 milyona yükseldi. Barınma sorununun emeklilerde sonucu otogarlardaki banklarda yaşamak, dünyanın en yüksek gıda enflasyonunun sonucu ise açlıkla boğuşmak oldu.
Emekli olan yurttaşları korumak, temel ihtiyaçlarını karşılamak, insan onuruna yakışır şekilde yaşatmak için yeterli kaynak var. Ancak bugünkü iktidar emeklileri “yük” olarak görmekte, sağlık, barınma, ulaşım gibi alanlarda piyasanın insafına bırakmak için adımlar atmaktadır. Sosyal yardımlar ise düzensiz ve keyfidir.
Emeklilik kazanılmış bir haktır. Sefalet ücretine, açlık sınırının altındaki yaşama, ucuz ve güvencesiz ikinci işlere mahkum edilmemelidir.
Emekli maaşına yüzde kaç artış yapılacak tartışmalarına sıkışılmamalı; nitelikli, kolay ulaşılabilir ve ücretsiz sağlık, barınma ve temel hizmetleri sağlanmalı; sosyalleşmek için toplum yaşamına katılım için koşullar yaratılmalıdır.
Bu haklar lütuf veya yardım değil, toplumsal üretime yapılan katkının geri dönüşüdür.
Bu haklar örgütlenerek, birlik ve dayanışmayı yükselterek kazanılabilir.
BirGün Susturulamaz!
Gazetecilik, iktidarı da muhalefeti de kamu adına denetleme sorumluluğunu taşıyan bir kamusal faaliyettir. Bu nedenle haberin konusu olan kişi ya da kurumun siyasi kimliği değil, haberin doğruluğu ve kamu yararı taşıyıp taşımadığı önemlidir. BirGün muhabiri Ebru Çelik ile gazetenin yöneticileri Uğur Koç ve Berkant Gültekin’in, Sözcü TV muhabiri Nedim Bayhan’la birlikte ifadeye çağrılması toplumun haber alma hakkını hedef alan bir gelişmedir.
CHP’nin Sarıyer’deki etkinliğine cast ajansları aracılığıyla ücret karşılığında figüran götürüldüğüne ilişkin haberler yayımlandıktan sonra, haberde adı geçen ajans sahibinin organizasyona figüran sağladığını doğrulaması ve etkinliğe katılan kişilerin yaşadıklarını kamuoyuyla paylaşması, gazeteciliğin araştırma ve doğrulama işlevini ortaya koymuştur. Buna rağmen gazetecilerin soruşturma tehdidiyle karşı karşıya bırakılması, gerçeği yargı sopasıyla bastırma girişimidir.
Gazetecileri savcılık kapılarında hizaya çekmeye çalışanlar, gerçeği susturabileceklerini sanıyor. Oysa soruşturmalar, suç duyuruları ve baskılar ne yaşanan gerçekleri değiştirebilir ne de halkın haber alma hakkını ortadan kaldırabilir. Gazetecilik, siyasal iktidarların ya da düzen siyasetinin hoşuna giden haberleri yayımlamak değil, saklanmak isteneni açığa çıkarmaktır.
BirGün gazetecileri görevlerini yerine getirdikleri için yargılanamaz. Gazetecilik suç değildir. Gerçeğin peşinde koşanları susturmaya yönelik her girişim, toplumun gerçekleri öğrenme hakkına yönelmiş bir müdahaledir. Çünkü susturulmak istenen yalnızca bir gazete değil, halkın haber alma özgürlüğüdür. Bu nedenle bugün verilecek en güçlü mesaj açıktır: BirGün susturulamaz, gazetecilik susturulamaz!
