Siyasal mücadelede mevcut durumun tahlili önemli bir yer kaplıyor. Güncel ve tarihsel anlamda içinden geçilen süreçlerin doğru şekilde analiz edilebilmesi akademik ya da bilimsel bir çözümleme arzusundan öte öznenin süreçlere yapacağı müdahalenin içeriği ve biçimini oluşturması açısından değerlendirilmek durumunda.
Düzen ve sistem tahlili bu açıdan sosyalist hareketin dallanıp budaklanmasına neden oluyor. Kimi noktalarda tarih okuması ya da tarihe, doğaya, insana, topluma dair teorik yaklaşım farkları kimi noktalarda da güncelliğin ele alınırken uygulanan yöntem ve metot bu farklılaşmayı doğuruyor. Şüphesiz, tarihsel yaklaşımın doğru ve güçlü bir zemine oturtulduğu durumda güncel pozisyonun “sapması” çok karşımıza çıkmıyor. Ağırlıklı olarak hatalı ya da deforme olmuş zeminin kendisi tarihsel zemin oluyor ve yine bu hatalı zeminden kaynaklı açımlanan politik, örgütsel, taktiksel ya da stratejik tutumlar ve eylemlerin doğru bir yere oturma şansı kalmıyor.
Bu yazıda, Türkiye’nin düzenine, gelişim dinamiklerine, bugünkü çıktılarına detayları ile girilmeyecek. Bu başlığa dair ufkumuzu açan çalışmalar olmakla birlikte bu çabanın ve arayışın başka bir çalışmayı gerektirdiğini biliyoruz. Fakat bugün ciddi bir kafa karışıklığı ve anlamlandırma sorunu ile karşı karşıyayız. Taşları yerli yerine oturtmak, omurgayı çakmak gerekiyor.
Bugün biraz da öznenin şekillenişini berraklıkla ve netlikle tanımlamak durumundayız. Tüm bu “kaosun” ve karmaşanın içinde, aklı net olanların hem bu netliği örgütlemesi hem de bir seçenek olarak toplumun karşısına çıkartması gerekiyor.
Tarihi ve toplumları belirleyen sınıflar mücadelesi, dinamik bir yapıya sahip. Emek ve sermaye arasındaki mücadelenin siyasal, toplumsal, ekonomik, kültürel bir dizi çıktısı ve yansıması bulunuyor. Türkiye siyaseti de hem geçmiş hem de bugün açısından sınıflar arasındaki mücadelenin karakterinden şekilleniyor ve biçim alıyor.
Bugünü anlamak, yarına dair perspektif oluşturmak için geçmiş, bugün ve yarını da kapsayan bir bütünlüğü inşa etmeniz gerekiyor. Aksi halde, olguların ya da olayların açıklanmasında bir dizi etken içinden bazılarını öne çıkarmanız gerekir ki; bu tutum kimi zaman ciddi siyasal hatalara sebebiyet verecektir.
İki kutuplu dünyanın çözülüşü Türkiye’de yeni bir rejimsel dönüşüme zemin oluşturmuştur
Türkiye’de siyasal ve toplumsal alan, iktidar mekanizması ve sermaye iktidarının yönelimlerinin emperyalist-kapitalist sistemin yönelimlerinden bağımsız gelişmediğini başa yazmak zorundayız. İktidar olgusunu, sermaye sınıfından ve sermaye iktidarını da emperyalist-kapitalist sistemden yalıtıklaştırmamız, sistemin yapısı ve karakteri açısından mümkün görünmüyor. Tabii ki burada doğrudan birbirini belirleyen ve çelişki açığa çıkarmayan bir ilişkiler bütünü olduğunu söylemiyoruz. Fakat her ne kadar çelişkili bir biçimi olsa emperyalist-kapitalist sistem, sermaye sınıfı ve iktidar arasındaki ilişkinin zıtlık değil, bütünlük oluşturduğunu ve birbirini beslediğini ifade etmek durumundayız.
Öyle ki, AKP’nin iktidara geldiği yılların özelliği iki kutuplu dünyanın çözülüşü sonrasında emperyalizmin dünyada ekonomik, askeri, ideolojik, siyasal, kültürel boyutuyla hegemonyasını kurma ve tazelemedir.
AKP iktidarı öncesinde anti-emperyalist bir Türkiye’nin olduğunu söylemiyoruz fakat AKP’nin yapısal bir dönüşüm evresinde Türkiye’de iktidar olduğunu ve aslında bugüne gelen sürecin harcında bu gerçeğin yattığını ifade ediyoruz.
Millî Görüş geleneğinde vücut bulan, Erbakan karşısında kendini “yenilikçiler” olarak tanımlayan ve AKP’yi kuran ekibin de temel tezleri ve geleneklerine muhalefet noktaları bu zeminden oluşmuştur. Özünde, emperyalizmin “yeni dünya düzenine” uygun bir siyasal ve ideolojik hattın savunusu iktidarın garantisiydi ve bu süreç Büyük Ortadoğu Projesi eş başkanlığına kadar vardı.
Dünyada oluşan yeni tablonun Türkiye’de gerici, işbirlikçi ve piyasacı AKP’yi iktidara getirmesi ise özünde sermaye düzeninin ve sermaye sınıfının sınıfsal yöneliminde aranmak durumunda. Son noktada sermaye sınıfı yine sınıf karakteri gereği bu emperyalist dönüşümün destekçisi ve mimarı olmuştur.
İktidar olgusunun bu açıdan emperyalizmden, sermaye sınıfından ve bir bütün olarak sermaye düzeninden bağımsız ele alınması olguların ve olayların çarpıtılması anlamına gelecektir. Dolayısıyla Türkiye’de düzene dair yapılacak her türlü akıl yürütmenin, ister düzenin tahlili ister düzenin yıkılmasının stratejisi olsun, bu temel bakış açısını merkeze koyması gerekmektedir.
Türkiye sermaye sınıfının iki kutuplu dünyanın çözülüşü sonrasında AKP ile yoluna devam etme yönelimi özellikle 12 Eylül ile açılan İslamizasyon sürecinin pik noktası olarak görülmelidir ve bu süreç AKP’yle birlikte iktidar zeminine kadar taşınmıştır. İslamizasyon süreci Türkiye sermaye sınıfının sosyalist hareketin yükselişine karşı devreye soktuğu bir politika olmakla birlikte aynı zamanda yükselen sınıf mücadelesinin de baltalanmasının ve soğurulmasının aracı olarak kodlanmıştır.
Rejimsel dönüşüm sürecinin etkileri
Bu sürecin başarıya ulaşması ise mutlaka iktidar aygıtına gerek duymaktaydı. Rejimsel dönüşümlerin karakteristik özelliği olan toplumsal alanın dizayn edilmesi olgusu, iktidar gücüne yaslanarak hayata geçebilirdi, böyle de oldu. Bu açıdan AKP’li yılların öne çıkan kavramları “tasfiye” ve “saldırı” olarak şekillenmiştir. 1. Cumhuriyet rejiminin tasfiyesi ve emeğe, laikliğe, Türkiye’nin ilerici birikimine ve değerlerine karşı yürütülen saldırılar, özünde bir bütün olarak değerlendirilmeli. Adım adım ilerleyen bu süreç devlet mekanizmasının yeniden yapılandırılmasından toplumsal alanın dizaynına; eğitim sistemine yapılan gerici müdahaleden, kadın-erkek eşitliğinin reddiyesine varan politikalar, söylemler ve eylemlerle birlikte gerçekleşti.
Türkiye’de siyasal toplumsal alanı belirleyen temel olgu ise özünde rejimsel dönüşüm sürecinin çıktılarıdır. Haziran direnişini tetikleyen ve Türkiye’de iktidara karşı en kitlesel tepki koyuşu ortaya çıkartan temel güç ise rejimsel dönüşüme karşı oluşan direnç olarak kodlanmalıdır.
AKP’li yıllar ya da 2. Cumhuriyet rejimi yapısal olmasa da karakteristik özelliği açısından iki temel döneme ayrılabilir. İktidara geliş ile başlayan “yeni rejimin” inşası süreci birinci dönem; bu dönüşüme karşı ortaya çıkan tepkilerle birlikte iktidarın zor aygıtıyla toplumu bastırmaya çalıştığı evre ise ikinci dönem olarak tanımlanabilir.
Bu iki dönemi birbirinin zıttı ya da yapısal farklar barındıran dönemler olarak kodlamak ise hatalıdır. Şüphesiz yeni rejimin kuruluş dönemi diye kodlanabilecek dönemde de zor aygıtı devrededir, topluma doğrudan yönelmemiştir, bir baskı aygıtı olmasından öte önünü tıkayan engelleri ortadan kaldırmanın aracı olarak kullanılmıştır.
2013’e gelen süreç, AKP-Gülen Cemaati ittifakının Ergenekon, Balyoz, ODATV gibi siyasi davalarla ordu, yargı, üniversiteler gibi birçok devlet aygıtını dizayn ettiği, emeğe yönelik saldırının arttığı ve işçi sınıfının sendikalaşma, kıdem gibi haklarına göz dikildiği, emperyalizmin Suriye’yi parçalama hamlesine Türkiye’nin ortak olduğu ve yeni-Osmanlıcı bir ideolojik salgının topluma aşılandığı bir tabloyu karşımıza çıkarıyor.
Dinamik olarak işleyen bu dönem ise bir dizi toplumsal ve siyasal tepkiyle birlikte gelişmiştir. Sınıfa yönelik saldırılar karşısında ortaya çıkan TEKEL direnişi, AKP-Cemaat ittifakının kadrolaşma hamlesinin çıktısı olan YKS şifre skandalına karşı ayağa kalkan liseli gençlik, Cumhuriyet mitingleri, üniversitelerde yükselen AKP karşıtı eylemler ve ‘ODTÜ Ayakta’ eylemleri bu dönüşüm sürecine karşı oluşan tepkiler ve direnç noktaları olarak şekillenmiştir. Haziran Direnişiyle birlikte ise iktidara ve iktidarın karakteristik özelliklerine karşı tüm ülkede biriken tepki açığa çıkmış, bu tepki ise sosyalist hareket tarafından devrimci bir çıkışa taşınamamıştır. Sistemin sorgulanışının arttığı ve düzenin tartışılmaya başlandığı her uğrakta olduğu gibi biriken tepkiler düzen muhalefeti eliyle sandık siyasetine taşınmış ve ardından AKP iktidarı açısından ‘ikinci dönem’ diye kodlayabileceğimiz dönemin kapıları aralanmıştır.
Bu dönemin ana olgusu ise Haziran Direnişiyle birlikte şekillenen Türkiye tablosudur. AKP, hiç görmediği ve beklemediği bir halk hareketi ile karşılaşmış, Suriye’de IŞİD eliyle yapılmak istenen emperyalist proje hayata geçmemiş, iktidarın ortağı olan Gülen Cemaati ile AKP arasındaki açı açılmaya başlamış, Haziran Direnişi, Türkiye toplumunun umudunu tazelemiştir. Emperyalizm, sermaye düzeni ve AKP iktidarı eliyle açılan süreç ise bombalı katliamlar süreci olmuştur. Suruç’ta başlayan, 10 Ekim Ankara Gar katliamı ile devam eden süreç, zor aygıtıyla toplumun baskılandığı ve mücadele olgusunun sandık siyasetine entegre edildiği bir zemini yaratmıştır. 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında devreye giren OHAL uygulamalarıyla birlikte grev, eylem yasaklarını devreye sokan AKP iktidarı, adımlarını güçlendirecek bir düzlemi yakalayabilmiştir.
Başkanlık rejimine geçiş tüm bu kriz dinamikleriyle birlikte gelişmiştir. Sermaye düzeninin ayaklarını yere basması ve hareket kabiliyetini artırması açısından devreye giren bu süreç yalnızca AKP iktidarının, Tayyip Erdoğan’ın ve sağcılığın “başkanlık” hülyasıyla açıklanamayacak boyuttadır ve sisteme içkin bir olgu olarak değerlendirilmelidir. Başkanlık sistemiyle birlikte meclisin etkisi sembolik bir düzeye geçerken sermaye iktidarının kararları ve uygulamaları engelsiz bir biçimde uygulanabilir bir evreye taşınmış ve Türkiye’de düzen krizli yapısını bu “yeni” modelle aşmaya çalışmıştır.
AKP iktidarının bu dönemine aynı zamanda emperyalist-kapitalist sistemin pandemiyle birlikte derinleşen krizinin yansıması olan ekonomik kriz olgusu damga vurmuş, yoksullaşma, gelecek kaygısı, sınıfın haklarına yönelik saldırı daha da derinleşmiştir.
Sermaye düzeninin krizi ötelemek noktasındaki programı ise bugün “Şimşek programında” somutlanan haliyle sermayeye vergi indirimi ve teşvikler, emekçi halkın sırtına yüklenen zamlar ve düşük ücret politikası olmuştur. Sermaye düzeni, ekonomik krizin ötelenmesine dair formülü sömürü politikalarının derinleşmesi ve katılaşması olarak ortaya çıkarmıştır.
‘Yeni rejim’le birlikte düzen siyaseti yeniden şekillenmiştir
Düzen siyaseti denilen olgu sınıfsal bir yaklaşım ve tutumun yansıması olarak günümüzde kapitalist-emperyalist sistemle uyum ekseninde somutlanıyor. Türkiye’de de siyasal ve toplumsal alanda etkili olan ve kimi siyasal dinamikleri ya da kimlikleri “temsil” eden düzen partilerinin özünde sisteme yönelik karşıtlıktan öte onun rejimsel karakterine, siyasal ve toplumsal alanda etkin motiflerine dair eleştirileri öne çıkardığını ve programatik olarak bu nüans farklarını merkeze koyduklarını söylemek gerekiyor.
AKP’nin iktidara gelişiyle birlikte düzen muhalefetinin de yeniden şekillendiğini ifade etmemiz gerekiyor. Emperyalizmle uyumlu ve Türkiye’de sermaye düzeninin ihtiyaçları doğrultusunda şekillenen ikinci Cumhuriyet rejimine temelden ve yapısal bir itirazın yükseltilmemesi, hatta ikinci Cumhuriyet’in karakterine uygun bir formasyon değişimine gidilmesi düzen partilerinin sistemle kurduğu bağda aranmak durumunda.
CHP’nin helalleşme açılımı, Kürt Siyasi Hareketi’nin AKP iktidarından çözüm bekleyen ve bunu her fırsatta somutlamaya çalışan tutumu ‘yeni rejim’in düzen partileri üzerindeki etkileri olarak kodlanabilir. Düzen muhalefeti ve AKP iktidarı ele alındığında emperyalizmle ilişkiler, emek sömürüsü üzerine kurulu olan üretim biçimi, gerici tarikat ve cemaatlere dair tutum gibi noktalar baz alındığında programatik olarak zıtlık değil benzerlik ortaya çıkmaktadır. Bu durum, siyasetin topyekûn sağa kaymasına ve AKP iktidarının ideolojik ve siyasal ekseni üzerinden şekillenmesine neden olmaktadır. Muhalefet olgusunun iktidarın “hukuksuz politikalarına” ses çıkarmaktan öteye geçemeyen bir hal almasıyla birlikte toplumsal algıda oluşan “siyasete güvensizlik”, çaresizlik ve umutsuzluk, ağır bir karabulut gibi kendini hissettirmektedir.
Türkiye siyasetinde kritik denilebilecek evrelerde toplumun karşısına bir “siyasal strateji” olarak çıkarılan seçim ve sandık siyaseti ise düzen muhalefetinin ana omurgası ve hareket biçimini oluşturmaktadır. Sermaye düzenine ve AKP iktidarına karşı biriken tepkilerin seçim eksene akıtılması ve sandıkta somutlanması ise büyük bir hüsranla sonuçlanmıştır. İttifaklar dönemi olarak tanımlayabileceğimiz dönem bu “stratejinin” pik noktasıdır ve sonuçları toplumsal açıdan büyük bir yıkım getirmiştir.
Cumhur İttifakı karşısında konum alan ve CHP’nin sağcı, faşist partilerle birlikte şekillendirdiği Millet İttifakı’nın başarısızlığı aynı zamanda büyük dersler ve ödevler barındırmaktadır. Sağa karşı sağ politikası, liyakat üzerinden yapılan bir iktidar eleştirisinin sonucu AKP-MHP iktidarının yoluna devam etmesine, yaşadığı “güç kaybını” kısa sürede toparlamasına ve toplumsal siyasal açıdan adımlarını güçlendirerek ilerlemesine neden olmuştur.
Bugün, Türkiye sermaye düzeni ele alındığında iktidar-devlet-sermaye bütünlüğü açısından yeni bir yönelimin şekillenmesi iç dinamiklerin etkisi kadar dış politikada yaşanacak gelişmeler ve emperyalizmin yönelimleriyle de ele alınmak durumundadır. Bu açıdan Türkiye sermaye düzeninin emperyalist sistemle kurduğu bağ ve sermaye sınıfının çıkarları noktasında AKP iktidarının aldığı pozisyon rejimsel bir dönüşüme değil; AKP iktidarıyla ilerleme gerçekliğine işaret etmektedir. Düzenin restorasyon arayışı ve tadilatı ise yine AKP-MHP iktidarının politik, ekonomik ve ideolojik yönelimleriyle birlikte sağlanmak durumundadır. Bugün devreye sokulan “çözüm” tartışmaları bu restorasyon ve tadilatın bir noktası olarak değerlendirilmelidir.
AKP’ye kaybettirmek: Strateji mi, stratejisizlik mi?
Başlıkta ifade edilen “AKP’ye kaybettirmek”, bugün düzen muhalefetinin ana stratejisi olarak ifade edilebilir. Fakat özellikle Haziran Direnişi sonrasında Türkiye sosyalist hareketinde gerçekleşen likidasyon ve gelişen düzen içi çözüm arayışları Türkiye sosyalist hareketini AKP karşıtlığı eksenine sıkıştırmış ve “kaybettirmek” siyaseti denilecek bir tutumu şekillendirmiştir.
İkinci Cumhuriyet’in kuruluşu ile birlikte güç kaybeden sosyalist hareket, düzen karşıtlığı ve işçi sınıfının iktidar mücadelesini söylemsel bir düzeyde tutmuş, özünde ise AKP iktidarının karşısında geniş bir muhalefet cephesinin örülmesine, muhalefetin eleştirel ya da doğrudan desteklenmesine odaklanmıştır. Bu yaklaşım, teorik ve ideolojik boyutlar taşımasıyla birlikte özünde sosyalist devrim fikriyatından uzaklaşmak ve sınıftan kaçışa içkin olarak gelişmiş, Türkiye sosyalist hareketi “sarayın” devrilmesini programına yazarak siyasetini bu düzeye indirgemiştir.
Bir yanda ortaya atılan faşizm tespitleri ve çıktısı olarak faşizme karşı birleşik cephe önerileri diğer yanda ise iktidarın zayıflığına yapılan vurgu ve çıktısı olarak “bir tekme de biz atalım” siyaseti ortaya çıkmış ve sosyalist hareketin hakim düşüncesi halini almıştır. Bu iki tespit ne kadar uç olsa da özünde Türkiye’de düzenin okunması noktasındaki boşluklara ya da hatalı teorik yaklaşımlara işaret etmektedir. Çünkü Türkiye’de ne faşizm vardır ne de AKP-MHP iktidarı bir tekmeyle yıkılacak vaziyettedir. Türkiye’de emperyalist kapitalist sistemle bütünlük içerisinde şekillenen bir sermaye sınıfı ve onun siyasal temsilcisi AKP-MHP iktidarı vardır. Bugün yeri geldiğinde havuç, yeri geldiğinde ise sopa politikasıyla yol almaya çalışmaktadır.
Türkiye sosyalist hareketi, “kaybettirme” stratejisi ekseninde düzen muhalefetine eklemlenmiş ve temel karakterini, ilkelerini ve değerlerini silikleştirmiştir. Özünde ‘yeni rejim’le birlikte düzen muhalefetinin şekillendiği gibi, Türkiye sosyalist hareketi de şekillenmiş ve reformizmin etkisiyle yoğrulmuştur. “Bir oy bana, bir oy Kılıçdaroğlu’na” formülüyle somutlanan “strateji” özünde Millet İttifakı’nın kazanabilecek olmasına ve kazandığında ise Türkiye siyasetinde sola alan açılacağına dair bir inanışa dayanmaktaydı. Yani, Türkiye’de demokratik bir ortamın oluşması için çaba harcanmalıydı, sosyalist hareket buna kayıtsız kalamazdı, kalırsa “halktan kopardı”, “halkla duygudaşlık kuramazdı”.
Bu sürecin kaybedeni ise yalnızca Millet İttifakı değil, aynı zamanda düzen muhalefetine eklemlenen Türkiye sosyalist hareketi olmuştur. Sağcılıkla ve faşist hareketlerle yapılan ittifak desteklenmiş, özünde düzen muhalefetinin AKP-MHP ile aynı olan programatik hattı meşrulaştırılmış ve düzen karşıtlığı geriye çekilmiştir.
Çözüm, anayasa, havuç ve sopa
Yoksullaşmanın ve emperyalist politikaların çıktısı olarak şekillenen sığınmacılar gündeminin etkisiyle birlikte yerel seçimlerden güç kaybederek çıkan AKP-MHP iktidarı kısa süre içerisinde gücünü toparlamış ve dünyada gerçekleşen gelişmelerin de etkisiyle siyasi otoritesini yeniden konumlandırmış durumda. Özellikle İsrail’in Filistin ve Lübnan’a yönelik saldırılarıyla birlikte açılan yeni süreç, HTŞ ve SMO’nun Suriye’ye girmesi ve Esad yönetimini devirmesiyle birlikte devam etmiş ve AKP iktidarı bu süreçte aktif rol oynamıştır.
Emperyalizmin Ortadoğu’yu yeniden dizayn etme projesinin ilerlediği bu evrede ise AKP-MHP iktidarı çözüm tartışmasını açmış, Bahçeli’nin DEM Parti’ye uzattığı elle birlikte süreç gelişmiştir. Bugün çözüm süreci, AKP-MHP iktidarı açısından Ortadoğu’da oluşacak yeni düzlemde Türkiye sermaye devletinin alan kaplaması ve mevzii güçlendirmesine oturmaktadır. Bununla birlikte Türkiye iç siyasetinde yeni bir konsensüs ve güç dengesi oluşturma amacı taşıyan bu süreç, özünde düzenin restorasyonuna hizmet edecek ve AKP-MHP iktidarının elini güçlendirecek temel olgu olarak şekillenmektedir.
AKP-MHP iktidarı ve Kürt Siyasi Hareketi arasındaki ilişkinin girift yapısı ağırlıklı olarak emperyalizm ve Ortadoğu politikaları kapsamında şekillenmektedir. İç siyasette ise bir güç olarak Kürt Siyasi Hareketinin aldığı pozisyon kimi zaman AKP-MHP’nin sopa göstermesine neden olsa da bugün bu süreç farklı bir yönelime doğru ilerlemektedir.
AKP-MHP iktidarı, muhalefet hareketini bölmeyi hedeflediği bir evrede değildir. AKP-MHP iktidarı, kendi bekasını garanti altına almak açısından bir ittifak ya da çözüm arayışında da değildir. Bugün çözüm süreci, AKP-MHP iktidarının Suriye hamasetiyle birlikte güç kazandığı ve sağ-milliyetçi kesimin konsolide edildiği bir evrede gelişmektedir. Dolayısıyla, çözüm sürecine dair yalnızca AKP-MHP iktidarının ya da Tayyip Erdoğan’ın bekası üzerinden yaklaşmak ve tutum geliştirmek hatalı olacaktır.
Bugün emperyalizm, sermaye düzeni ve iktidar bütünlüğüne bakıldığında bir uzlaşma ve yönelim olduğu görülmek durumundadır. Suriye’nin önümüzdeki dönem nasıl kurulacağı ve burada hangi güçlerin etkin olacağı tartışması esas nokta olarak görülmeli ve çözüm sürecinin sermaye düzeninin bir yönelimi olduğu açığa çıkarılmak durumundadır. Bu açıdan AKP-MHP iktidarı düzenin, siyasetin, toplumsal yapının restorasyonunu “çözüm” hamlesiyle birlikte gerçekleştirmeyi hedeflemektedir. Bir taraftan kayyum politikasıyla sopa gösteren iktidar, diğer taraftan ise DEM heyetinin Öcalan ile görüşmesini sağlayarak ikili bir süreç işletmektedir.
Kapitalist-emperyalist sistemin himayesinde gelişecek bir sürecin halklara ve emekçilere barış getirmeyeceğini biliyoruz. Türkiye’deki yapısal sorunların çözümü noktasında düzen karşıtı ve anti-emperyalist bir mücadele şekillenmediği takdirde düzen içi tüm arayışların sermaye düzenine ve onun iktidarlarına hizmet edeceğini vurgulamak zorundayız.
Tüm bu sürecin bir anayasa ile taçlandırılması, yine düzenin ana yönelimi olarak karşımızda. Demokrasi, özgürlük, barış söylemleri altına gizlenen ve sermaye düzeninin ayaklarını yere daha güçlü basmasını sağlayacak bir programın topluma sunulması, düzenin önümüzdeki dönem adımlarını daha güçlü atması açısından gerekli görünmektedir. Bu açıdan, “çözüm” tartışmalarıyla birlikte Türkiye toplumunun karşısına çıkarılması muhtemel bir yeni anayasa gündemi özünde emperyalizmin Türkiye’ye biçtiği misyonu, bu misyonunun hayata geçirilmesi noktasında atılacak adımları ve Türkiye’de işçi sınıfının baskılanma mekanizmalarını kapsamak durumundadır.
Düzen karşıtlığı yükseltilmelidir
“Bu pisliği devrim temizler!” sözünün her geçen gün yakıcılığını hissettirdiği bir dönemden geçiyoruz. İktidarıyla ve muhalefetiyle sermaye düzeni, Türkiye halkını büyük bir yoksulluğun ve geleceksizliğin pençesine sürüklemiş durumda. Her geçen gün yeni katliam haberleriyle uyanıyoruz, emekçilerin insanca bir ücret talebiyle adeta dalga geçilerek yapılan zam haberlerini izliyoruz, gençliğin tarikat ve cemaatlerin elinde yitip gidişini ve düzen tarafından nasıl teslim alındığını görüyoruz, yaşıyoruz.
Türkiye, sermaye düzeni ve onun temsilcisi AKP-MHP iktidarı eliyle büyük bir yıkıma sürükleniyor ve “umut” diye pazarlanan düzen muhalefetinin hangi adayı çıkaracağına odaklanmamızı, kurtarıcı beklememizi istiyorlar.
Fakat şunu biliyoruz; sömürü düzenine, gericiliğe, ülkemizin emperyalist politikaların uygulayıcısı haline getirilmesine karşı tepkiler her geçen gün birikiyor ve birikmeye devam edecek.
En geniş muhalefet cephesi safsataları toplumun önüne ısıtılıp getirilmeye devam edilecek. “Yerellerden merkeze” diye sunulan stratejiyle oyalayacak; “kent lokantası” vb. örnekleriyle sadaka kültürünü örgütleyecek ve kötünün iyisine alıştırılmaya çalışacaklar bu toplumu. Türkiye’de ise emekçilerin bu tabloya boyun eğmesini ve şükretmesini isteyecekler.
İşte tam da bu noktada, sömürü düzenine, işbirlikçi ve gerici AKP-MHP iktidarına karşı tepkinin düzen karşıtı bir kanalda birikmesi ve örgütlenmesi gerekmektedir. Bugün CHP’den ya da DEM Parti’den ayrıksı bir zeminde, emekçilerin, gençlerin, kadınların iktidarını yani sosyalist iktidarı hedefleyen bir siyasal tutumun güçlenmesi ve vücut bulması gerekmektedir.
İşçi sınıfı ve işçi sınıfının siyaseti devreye girmek zorundadır.
Bunun için ise örgütlü ve güçlü bir Komünist Parti’ye ihtiyaç bulunuyor.
Türkiye’de biriken tepkilerin düzen karşıtı bir kanalda buluşması büyük bir güç açığa çıkartacak biliyoruz çünkü; bu düzenin topluma, emekçilere, kadınlara ve gençlere sunacak ne bir programı ne de geleceği bulunuyor. Bu düzen, emekçilerin sırtından zenginleşenlerin düzeni ve artık alaşağı edilmek zorunda.
Türkiye sermaye düzeni yeni bir yolu açmaya çalışırken emekçilerin ve sosyalistlerin de yeni bir mücadele dönemine hazırlanması gerekmektedir. Bu açıdan, iktidarıyla ve muhalefetiyle düzene içkin tüm program ve “stratejiler” reddedilmelidir. Emekçilerin ve sosyalistlerin gündemine ise sosyalizmi seçenek haline getirmek için örgütlenmek ve örgütlü mücadeleyi büyütmek girmelidir.

