Atılımcılar yüzünü mücadeleye dönüyor…
Dergimiz Komünist Birlik’in ilk sayısı ”Birleşik Komünist Parti Yola Çıkıyor!” diyerek yola koyuldu. Yola çıkma fikri hep heyecan ve umut yüklüdür. Aynı zamanda yola çıkmak, durulan yere dair bir kavgayı gerektiriyorsa bir cüret de ister. Bir de dünyada ve ülkenizde savaşların, yıkımların, eşitsizliklerin, adaletsizliklerin, zorbalıkların, çürümenin alabildiğine yükseldiği bir dönemdeyseniz. Üstelik, bu dünya ve ülke tablosunda işçi sınıfı hareketlerinin ve sosyalist hareketlerin birçoğunda ”çıkışsızlık” hali varken…
Tarihin tam da böylesi dönemlerde verilen mücadelelerin ürünü olarak şekillendiğini her zaman biliriz. Tarihin, insanlık tarihinin, bizler açısından da sınıf mücadeleleri tarihinin bugün kritik bir uğrağında bu ”yola çıkış”ın daha fazla tartışmaya ihtiyacı olduğunu başa yazarak başlamak gerekir. Birleşik Komünist Parti’yi yola çıkaranlar Atılım Kongresi’yle birlikte anıldı. Atılım Kongresi, güçlü ve gerçek bir komünist partinin nasıl olması gerektiğine dair bir tartışma yürüten irade olarak ortaya çıktı. Türkiye siyasi kamuoyunda ise daha çok, artık herhangi politik misyonu ve iddiası bulunmayan kariyerist, çürümüş ve yozlaşmış, elinde yalnızca 10 yıllık kolektif bir mücadele birikiminin yasal olanakları bulunan bir grubun provokasyonları ile anıldı. Bu sefil tabloyu yaratanlarla politik olarak hesaplaşan ve sonuna kadar büyük bir devrimci sorumlulukla hareket eden komünistler, geç de olsa bu çevre ile anılmamayı tercih ederek ciddi bir müdahale ile Atılım Kongresi’ni örgütleyerek devam etti. Uzun yıllardır tartışmalarını bulunduğu platformların tümünde yürüten komünistler, 2024 Eylül ayında, Atılım Kongresi kararıyla Birleşik Komünist Parti’yi kurma iddiasıyla yola çıktı; bugün yoluna devam etmektedir.
Atılımcılar, şimdi yeniden başlıyor. Tarihte yepyeni bir sayfa açıyor. Yeni bir sayfa açıyor çünkü bugünün dünyası da memleketin gidişatı da yeni bir dönemi hazırlıyor. Yeni sayfaları, yeni mücadelelerle doldurmak gerekiyor. Eskinin tahribatının, kelimenin tam anlamıyla saçmalığının bu sayfalara gölge düşürmemesi için daha hassas yol almak gerekiyor. Öncesinde biraz daha işimiz bulunuyor. Belki de en yorucu ve en yıpratıcı olanıyla uğraşılacak: Yeniden kuruluş…
Türkiye toprakları, komünistleri çağırmaktadır!
Yeniden kurulacak çünkü dünyanın sosyalizme doğru yeniden ve yeniden ilerlemek dışında bir seçeneği olmadığı bir döneme gidiyor; dünyada kapitalizmin son derece ciddi boyutlarıyla tartışıldığı, sosyalizm dışında tüm yolların tükenmeye başladığı, büyük sıkışmaların ve krizlerin olduğu bir dönemece doğru varıyoruz. Türkiye, emperyalist saldırganlık tablosunda rolünü oynaması için uzun yıllardır uçurumun eşiğine sürükleniyor. Memleketteki tüm çözülme, dağılma ve dönüşümler bu dönemde gerçekleşiyor. Şimdi yeni bir perde açılıyor. Devletin dönüşümü, siyasetin bununla paralel dizayn edilmesi, toplumsal olana dönük tüm yıkıcı müdahaleler… Bu dönüşümün köklerini dilerseniz 2015’lerden alın, dilerseniz 2010’lardan, 2001’den, 1990’lardan, 1980’den, 70’ten, 60’lardan, 50’lerden, 38’lerden, 20’lerin doğum lekelerinden, dilerseniz de 1908’den… Tüm toplumsal dönüşümlerin ve siyasal gelişmelerin Türkiye burjuvazisinin istekleri, yönelimleri, ihtiyaçları üzerinden şekillendiğine yönelik ezberimiz; komünistlerin memlekete bakarken hem aklının billurlaştırdı hem de kavgayı nereye karşı ve nasıl vermesi gerektiğini bilmesini sağladı. Hedefi şaşırtmayan, yoldan savurmayan, nihai amacı hep diri tutan bu oldu. Güncel mücadele başlıklarında en sert kavgaya girişirken de en şatafatsız ve bunaltıcı görevleri yerine getirirken de aklını ve iradesini sağlamlaştıran bu yaklaşım oldu. İşte, komünizme yüzünü dönmek, komünist olmak ve en önemlisi komünist kalmak hep buradan geçti. Sermaye sınıfına karşı bitmez bir öfke ve bilinç. Tarihten aldığı bilinci de burası şekillendirdi. Şimdi bu yalın gerçeği neden mi hatırlatıyoruz? Çünkü, dünya ve ülke böylesi bir dönemden geçerken, memleketin karanlıktan çıkışının biricik yolunun bu olduğu unutturulmaya çalışılıyor. Bu bilinçle ayakta kalan komünistlerin aklına ve hafızasına öyle bir saldırı var ki, bildiğimiz her şeyi unutturabiliyor. O yüzdendir ki, yine aynı yerden başlamak gerekiyor, gerekirse ”en baştan” başlamak gerekiyor. Bıkmadan, usanmadan, yılmadan…
Bir de yukarıdaki tarihsel akışta, hangi dönemi referans alırsanız alın dediğimiz yerde, bir de bu ülkenin komünistlerinin bir mücadele tarihi var. Gerçeğe, doğruya, iyiye dair ne varsa o tarihten süzülüp geliyor. Bu tarihi şekillendirenler, tüm silahlarını kullanırken ellerinden bırakmadıkları bir sopa daha taşıyor: Anti-komünizm… Anti-komünizm tarihimizi de geleceğimizi de o kadar güçlü şekillendiriyor ki, üstündeki sis perdesini hafifçe aralamak bile her şeyin netleşmesine yol açıyor. Komünistlerin bu topraklardaki mücadele tarihi de bugünkü mücadelelerinin tümü de Türkiye siyasetinin hala temel yapı taşını oluşturuyor. Sanıldığının aksine, inandırılanın aksine komünistler, böylesi topraklarda, hala biricik umut olabilecek bir yerde durarak mücadele ediyor. İrade denen mefhum, iyimserliğini böylesi dönemlerde gösterebiliyor. Gözünüzü nereye dikerseniz, oraya doğru ilerlersiniz. Türkiye’de sol, sosyalist, devrimci dinamiklerin tümünün gözünü diktiği ne bir yer var ne de buna doğru ilerleyebilecek umudu ve heyecanı… Siyasal arayışlara girişenlerin umutsuzluğu işte bu ‘ütopyasızlaşma’ ile başladı. Her şeye rağmen, Türkiye, buradan çıkabilecek nesnel temellere sahip bir şekilde bekliyor. İster ilerleme fikrinden ister kurtuluş fikrinden yola çıkarak bakın, Türkiye çırpınıyor, sancılanıyor, kıvranıyor. İşçi sınıfı lokal direnişlerle kendini gösteriyor, emekçiler öfkesini diriltiyor, kadınlar yaşamak için kavgaya en sert şekilde giriyor, gençlik geleceğe dönük kaygı ve arayışla bakıyor…
Tüm bu tabloda, siyaset tüm bu akışın başat belirleyeni olarak geçmişi de geleceği de şekillendirmeye devam ediyor. Elbette ki en çok günümüzü… Günümüz Türkiye’sinde karanlık ve umutsuzluk ağır basıyor. Çünkü biraz önce söylediğimiz gerçeklerin üzerine bina edilen düzen siyaseti, işçi sınıfını kuşatmaya devam ediyor. Bu kuşatmadan çıkış olarak şüphesiz ki, akan düzen siyasetinde daha fazla görünür olmak, toplumsal meşruiyet kanallarını genişletmek, elle tutulur gözle görülür işler yapmak gerekiyor. Yoksa verilen kavga, tarihimizi de oluşturan tüm yiğitlikler; çağın süratle akan günü içerisinde kayboluyor. Tarihi ve yakın tarihimizi, mücadele birikimimizi tahrip eden, paralize eden, içeriğini boşaltan düzen, tam da buradan şekilleniyor. Türkiye, hiç denemediği, iktidara bile yaklaşamadığı halde sosyalizmi çok iyi tanıyor. Söylemek gerekir ki Türkiye, bu anlamıyla ne Avrupa’dır ne Ortadoğu… Ne Asya ne Latin Amerika… Türkiye, Türkiye’dir ve ona biçilen emperyalist hülyaların, sermayenin para hırsının, İslamcıların ve faşistlerin hülyalarının, liberallerin hezeyanlarının çok ötesindedir. Bu noktada sorulacak en önemli soru, hal böyleyken, sosyalist sol, özelde de komünist hareket Türkiye’nin neresindedir?
Bugün elbette ki komünistler, sosyalist iktidarın uzağındadır. Tüm komünistlerin yaşadığı bezginlik bir yanıyla da bu uzaklıktan kaynaklanmaktadır. Elbette ötesine geçmek kolaylıkla ve zahmetsizce mümkün değildir. Bugün geriye çekildiğimiz yerden daha da çetin bir kavgayı gerektirmektedir. Bu verili gerçekliğimiz… Buradan ayakları yere sağlam basarak çıkmanın bir yolu var; biz yola çıkmazsak kimse çıkmayacak. Ama biliyoruz ki yol almaya başladığımızda da bekleyen çok yoldaşımız, dostumuz var. Türkiye, bu yola çıkışı hak etmektedir, 28 Ocak 1921’den beri biliriz ki bunun bir bedeli de olacaktır. Buradan bakınca, sosyalist solda günümüzde yaşanan tüm akıl dışı ”kavga dövüşler” ve tartışmalar talidir. Yalnızca Parti okulunda birer derstir.
Tek sorumluluğumuz Sosyalist iktidar kavgasına karşıdır! Başta söylemiştik, bugünün Türkiye’si biraz hafıza tazelemeyi, akıllara dönük saldırıları bertaraf etmeyi ve netleşmeyi gerektiriyor. Gerekirse ABC’den başlayarak bu mücadeleyi örmek gerekiyor. İşte Atılımcılar ne yaşanan ayrışmalardan ne parti tartışmalarından ne de bir magazin ülkesi olan Türkiye’nin dedikodularından ibaret olmadıklarının, zaten açılması gereken yolun açılmaya başladığının teminatı olmayı önüne koyuyor. Sosyalist iktidarı güncelliğe hapsedip hayal haline getirenlere itiraz da buradan gücünü alıyor. İktidara giden yolu aydınlatmak, en baştan sosyalizm talebini ayağa kaldırmakla başlayacak. Bunun umut veren en kritik yönü de gençlik aşısını olmuş bir hareket olmasında yatıyor. Elbette en önemlisi de gücünü küçük burjuva hayallerden, hiçbir işe yaramayan bürokratik yapılardan, hobi halini almış mücadele biçimlerinden, kendine hapsolan ve düzenin akışına teslim olanlardan değil doğrudan sınıfından alıyor. Atılımcılar, yola çıkarken, bir tek düzleme güveniyor o da sınıfı ve partisi…
Uyuşukluk ve umutsuzluk her bir yanımızı sarmaya devam ederken her şeye rağmen inatla birbirine tutunmak da böylesi bir kültürle yoğruluyor. Bu kültür ne alt alta yazılabilecek kurallar manzumesiyle ne de kaynağı belli belirsiz ortaya atılmış ahlak dersleriyle güçlenir. Tek bir sınavı vardır; o da sınıfının kavgasında öncü rolünü hayata bugünden geçirmeye başlaması… Atılımcılar, böylesi bir cesaretle yeni bir Parti’yi tartışmaya açıyor. Bu Parti, ayağı çokça taşa takılabilecek, çok yorabilecek, ömürden alabilecek temellerle inşa ediliyor. Tek bir şeye benzememesi umut ediliyor: sosyalist hareketteki geleneklerin tekkelerine, dükkanlarına… O yüzdendir ki yine çok kirletilmiş, içeriği boşaltılmış olan bir kelimeyi siyaset sahnesine cüretle çağırıyor: Birlik…
Yola çıkarken, birliği başa yazıyoruz. Birlik vurgusunu ayrışmalar, dağılmalar, savrulmalar döneminde olduğumuzu bile bile yapıyoruz. Bütün parçalarıyla hareketimizin yüzlerce, belki binlerce kadro kaybettiğini, bir o kadar yoldaş ve dost yitirdiğini biliyoruz. Bunların çok önemli bir kısmı bugün bizimle yol yürüyemiyor. Bir kısmı savruldu, bir kısmı hala sosyalizmi arıyor. Arayanlara karşı çok net bir bakışımız var, bizden onlara karşı yalnızca yoldaşlık çıkar. Aynı yoldaşlığı, birbirine omuz vermeyi de onlardan bekliyoruz. Sonrası mı? Önce BKP kadrolarının ve dostlarının tüm hesaplaşmasını gerçekleştirmesi gerekiyor. Bugün bu bir tarihsel; aynı zamanda bir devrimci sorumluluktur. Bu sorumluluk, sosyalist iktidar arayışımızdan geliyor. Bu arayışımız dışında hiçbir olaya veya duruma karşı sorumluluk hissetmiyoruz.
Tüm bu yükleri üstümüzden atarak yola çıkıyoruz. Çünkü etiyle, kemiğiyle gerçek tartışmaların ve mücadelelerin yolu ancak böyle açılacak, biliyoruz. Bu tartışmaları bugün sivriltmek, üzerine gitmek dışında bir seçeneğimiz bulunmuyor. Çünkü Türkiye sosyalist hareketi adım adım bir teslimiyete gidiyor. Bu teslimiyete giderken hangi partinin, hangi ayrışmanın neresinde durulduğu sorunu çözememektedir. Bu sorunu çözmek için tüm yükü bu kavrayışla, sosyalist iktidar perspektifiyle göğüslüyoruz. Aksi halde, güncel tartışmaların -böyle söylenince tehlikeli de dursa- gelip geçeceğini düşünüyoruz.
Türkiye’de bunun için yeterli kadro birikimi ve dinamiği mevcuttur. Bugünün Türkiye’sinde, sosyalist ve devrimci kadrolar bu teslimiyete karşı direnç gösteriyor. Bu teslimiyet bir yanıyla Avrupa solunun yaşadığı türden bir yan taşıyor. Elbette ki Avrupa’daki gibi gelişmediği için direnç güçlü duruyor. Fakat bu direnç doğru kanallara akabiliyor ve güçleniyor mu yoksa her geçen gün nankör denemelerle güç mü kaybediyor, sorusuna net bir yanıt vermek gerekiyor. Misal işçi hareketlerine bakıldığında sürekli bir dinamik görülebilirken nasıl olur da bir sınıf hareketi ortaya çıkmaz, bu sorunun etrafından dolaşılıyor. Etrafından dolaşmayıp yanıt arayanlar ise süreksiz ve geleceksiz projelerle günü kurtarıyor. Sosyal medyanın görünürlüğü arttırması ve çağrışımlar yoluyla birlikte, birilerinin tesellisine dönüşüyor. Atılımcılar, bu tablonun bir rengi, bir kanadı, bir tarafı olmayı reddederek işe başlıyor. Böyle başlandığı için de tüm örgütsel ve teknik denebilecek tartışmaları elinin tersiyle itmeye çalışıyor. Aksi durumda, ayrışmayla gündeme gelen bir hareketin birlik adını alması açıklanabilir miydi?
Atılımcılar, Türkiye sosyalist hareketindeki bölünmelere de buradan bakıyor. Burada en başa kadro sorununu yazıyor. Çünkü bugün sağ veya sol kanatlarının tümünde yaşanan versiyonlarına bakılınca savrulmanın ve dağılmanın en kritik ayağı buradan gelişiyor. Bunu önemsizleştirip karikatürleştirmeye çalışanlar ise birer birer bu düzenin dönüştürücü etkisiyle baş dönmesi yaşıyor. Günün sonunda umutsuzluğuna, inançsızlığına, korkaklığına, mücadele kaçkınlıklarına kılıf uyduranların hikayeleri ortalığa saçılıyor. Böylesi bir halde, ayrışmalar gündemi fazlasıyla kaplıyor. Ayrışmaların, kavgaların güzellenecek bir yanı yok. Fakat kimsenin birlikler noktasında sihirli değneği de bulunmuyor. O halde bu bir dönem daha sürüp gidecek gibi duruyor ve büyük bir cüretle söylüyoruz ki, böyle gitmeye devam etmelidir. Toplumda hâkim olan solun bölünmüşlüğünün sola dönük bir şantaja dönüşmesi bir yana, samimiyetle bunu dert edinenler de biraz daha sabırlı olmalılar. Komünistler ise daha fazla sabırlı olmak zorundadır. Çağımızın hastalıklarından sayılabilecek biçimsel bakma, süratle gerçekleşmesini bekleme, artık taşınabilecek bir ruh hali değildir. Mevcut durum ile olanaklar arasındaki ilişkiyi açığa çıkartmak ve kadro birikiminin nicel değil, dinamik süreçlerle ortaya konabileceğini unutmamak gerekiyor. Bu dönemin kadroları da bu dönemin kavga başlıklarından ortaya çıkacak. Genç bir kadro kuşağı yaratabilmenin ve geleceği kazanmanın anahtarı da buradadır.
Yüksek siyaset mühendisliklerine, düzen içi siyasete sıkışmaya, savrulmalara keskin bir set çekilecektir. Türkiye’de sadece son iki seçimleri bile ele aldığımızda bu bölünmüşlüklerin, parçalanmaların bir yerden sonra ne kadar gerekli olduğu görülmüştür. Birleşik Komünist Parti, elbette ki bunun üzerine çokça gidecektir. Seçimlerde solun pozisyonu tüm açıklığıyla reformizmdir, bunu daha çok tartışmaya açacağız. Buna karşı devrimci bir siyasetin nasıl kurulması ve büyütülmesi gerektiğini; apolitik saiklerle, genel ideolojik yaklaşımlarla, dar örgütsel bakışlarla ele almadan yapacaktır. Hal böyle olunca seçim birlikteliklerinin ortaya saçtığı oportünist yaklaşımları, ilkelerin terk edilmesini tek tek mahkûm edecektir. Fakat öncesinde daha önemli bir soruya yanıt vermesi gerekiyor. Leninci bir örgütü nereye çakacağız?
Leninist bir örgüt bu anlamıyla tartışılmadıkça solda durum saptaması yapacak olsak söylenebilecek söz, sorulacak sorular biter mi? Seçimlerin genel olarak sosyalizmin toplumsal meşruiyet alanını genişlettiğini reddetmek mümkün mü? Bu alan açılmadan yapılacak tüm çalışmaların siyasal bağlamının zayıf kalacağını, karşılığının sınırlı olacağını bilmemek mümkün mü? Seçimlerin kimi mevziler kazandırabileceğini, yerel seçimlerin sosyalistleri yerelleşme noktasında geliştireceğini inkâr edebilir miyiz? Genel olarak seçim politikalarının, siyasette sesimizin kanallarını büyüttüğünü, toplumsal bir alternatif haline gelmeye başladığını, kendisini daha çok tartıştırdığını nasıl kabul etmeyiz? Politik olarak toplanan oyların seçim adaletsizliğine rağmen umut yaratabildiğini es geçebilir miyiz?
Fabrikadaki metal işçisinin, tarımdaki köylünün, üniversitedeki gencin, mücadeleleriyle kentlerde biriken kadınların, toplumsal tüm sorunlara karşı sendikasında, odasında, derneğinde mücadele eden yurttaşların tümünün üzerindeki etkisi nasıl yok sayılabilir? Ancak apolitik, anarşizan, karikatür bir solcu tipolojisi tüm bunları ve daha birçok noktayı reddedebilir. Fakat Türkiye sosyalist hareketinin her seçimden yenilgiyle çıkmasını, örgütlenerek büyüyen ve gelişen değil, dağılan bir örgütsel yan taşımasını nereye koyacağız? Seçimlerde elde ettiklerini başarı olarak gören fakat sınıf hareketiyle olan bağının yüzeysel ve eklektik olmasının sonucu olarak kent merkezlerine sıkışan, daralan ve dağılan partileri, hareketleri nereden ele alacağız? Tüm bu çelişki ve açmazları aşabilenler olsa bile sürekliliği sağlamanın Leninist bir çekirdekten başka bir çözümü bulunmadığını yine ve yine söylemekten geri durmuyoruz. Peki buradan sonra sorun öncünün, nasıl bir açık siyasi parti kuracağı konusu mudur? Yan örgütler kurarak bunu aşacağını sanma kolaycılığı ve saflığı mıdır? Ve en nihayetinde örgüt ve model tartışmalarıyla mı sınırlıdır?
Tüm bu sorular elbette ki ilk kez sorulmuyor ve ilk kez ele alınmıyor. Tıpkı bugün ve yarın ele alacağımız tüm tartışmalar gibi… ‘Nasıl bir siyaset?’, sorusunun bu tartışmaların göbeğinde durmadığını herkesin malumu. Türkiye sosyalist hareketi geçmişte uzunca süre siyasallaşma sorunu yaşadı ve dar ideolojik yaklaşımlara maruz kaldı. Sonra buradaki zincirlerini kırdı, bu pozitif bir gelişmeydi. Türkiye’nin siyasal iktidar sorunu başta olmak üzere siyasal tüm gelişmelere dönük tepki gösterir hale geldi. Sonucunda bu siyasallaşma arayışı, Partileşmeler, tüm hareketlenmeler nerede mi somutlandı? Düzen siyasetinin, muhalefetinin kanatlarının altında siyaset yapma ve likide olma yoluna girdi. Sosyalist harekette CHP’cilik problemi yeni değil, nereden baksanız yarım asırlık bir tartışma. Fakat öyle ki bugün CHP son seçimlerle birlikte birinci parti oldu, AKP kurduğu rejimde yerleşme sorununu revize ediyor, restorasyon tartışmaları muhalefette birçok odak tarafından başka biçimlerde yapılıyor, Ulusalcı hat Kürt ve yabancı düşmanlığıyla rejime yedekleniyor, Kürt siyasi hareketi ”çözüm süreciyle” bu sürecin doğrudan öznesi olarak siyaseti belirliyor. Alabildiğine kabaca çizilen bu tablo çok mu yanlış tespit barındırıyor? Sosyalizmin bu siyasi kavganın içerisinde esamesi okunmuyor. Elbette ki tüm bu süreçlerin her birinde sosyalistler var fakat bahsi geçen hiçbir dinamik daha fazla sola yönelmiyor. Aksine alabildiğine sağ siyasete yelkenleri açıyor. Siyaset elbette ki bu kadar statik bir olgu değil, elbette ki yeni krizler, açmazlar, tıkanmalar, sınırlar yeni süreçlerin önünü açacaktır. Siyaset tam da bu yüzden bir mühendisliği kaldırmıyor. Tam da bu yüzden mevcut sosyolojik yorumları, misal sosyal çürüme diye dillere pelesenk edilen saçmalığı siyaset aşabiliyor ve değiştirebiliyor. Konuya dönersek, tüm bunlardan ders almayan bir Türkiye soluyla nasıl bir ilişki kurulabilir ve devrimci bir siyaset buradan nasıl şekillenebilir diye sormanın artık bir önemi de bulunmuyor. Çünkü, bu tabloya bakınca sosyalizm kavgasını, devrimci siyaseti hiçbir yerinde göremeyenler ancak yeni bir yolu açabilirler.
Bu kabaca çizilen tablodan komünistler için tek bir çıkış bulunuyor. Sınıfı doğrudan merkeze alan örgütlenmelerde inatçı bir çalışma… Siyaseti yalınlaştırma, sınıfı merkeze koyma ve toplumsal örgütlenme araçlarına tüm zorluklarına rağmen devam edilmesi… Aksi halde, yukarıdaki tabloya bakıp bir şey yapmamanın, siyasetsizliğin, değerli yalnızlıkların ortaya saçılacağı bellidir. Bu da umutsuzluk ve karamsarlık dışında bir şey sunmamaktadır. Sorun, çözümleri karşı karşıya koymaktadır. Birbiri yerine ikame edilmemesi gerekenlerin doğası gereği ediliyor olmasıdır. Söylenceye gelinince anlaşılıp sokağa çıkıldığındaki bambaşkalık buradan kaynaklanmaktadır. Türkiye’de yükselen ulusalcı-milliyetçi siyasetin sınıf uzlaşmacı doğası ve düzenle barışık dinamikleriyle yol alamayacağını söyleyip soluğu Kürt dinamiğinin aynı zemindeki dinamiklerinin altında alanlar devrimci bir siyaseti ortaya koyamazlar. Bu iki dinamiğin birbirlerini nasıl besledikleri herkesin malumu iken aynı zeminde ısrar edenler için tersi de geçerlidir. Bu dinamiklerin emek eksenli, sınıf siyasetiyle devrimcileştirilmesi ve örgütlenmesi sorunu uzunca bir süredir başka boyutlarıyla tartışılmaktadır. Çünkü siyasetin kavranışı ve ideolojik mücadelenin karikatürleştirilmesiyle birlikte politik olarak verilen taviz ve primler, sosyalist harekette kişiliksizleşme sorununu belirginleştiriyor. Sosyalist bağımsız hattın siyasallaşma ve kitleselleşme dinamiklerini bu ikisine de yaslayamayacağı görülmüştür. Solda ulusalcı dinamiklerin CHP’cilikle, Kürt ulusalcılığının ise HDP’cilikle kapsandığı bir kez daha görülmüştür. Devrimci stratejinin bir parçası olarak öne çıkartılan ve bu iki dinamikle nasıl bir ilişkilenme içerisine girileceğini sorgulayan tartışma artık bitmiştir. Türkiye sosyalist hareketinin teslimiyeti buralardan gelişmiş ve artık bu dinamiklerin yükünü taşımaktadır. Bağımsız hat, bu yüzden daha gür sesle vurgulanmalı ve siyasal bir sınıf hareketiyle kurulmalıdır. Bu siyasal dinamiklerin dönüşümü ve gelişimi ancak bağımsız bir odağın güçlendirilebilmesiyle mümkündür.
Gericiliğe karşı laiklik kavgasının, emperyalizme karşı yurtseverliğin, piyasacılığa karşı kamuculuğun, faşizmin yükseltilmesine karşı özgürlükçülüğün ve adalet arayışının, sermayenin saldırılarına karşı işçi sınıfının kazanımlarının korunmasının ve hak arayışının ve daha birçok yakıcı mücadele başlığının bu iki siyasi dinamiğe sıkışmadan verilmesinin yegâne yolu da sınıf siyasetinden geçmektedir. Ulusalcı ve liberal tezlerin Türkiye sosyalist hareketine, tarihine ve geleceğine dönük saldırıları böylesi bir zeminden kalkışla göğüslenebilir. Elbette ki sınıfın aydınlarıyla, gençleriyle, kadınlarıyla birlikte örülen, ideolojik bir çekim merkezi haline gelebilen bir Parti ile…
Parti’yle tartışmaya, üretmeye, kavgaya…
Parti tartışmalarının ehliyeti, devrimci siyasette, çelikten örgütte, gerçek bir örgütlülüğe sahip güçlü bir partide ısrar edenlerin elindedir. En başa, sınıfını bilmek ve sınıfına sadık kalmak yazılmalıdır. Komünist hareketin başına gelen tüm kötülüklerin ve göğüslenemeyen tüm saldırıların altında sınıftan başka biçimlerde kaçış yatmaktadır. Öncü parti, doğası gereği sınıftan başkalaşır, doğası gereği bilinci ‘dışarı’dan taşır. Fakat en nihayetinde sınıf siyaseti diyenlerin sınıfla, siyasetle ve yaşamla kurdukları ilişkinin de tutarlılığı aranmalıdır. Komünistlerin inandırıcılığının, ciddiyetinin, öncülüğünün de sırrı burada yatmaktadır. Bunu atlayan her komünist savrulmaya başlar. Sonrasında dönemin hikayeleri denerek meşrulaştırılmaya çalışılan teslimiyet, çürümeyi tüm çevresine bulaştırmaya başlar. Dogmatik ve hayatın akışına karşı gibi duran bu iddialar aslında siyasallaşmanın ve siyasal mücadeleler alanında öncüleşmenin biricik teminatıdır. Emekçi karakterli bir kadro kuşağının oluşmasının ve gelişmesinin de yolu buradan geçer. Sosyalist İktidarcılık, sosyalizmin kurucularının bugünden yetiştirilmesi demekse, bunun bedelini de bugünden ödemeyen kimse Parti fikri hakkında söz belirtme ehliyetine sahip değildir.
Parti ve Partili mücadele kültürü, rafine değerlerine, fabrika ayarlarına dönmezse bir yandan apolitik bir komünist kimlik tartışmasına sıkışacak diğer yandan da komünistlerin tüm ayrım noktalarının silikleştiği bir anti-Marksist bir devrimcilik daha fazla ortalığa saçılacak. Komünistler için, Haziran Direnişinden pandemi dönemine; seçim dönemlerinden Maraş Depremi’ne kadar son 10 yılımızda birçok ders çıkmıştır. Sınıfın içerisinde örgütlü öncü Parti olmadan her şeyin gelip geçici olduğu tüm acı yanlarıyla birlikte deneyimlenmiş durumda. Doğası gereği güçlenerek çıkılması gereken tüm süreçlerden likidasyonla çıkılması tesadüf sayılamayacak, arızi görülemeyecek kadar yapısal sorunlardan kaynaklanmaktadır.
Komünistler, günü kurtarmak için hareket etmeyi bırakıp, başka bir döneme hazırlanmak zorundadır. Seslenme ve örgütlenme arasındaki ilişkiyi, önceliklendirmeyi yerinde yaptığında, doğru zamanda müdahale edebildiğinde gerçek bir alternatif haline gelebilir. Her ne gerekçeyle olursa olsun düzen karşıtlığının elden bırakıldığı, geriye çekildiği, devrim fikrinin tartıştırılmadığı tüm düzlemlerde komünist olmak da bir biçimiyle gerçek olmayan bir kimlikçiliği türetiyor. Kişisel olanın politik olduğu liberal iddiası da bireyciliğin yükselmesi de komünist kimliğin marjinalleştirilmesinden başka bir şey ifade etmiyor. Komünizmin, Sosyalist İktidarcılığın içselleştirilmediği yerden ritüeller ve dışavurumculuk çıkıyor. İnsanla, kapitalizmde bireyle, bu oranda psikolojik yaklaşımlarla uğraşmak; ancak kolektif mücadele alanlarından kaçışın yolunu döşüyor. Partili mücadeleyle burada başka bir kimliği ve iddiayı sivriltmek artık kültür açısından yaşamsal bir hal almış vaziyette. Dijitalizmin gelişimiyle ve sosyal medya araçlarıyla birlikte örgütlü mücadele kültürüne dönük düzenin ve liberallerin müdahaleleri, yıkıcı sonuçlarıyla daha fazla hissediliyor.
Böyle başlanacak… Başta söylediğimiz gibi, gerekirse en baştan başlanacak. Atılımcılar, nasıl olmayacağına, ne yapmamak gerektiğine dair yüzlerce örnekle önemli bir birikime sahip olduğunu göstermektedir. Yıllarımızı alacak bir mücadele dönemi, aracı her ne olursa olsun sürmeye devam edecek. Yukarıda ifade etmeye çalıştığımız, değinip geçtiğimiz, bilinçli olarak dağınık şekilde çerçevesi çizilmiş tüm tartışmalara yanıtları Komünist Birlik sayfalarında daha fazla üreteceğiz. Birleşik Komünist Parti böylesi bir tartışma zemini üzerine kurulurken hiçbir geçmiş tartışmanın ayağına takılmasına müsaade etmeyecek…
Geçmişe dönük tartışmalar, yalnızca geleceğe dönük bir yön gösterebildiğinde anlamlıdır. Türkiye’de komünistlerin yürüttüğü tartışmaların sonucunda ortaya çıkan ayrışmaların ve birliklerin de gerçek zemini yine bu içeriğiyle yürütülebilirse bizlere bir yön gösterebilir. Atılım Kongresi iradesi, bu anlayışla Türkiye sosyalist hareketinde yeni bir sayfa açmaya başlamıştır. Birleşik Komünist Parti girişiminin zeminini oluşturan tartışmalar ise artık gerçekleştirilmeyi beklemektedir. Komünistler bu anlamıyla zamanla yarışmaktadır. Bu zamanı yavaşlatacak, tartışmalarına gölge düşürecek, görevlerini ertelemesine yol açacak tüm düzlemleri reddederek ilerlenebilir.
Neresinden bakılırsa bakılsın; dünyaya, memlekete, sosyalist sola ve kendi politik hattımıza bakınca aynı noktaya varıyoruz: Bize Atılım gerek!

