Üniversitelerin içerisinde olduğu çöküşü ve çürümeyi uzun uzun konuşmanın anlamı yok. Cumhuriyetin tasfiyesi için çıktığı yolda yargıyı, devlet kademelerini, orduyu yeni rejimle uyumlu şekilde dönüştürmeyi başaran 23 yıllık AKP iktidarının üniversiteleri teslim almaya yönelik hamlelerinin ardı arkası gelmedi, gelmiyor. AKP’nin ülkemizi götürdüğü karanlık tablonun bir çıktısı olarak akademi, bilimsellikten uzaklaşıyor, kampüsler şirketlere açılıyor, ilerici hocalarımız tasfiye ediliyor, yerlerine müritler, yandaşlar, tacizciler hoca ve hatta rektör diye dolduruluyor… Bunlara rağmen, geçmiş dönemde başta İstanbul Üniversitesi’nin bölünmesi eylemleri, atanmış rektörlere karşı Boğaziçi ve ODTÜ direnişleri, bütün baskılara rağmen ilerici hocalarımızın varlığı, üniversiteli gençliğin yaşamın hiçbir alanında AKP ile uzlaşmıyor oluşu, bu gerici dönüşüme karşı direnç noktaları olarak karşımıza çıktı.
Direnç noktalarının beslendiği temel kaynak ise üniversite fikri, daha açık ifadesiyle üniversitenin tarihsel süreç içerisinde kazandığı ve taşıdığı aydınlanmacı, ilerici değerlerdi ancak 12 Eylül, YÖK ve AKP ile gelen saldırılar karşısında üniversiteyi ayakta tutmaya yetmedi. Üniversitenin, bilimin aydınlanmanın yuvası olarak topumla bağının kurulmadığı her geçen zaman, üniversite saldırılara daha açık hala geldi; geri çekildi. Bu bağın kurulması, üniversite kavgasının yeniden şekillendirilmesinde öncü bir öznenin eksikliği ise biz komünistler adına zayıflık olarak karşımıza çıktı.
Kariyer kulüpleri, çeşit çeşit gerici, faşist ve piyasacı eğilimler üniversitelerde kendine böylece yer buldu. Üniversitelerde tekil tekil gündelik “talepler” eksenine sıkışmakta olan sözümüz ona mücadele çizgisi, bir muhalefet hareketi olmanın bile gerisinde kaldı. Tarihsellikle, ülke siyasetiyle üniversite mücadelesinin bağının kurulduğu ve kavganın sınırlı da olsa büyüdüğü kesitler de oldu. Ancak sınırlılıklar aşılamadı ve henüz bir evre tamamlanamadı; üzerine pandemi, seçim, komünist hareketin uğradığı likidasyon süreci gibi bir nesnellik eklenince süreklilik de kazanılamadı. Yine de üniversite, gericiliğe teslim olmadı. Yazımıza başlarken derdimiz bir dönemin muhakemesini yapmaktan ya da görüneni anlatmaktan ziyade, üniversitelerin içerisinde bulunduğu çöküşe ve öğrenci gençliğin içerisinde olduğu hale devrimci bir müdahalede bulunmanın yollarını konuşmaktı ki bu da komünist gençliğin görevlerine işaret etmektedir.
Bir politik mücadele alanı olarak düşünüldüğünde üniversitelerin ideolojik işlevi yadsınmamalı ve hatta hakkı teslim edilerek bu alanda ideolojik mücadele başa yazılmalıdır. Ağırlıklı olarak egemen ideolojinin durmadan “bilim” adına yeniden üretildiği ve sabah akşam üniversite gençliğinin karşısına çıkartıldığı üniversitelerde, aydınlanma kavgası yalnızca akademik tartışmalar ya da 68’li devrimcilerin deyimiyle “entelektüel gevezelik” olarak algılanmamalı; yan yana gelinip sonra da dağılan tartışma gruplarının ötesine geçebilmeli ve üniversite fikrinin yansıttığı aydınlanmacı, ilerici değerler ete kemiğe büründürülmelidir. Bunun yoluysa üniversitelerin yeni bir komünist kuşakla buluşmasından geçmektedir. Komünist gençlik, mevcut mekanizmaların ürettiği ideolojik hegemonya ile hesaplaşmalı ve kendi ideolojik hattını güncellemeli, güçlendirmelidir.
Gençlik mücadelesi, yalnızca gençliğin kendini ifade ettiği bir alan oluşturmakla sınırlı kalamaz; aynı zamanda üniversitelerin tarihsel misyonunu yeniden canlandırarak üniversiteyi ideolojik, bilimsel ve politik bir mücadele merkezi haline getirmeyi hedeflemelidir. Üniversitelerin piyasa odaklı dönüşümü, AKP’nin gerici politikalarıyla birleştiğinde, bilimin toplumsal ilerlemeyi sağlama rolünü yok etmekte ve gençliği apolitik bir “yığına” dönüştürmeye çalışmaktadır. Bununla birlikte eğitimin her kademesinde özelleşmesi ve eşitsizliklerin yoğunlaşmasıyla da gençlik açısından üniversiteler; köylerden, kasabalardan, mahallelerden gelip de “geldiği yer için” faydalı olmanın, memlekete borcunu ödemenin yeri olmaktan çıkmış durumdadır. Ancak bu dönüşümün karşısında durmak, yalnızca karşıt bir söylem geliştirmekle değil, üniversiteyi yeniden kurma iradesiyle mümkündür.
Komünist gençlik bu çerçevede üniversitelerin ideolojik kuşatılmışlığını kırarak eşitlik ve özgürlük gibi değerleri yeniden üretmek, toplumsal alanda da görünür kılmak zorundadır. Bu zorunluluk, yalnızca bilimsel üretimi savunmayı değil üniversitenin çöküşüne karşı Marksist bilincin yeşermesini sağlamayı, bu bilinci sınıf mücadelesinin bir aracı olarak kullanmayı da öğrenmeyi gerektirir. Unutulmamalıdır ki egemen ideolojinin bilimi ve üniversiteleri araçsallaştırarak sürdürdüğü bu kuşatma ancak bilinçli, örgütlü, sürekli bir karşı çıkışla durdurulabilir. Bu boşluğu doldurmanın yolu, Marksizmin tarihsel maddeci yaklaşımını ve eleştirel yöntemini gençliğin bilincinde yeşertmektir. Bu uğurda yürütülecek ideolojik mücadele yalnızca entelektüel bir faaliyet değil sınıf mücadelesinin bu boyutuyla üniversitede tezahür etmiş halidir ki üniversitelerden liselere öğrenci gençlik içerisinde kendi yolunu açmak için yola çıkan Sosyalist Düşünce Okulları tam da bu noktaya oturmaktadır.
Liberal bir masal olarak “tarafsızlık” maskesi altında yeniden üretilen egemen ideolojiye Marksist teoriyle bir karşıtlık kuran Sosyalist Düşünce Okulları, üniversitelerde ideolojik mücadeleyi soyut bir kavram olmaktan kurtarır; gerici- piyasacı politikalar ve liberal eğilimler karşısında hem düşünsel hem de pratik bir mevzi olarak yola çıkmıştır. Böylece gençlik ve toplum içerisinde “devrimci” dönüşümün pratik bir aracı konumundadır. Bununla beraber izlenecek stratejik rota, bu mücadeleyi yalnızca bir üniversite hareketi olarak değil toplumsal dönüşümün bir parçası olarak ele almak ve komünist bir gençlik kuşağını bu hedef doğrultusunda örgütlemektir.

