Tarihin motor gücü şekilleniyor
Sanayi Devrimi ile birlikte modern anlamda şekillenen işçi sınıfı, ekonomik, politik ve sosyal alanlarda etkin bir rol oynamaya başlamıştır. 19. ve 20. yüzyıllarda sınıf mücadeleleri giderek keskinleşmiş, amansız bir rekabet ortamında işçi sınıfı hem sömürüye hem de adaletsizliğe karşı örgütlü tepkiler vermiştir. Feodalizmden kapitalizme geçiş sürecinde, Sanayi Devrimi’nin etkisiyle büyük fabrikalarda çalışmaya başlayan işçiler, toplumsal bir sınıf olarak tarih sahnesinde belirginleşmiştir. İlk dönemlerde işçilerin karşılaştığı ağır çalışma koşulları, düşük ücretler, kötü barınma şartları, iş cinayetleri ve açlık gibi sorunlar, dayanışma sandıkları etrafında örgütlenen işçilerin artan baskılara karşı ortak mücadele vermesine neden olmuştur.
Sanayi Devrimi’nin başlangıcında, makinelerin el emeğini tehdit etmesiyle işçi ve zanaatkârların yaşam standartları gerilemeye başlamış; bu durum Ludistler olarak bilinen grupların, makinelerin üretimdeki rolüne tepki gösterip fabrikalardaki makineleri yıkmalarıyla kendini göstermiştir. Aynı zamanda Fransa’nın özellikle Lyon gibi sanayileşmenin hız kazandığı bölgelerinde, ağır çalışma koşulları ve düşük ücretler nedeniyle işçiler grevler düzenleyerek seslerini duyurmaya başlamış; bu durum işçi sınıfının örgütlenmesinin ve hak taleplerinin başlangıcını işaret etmiştir. 1830’lu yıllarda İngiltere’de gelişen Chartist hareketi, genel oy hakkı, eşit seçmenlik ve daha adil çalışma koşulları talepleriyle işçi sınıfının siyasi haklar için verdiği mücadelenin sembolü haline gelmiş; halkın siyasal temsil ve demokratik haklarının savunulması açısından önemli bir dönüm noktası olmuştur.
1848 yılı, Avrupa’da birçok ülkede işçi ve halkın sosyal, ekonomik ve siyasi taleplerini dile getirdiği bir ayaklanmalar dönemine işaret eder. Feodal ve monarşik yapıların sarsıldığı bu süreçte, işçi sınıfı güncel hak taleplerinin yanı sıra iktidarlara karşı siyasi mücadeleye de girişmiş, ancak bu devrimci hareketler büyük vahşet ve kanla bastırılmıştır. Ayaklanmaların baskı altında kalması sonucu toplanan Komünist Birlik, Marks ve Engels’e bir program yazma görevi vermiş ve bunun sonucunda, işçi sınıfının tarihsel mücadelesini siyasal iktidar programına dönüştüren Komünist Manifesto kaleme alınmıştır. Bu metin, kapitalizmin eleştirisini yaparken işçi sınıfının birleşerek devrimci bir dönüşüm gerçekleştirmesi çağrısında bulunmuş, böylece modern sosyalist düşüncenin temellerini atmıştır.
İşçi sınıfının verdiği mücadelelerin sonucunda 1850’lerden itibaren örgütlenmeye yönelik baskılar azalmaya başlamış ve günümüz sendikal yapılarının ilk nüveleri oluşmaya başlamıştır. Örgütlenme çabaları, seçme-seçilme hakkı, çalışma koşullarının iyileştirilmesi ve 8 saatlik iş günü talepleri, Avrupa’nın yanı sıra diğer kıtalarda da yankı bulmuş; 1856 yılında Avustralya’nın Melbourne kentinde taş ve inşaat işçileri, günde sekiz saatlik çalışma şartlarını savunmak amacıyla Melbourne Üniversitesi’nden Parlamento Evi’ne kadar düzenledikleri yürüyüşle, hem iş-yaşam dengesini sağlama hem de sağlık ve güvenliklerini koruma gerekliliğini ortaya koymuşlardır. 1880’lerin başından itibaren Amerika’da ise ücretler, çalışma koşulları ve 8 saatlik iş günü taleplerine yönelik eylemler doruk noktasına ulaşmış; 1886 yılında Chicago’da işçiler, 1 Mayıs günü iş bırakıp yürüyerek Haymarket Meydanı’nda toplandılar. Bu gösteri sırasında patlamanın yarattığı paniğin ardından onlarca işçi hayatını kaybetmiş ve daha sonra üç işçi önderi idam edilmiştir. 1899’da toplanan 2. Enternasyonal, 1 Mayıs’ı işçi sınıfının uluslararası birlik mücadelesi ve dayanışma günü olarak ilan etmiş, böylece işçi hareketinin küresel boyutunun altını çizmeye başlamıştır.
Uluslararası arenada işçi sınıfının örgütlenmesi ve dayanışması, 1864 yılında kurulan 1. Enternasyonal ile ivme kazanmış; bu örgüt, kapitalist sisteme karşı ortak mücadele yollarını arayarak sendikal yapıların konumunu tartışmış ve işçi sınıfının mücadelesinde önemli bir dönüm noktası olmuştur.
Sınıfın ilk deneyimi: Paris Komünü
Paris Komünü, 1871 yılında Paris’te kısa sürede kurulan ve sadece iki ay kadar sürdüğü halde dünya tarihine derin izler bırakan devrimci bir deneyimdir. Bu olay, işçi sınıfının ilk iktidar deneyimidir. 18 Mart 1871’de başlayan ve yaklaşık iki ay süren Paris Komünü, 21-28 Mayıs 1871 tarihleri arasında gerçekleşen Kanlı Hafta ile son bulmuştur. Komünün yıkılışı, işçi sınıfı hareketleri açısından büyük bir ders niteliğinde olmuş, ancak aynı zamanda daha sonraki sosyalist ve komünist hareketler için de ilham kaynağı olmuştur.
Paris Komünü’nün yenilgisinden sonra 1. Enternasyonalin merkezi New York’a taşındı ve 1876 da toplanarak kapatıldı.
Enternasyonal, 1889 yılında, 1. Enternasyonal’in dağılmasının ardından, Avrupa’daki sosyalist ve radikal işçi hareketlerinin yeniden birleşme ihtiyacını yansıtarak kuruldu. Kuruluş amacı, ulusal sınırları aşan işçi dayanışmasını sağlamak, kapitalist sisteme karşı ortak mücadele stratejileri geliştirmek ve işçi haklarının korunması ile sosyal adaletin sağlanması için güçlü bir uluslararası platform oluşturmaktı. Bu örgüt, üye ülkelerden gelen sosyalist partiler ve radikal işçi örgütleri aracılığıyla uluslararası kongreler düzenleyerek fikir alışverişinde bulunmayı, stratejik eylem planları belirlemeyi ve işçi sınıfının siyasi temsilini artırmayı hedefledi.
Ancak, 2. Enternasyonal, ideolojik farklılıklar, ulusal çıkarların öne çıkması ve reformcu ile devrimci görüşler arasındaki çatışmalar nedeniyle çeşitli zorluklarla karşılaştı. 1890’larda düzenlenen kongrelerde, işçi hakları, çalışma koşulları ve toplumsal reformlar gibi konular ele alınırken, 1914’te patlak veren Birinci Dünya Savaşı’nda Sosyal Demokratların kendi burjuvazilerinin saflarına geçip işçi sınıfına ihanet etmesiyle 2. Enternasyonal çözüldü.
İşçi sınıfının örgütlenmesini yasaklarla durduramayan burjuvazi, sınıfı içten kuşatma stratejisine geçti. 1899’da Fransa’nın kuzeyinde, maden ocaklarında kitlesel bir grev meydana geldi. Grevde yer alan işçi sendikasına karşı patronlar, uzlaşmacı ve işbirlikçi bir yaklaşım benimseyerek alternatif bir sendika kurdurdu. Patronlar tarafından kurdurulan bu sendikanın binasının cephesinin sarı renkte olması ve aynı zamanda “sarı” isminde bir gazete çıkarması, sendikal hareket literatüründe “sarı sendika” kavramının ilk kez kullanılmasına neden oldu.
Sarı sendikacılık tipi, sonrasında diğer ülkelerde de ortaya çıktı. Bu model, mücadele eden işçi sendikalarına karşı, işbirlikçi, uzlaşmacı ve işçileri satan sendikacılık anlayışını temsil etti. Böylece, sendika kurma stratejilerinde patronların, işçilerin gerçek taleplerini yansıtmak yerine, daha kontrol edilebilir ve devlet-işveren yanlısı sendikaları teşvik eden bir model geliştirdiği görülmektedir.
Emperyalist kapitalist sistem, ekonomik ve politik krizlerini çözmekte yetersiz kaldığında, uluslararası arenada gerilimlerin artmasına yol açtı. Bu sistemde, kapitalist devletler arasında sömürge rekabeti, silahlanma yarışı ve ekonomik çıkar çatışmaları, krizlerin derinleşmesine neden oldu. Çözümsüz kalan bu yapısal sorunlar, nihayetinde 1. Dünya Savaşı’nın patlak vermesine neden olmuştur. Yani, emperyalist kapitalist sistem, krizini çözmekte başarısız olduğunda, devletlerin karşılıklı çıkar çatışmaları ve askeri rekabeti sonucu büyük çaplı bir savaşın fitilini ateşlemiştir.
1.Dünya Savaşı’nın yarattığı kaosta, insanlık tarihin en büyük sıçramasını, en büyük devrimini gördü.
İşçi sınıfı iktidara geliyor
1917 Ekim Devrimi, Rusya’da işçi, köylü ve asker Sovyetlerinin,Bolşeviklerin öncülüğünde gerçekleştirdiği devrim, tarihin bir dönüm noktasıdır. Devrim, geçici hükümetin savaşın yarattığı ekonomik ve sosyal sıkıntılara yeterince cevap verememesi sonucu, halkın öfkesini arka plana itmiş; Bolşevik liderliğinde, “Barış, Toprak, Ekmek” sloganları etrafında kitlelerin desteğini alarak tarihin en büyük devrimi gerçekleşmiştir. Bu süreç, kapitalist düzenin çöküşünü ve işçi sınıfının, köylülerle birlikte, devrimci bir iktidarın kurulmasını simgeleyen radikal bir dönüşümü temsil etmiştir.
Devrimin ardından kurulan Sovyet yönetimi, işçi sınıfının iktidara gelmesiyle birlikte, ekonomik ve toplumsal alanda kapsamlı reformların başlamasına ön ayak olmuş; üretim araçlarının toplumsallaştırılması, eşitlikçi bir toplum yapısının hedeflenmesi ve sömürüye son verilmesi yönünde radikal adımlar atılmıştır. 1917 Ekim Devrimi, sadece Rusya’daki mevcut güç dengesini değiştirmekle kalmamış, aynı zamanda dünya çapında işçi sınıfının, ezilen kesimlerin iktidara gelmesinin mümkün olduğunun güçlü bir örneği olarak dünya işçi sınıfı mücadelesine ilham kaynağı olmuştur.
Komüntern, dünya devrimine öncülük etmek amacıyla 2 Mart 1919’da kuruldu. Rusya’daki Bolşevik devriminin ardından, işçi sınıfı ve ezilen kesimler arasında uluslararası dayanışmayı güçlendirmek, kapitalist sisteme karşı ortak mücadele stratejilerini koordine etmek ve üretim araçlarının toplumsallaştırılmasını savunmak için kurulan bu yapı, devrimci partiler arasında işbirliğini ve ortak mücadeleyi artırmayı hedeflemiştir.
Kuruluş sürecinde, Komüntern uluslararası kongreler düzenleyerek farklı ülkelerden gelen devrimci unsurları bir araya getirmiş ve her ulusal devrimci hareketin kendi özgün koşullarına uygun stratejiler geliştirmesine olanak tanımıştır. Bu sayede, dünya devriminin yayılmasını teşvik eden Komüntern, 1920’ler boyunca Avrupa ve diğer bölgelerde etkili olmuş; dünya komünist hareketine kalıcı bir miras bırakmıştır.
Sovyet Devrimi’nin gerçekleşmesi, Komüntern’in kurulması ve kapitalist ülkelerdeki sınıf hareketinin yükselmesi, emperyalist kapitalist sisteme karşı yeni taleplerin ve denge arayışlarının ortaya çıkmasına yol açtı. Bu süreçte, işçi sınıfının örgütlenmesi güçlenmiş; sendikal haklara daha fazla alan tanınmış, azgın sömürü dizginlenmeye çalışılmış ve çalışma koşullarında nispeten iyileştirmeler yapılmıştır. Kapitalist ülkeler, artan sınıf mücadeleleri ve uluslararası devrimci hareketin baskısı altında, işçi haklarını koruma yönünde adımlar atarak, sistemde kısmi bir düzenlemeye gitmiştir.
Bu gelişmelerin uluslararası denetimi ve koordinasyonu için ise Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) kurulmuştur. ILO, çalışma standartlarını belirlemek, işçi haklarını korumak ve sendikal hareketleri güçlendirmek amacıyla üye ülkeler arasında işbirliğini artırmaya çalışmış; böylece, emperyalist kapitalist sisteme karşı işçi hareketlerinin kazanımları, uluslararası ölçekte teminat altına alınmaya çalışılmıştır.
Sosyalist devrimin Avrupa’da yaygınlaşmaması ve Almanya devriminin yenilmesi, ekonomik ve siyasi arenada derin yaralar açtı. 1929 Ekonomik Buhranı’nın patlak vermesiyle kapitalist sistemin acımasız krizleri daha da belirginleşti; işçi sınıfı ve sol hareketler güç kaybederken, ekonomik çalkantılar ve toplumsal umutsuzluk ortamı da derinleşti. Bu durum, karşı devrimci unsurların ulusalcı ve otoriter söylemlerle öne çıkmasına zemin hazırladı; halkın ekonomik sıkıntıları ve politik istikrarsızlık, radikal alternatiflere yönelmesine yol açtı.
Sonuç olarak, ekonomik kriz, siyasi istikrarsızlık ve sosyal kargaşa, Avrupa’da faşist ideolojilerin yükselişine zemin oluşturdu. Özellikle Almanya’da, sosyalist devrimin yenilmesi ve işçi sınıfının beklentilerinin karşılanamaması, radikal karşı devrim hareketlerinin güçlenmesine neden oldu. Bu ortamda, faşist partiler halkın ekonomik sıkıntılarını ve toplumsal endişelerini kendi lehlerine kullanarak iktidara geldi; böylece, Avrupa’nın siyasi haritası kökten değişti ve II. Dünya Savaşı’nın zeminini hazırlayan bir ortam oluştu.
2.Dünya Savaşı sırasında faşist rejimler, işçi sınıfı devleti modelini ortadan kaldırmayı amaçlamış; Sovyetler Birliği’nin Nazileri yenmesi ve Nazi işgali altındaki ülkelerdeki partizan hareketlerinin mücadelesi sonucunda, dünyanın üçte biri sosyalist yönetim altına girmiştir. Bu dönemde, sosyalist blok içinde işçi sınıfının devrimci ideallerini ve örgütlenme potansiyelini yansıtan yönetimler, savaşın getirdiği radikal dönüşümü somutlaştırmış; uluslararası arenada işçi sınıfının özgürlük ve eşitlik talepleri, yeni bir siyasi düzenin temellerini atmıştır.
Ancak, savaş Batı Avrupa’daki komünist partilerin reformizme kayması ve kapitalizmin Keynesçi ekonomik politikalarının verdiği ödünler sonucunda, işçi aristokrasisi olarak adlandırılan yeni bir sınıf oluşumu ortaya çıkmış ve bu durum, işçi sınıfının siyasal iktidar iddiasını giderek geri çekmeye başlamasına yol açmıştır. Ekonomik refahın artması ve politik istikrarın sağlanması, işçi sınıfının devrimci taleplerinin yerini daha uzlaşmacı, reformist yaklaşımlara bırakmasına zemin hazırlamış; toplumsal uzlaşma sendikacılığı sınıf sendikacılığının yerini almaya başladı.
1970’lerde kapitalist sistem, ekonomik daralma, artan enflasyon ve düşük büyüme oranları gibi sorunlarla karşı karşıya kalırken, aynı zamanda küreselleşme ve teknolojik dönüşüm süreçleri de mevcut üretim modellerini sarsmıştır. Bu dönemde, özellikle petrol krizlerinin etkisiyle ekonomik belirsizlikler derinleşmiş, işsizlik oranları yükselmiş ve işçi sınıfı, düşük ücretler ve kötü çalışma koşulları gibi sorunlarla daha da zorlanmıştır. Ekonomik krizin yarattığı baskılar, kapitalist sistemin işleyişindeki çelişkileri ortaya çıkarırken, toplumsal adaletsizlikleri artırmıştır.
Bu ekonomik kriz ortamında, neoliberal politikaların yükselişiyle birlikte devletler, piyasayı serbestleştirici politikalar benimsemiş; bu da işçi sınıfı üzerinde ciddi saldırılara ve sendikal hareketlerin gerilemesine yol açmıştır. Özellikle Reagan, Thatcher ve Kohl gibi liderler, işçi sınıfının örgütlenme gücünü azaltmak, ücretler ve sosyal haklarda kesintilere gitmek suretiyle ekonomik krizden kaynaklanan sıkışmayı azaltma çabası içine girmiştir. Sonuç olarak, kapitalizmin 1970’lerde yaşadığı krizin etkileri, işçi sınıfı üzerinde “sınıf saldırıları” olarak adlandırılabilecek uygulamalarla kendini göstermiş, işçi haklarının korunması ve sendikal mücadelenin yoğunluğu, ekonomik istikrar ve büyüme arayışları karşısında önemli ölçüde gerilemiştir.
1970’lerde üretimin bölünmesi, yeni yönetim teknikleri ve kalite çemberleri, işçi sınıfı açısından ciddi olumsuz sonuçlar doğurmuştur. İş süreçlerinin daha küçük parçalara bölünmesi, sendikal örgütlenmeye büyük darbeler indirmiş, işçilerin arasında rekabeti artırmıştır. Bu durum, iş güvencesinin azalmasına ve işçilerin sürekli düşük düzeyde, tekrarlayan ve yoğun iş yükü altında çalışmaya zorlanmasına yol açmıştır.
Ayrıca, kalite çemberleri gibi katılımcı yönetim teknikleri, görünürde işçilerin sürece dahil edildiği iddia edilirken, aslında bu yöntemler işverenlerin üretim verimliliğini artırma amacı güderken, işçilerin gerçek taleplerini dinlemekten ziyade, performans baskısını ve sürekli denetime dayalı kontrolü artırmıştır. Sonuç olarak, bu uygulamalar işçi sınıfının örgütlenme gücünü zayıflatmış ve mücadele önünde ciddi bariyerler oluştururken mevcut sendikal yapılar bu uygulamaların bir aparatı haline getirilmiştir.
Sovyetler Birliği’nin çözülüşüyle birlikte, emperyalist kapitalist sistemin zincirlerinden boşalırcasına işçi sınıfına yönelik saldırıları hız kazandı. Eski sosyalist blokların yerini alan neoliberal düzen, ekonomik, politik ve sosyal arenada işçi haklarını sistematik olarak kısıtlamaya başladı; sendikaların gücü zayıfladı, emekçilerin örgütlenmesi erozyona uğradı ve politik özneler tasfiye edilerek büyük bir likidasyon yaşandı.
Aynı zamanda, geleneksel sınıf mücadelesinin yerini, kimlik politikaları alarak etnik kimlikçilik, çevreci söylemler ve cinsiyetçilik gibi alternatif ideolojilere kaydı. Bu dönüşüm, işçi sınıfının sistemik olarak temsil edilme gücünü ortadan kaldırdı ve devrimci taleplerin yerini kültürel ve kimlik temelli tartışmalara bıraktı. Böylece, işçi sınıfına yönelik saldırılar hem somut ekonomik alanlarda hem de ideolojik arenada devam ederken, toplumsal mücadele anlayışında köklü bir değişim yaşandı.
Osmanlı’dan Türkiye’ye sınıf mücadelesinin kısa tarihi
Tüm bu süreçlerden Türkiye işçi sınıfı da azade değildir. 1845’te polis kanununa grev yasağının getirilmesi, Osmanlı İmparatorluğu’nda işçi hareketlerinin erken ayrılma biçimini ortaya koymuş; düzensizliklerin bozulması sert bir şekilde sınırlamaya yönelik adımlar atılmıştır. 1865’te Dilaver Paşa Nizamnamesi ile kömür madenlerindeki düzenlemeler, işçi haklarının ihmal edilmesi ve üretim alanında yaşanan ağır koşulların yasal düzenlemeleriyle kontrol altına alınmaya çalışıldı. 1872’de gerçekleşen Tersane grevi ise, Osmanlı’da ilk sendika birimlerinin ortaya çıkması ve parçalı örgütlü mücadele adımlarının başlatılmasına örnek teşkil etmekteydi.
1908’de İkinci Meşrutiyet’in ilanıyla birlikte işçi grevleri yeniden gündeme geldi, ancak bu eylemler sert devlet müdahalesiyle bastırıldı. 1909’da ortaya çıkan Tatili Eşgal Kanunu, işçi örgütlerine yönelik sınırlandırmaların bir simgesi olarak kayda geçmiştir. 1918–1923 döneminde, sınıf birimlerinin ve yapısal örgütlenmelerin çıkışı, Osmanlı’nın son döneminden Cumhuriyet’in ilk yıllarına uzanan süreçte, işçi sınıfının örgütlenmesinde yeni örgütlenme biçimlerinin ortaya çıkması neden olmuştur. Türkiye Sosyalist Fırkası, Beynelminel İşçiler İttihadı, Türkiye İşçi Derneği, İstanbul Umummi Birliği ve Amele Teali Cemiyeti gibi Cumhuriyetin ilk yıllarında sendikal örgütlenmeler belirginleşirken, 1925’te Takriri Sükun sonrasında sınıf örgütlenmelerinin yasaklanması, örgütlenme mücadelesine ciddi engeller oluşturmuştur.
Bakü’de 1920 yılında kurulan Türkiye Komünist Partisi, sönümlenene kadar işçi sınıfının her aşamadaki mücadelesinde etkin rol üstlenmiştir. Sınıf mücadelesinin her aşamasında belirleyici olmuştur.
Takriri Sükun Kanunu’ndan sonra sınıf örgütlenmesi yasaklansa da TKP hücrelerinin öncülüğünde 1927 Adana Demiryolu grevi ve 1930’lardaki tütün işçilerinin mücadelesi tarihe iz bırakmıştır.
1946’da sınıf esasına dayalı örgütlenme kalkınca TKP’lilerin öncülüğünde onlarca sendika ve iki tane yasal sosyalist parti kuruldu. Sermaye düzeni 3 ay sonra sendikaları ve partileri kapattı, onlarca kişiyi tutukladı ve yayınları kapattı.
1947’de çıkarılan sendikalar kanunuyla devlet kontrolünde vesayet sendikacılığı aşamasına geçildi.
1952’de emperyalist kuruluşlar ve düzenin temsilcileri eliyle Türk-İş kurularak sınıf hareketi kontrol altına alınmaya çalışıldı.
1960’lar sınıf mücadelesinde yeni bir evreyi açtı. Sömürüye ve vesayet sendikacılığına karşı bayrak açıldı. 1961 Saraçhane mitingi, TİP’in kurulması, Kavel direnişi, onlarca fabrikada sendikal mücadele ve hak arayışı işgallerini, 1967’de DİSK’in kuruluşu izledi. DİSK ekonomi ile siyasal mücadelenin bütünlüğünü esas aldı, toplu iş sözleşmeleriyle önemli ekonomik haklar elde derken sosyalizm mücadelesini de programına aldı.
DİSK’in yarattığı toplumsal etkiden korkan sermaye düzeninin DİSK’i etkisizleştirme girişimine karşı 15-16 Haziran 1970’de Türkiye tarihinin en büyük işçi kalkışması yaşandı.
1975’de yapılan DİSK’in 5. Genel kurulunda sınıf sendikacılığı güçlenerek çıkınca mücadele daha da sertleşti. 1976 kitlesel 1 Mayısı, DGM direnişleri, 1977 kitlesel 1 Mayısı ve provokasyonu izledi. 1977 yılının son günlerinde DİSK’in 6. Genel kurulunda sınıf sendikacıları tasfiye edildi, Kemal Türkler’in yerine Abdullah Baştürk başkanlığa seçildi. 1977-78 metalde büyük grevler yaşandı. 22 Temmuz 1980’de faşist tetikçiler tarafından Kemal Türkler vurularak öldürüldü.
Yükselen sınıf hareketini durdurmak için 12 Eylül 1980 faşist askeri darbesi gerçekleşti, binlerce işçi önderi tutuklandı, politik sürgün hayatına zorlandı.
1980’de mücadele devam etti, NETAŞ grevi, 1989 bahar eylemleri, 90-91 metal toplu grevleri, 1991 büyük madenci yürüyüşle devam etti. 1990’larda başlayıp 1995’te zirve yapan kamu çalışanları hareketi, devletin müdahalesiyle beraber liberal ve kimlikçi siyasetlerin de etkisiyle önemsizleşti.
1992’de yeniden açılan DİSK sosyal mutabakat sendikacılığını benimseyerek, tüzüğünde sosyalizmi hedefleyen maddeleri çıkartmış ve tarihsel DİSK’ten kopmuştur.
Likidasyonla beraber etkisizleşen sınıf hareketi özelleştirme ve hak kayıplarına karşı verilen mücadeleler TEKEL eylemleri dışında lokal düzeyde kaldı ve toplumsallaşamadı.
Günümüz ve görevlerimiz
Bu gelinen aşamada emperyalist kapitalist sitemin çelişkileri ve krizleri derinleşirken, emperyalist yağma ve savaşlar milyonlarca insanın ölümüyle devam ediyor. Dünya ya felakete sürülmeye devam edecek ya da bu gidişat antiemperyalist, antikapitalist bir mücadeleyle durdurulacak. Bu gidişata dur demek için ise işçi sınıfı siyasal iktidar iddiasıyla ayağa kalması gerekiyor.
Ülkemizde kriz derinleşerek devam ederken, sermaye sınıfı kârlarına kâr katıyor, açlık, yoksulluk daha da artarken, çalışanların yarıdan fazlası sefalet ücreti dahi sayılamayacak asgari ücrete mahkum edilirken, on milyona yakın emekli çaresizlikle baş başa bırakılmıştır. Gençler geleceklerine yönelik herhangi bir umut dahi görememektedirler. Bu olumsuz tabloya karşı öfke birikmekte ancak bu öfke siyasallaşmadığı için, içten içe bir çürümeye dönüşmektedir.
İşçi sınıfı bölünmüştür; sektörel, kamu- özel, kadrolu- taşeron, etnik, mezhepsel, cinsiyet ve bölgesel olarak bölünmüştür.
İşçi sınıfı kuşatılmıştır; dinci gericilik, milliyetçi ve ulusalcı ideolojik formlarla kuşatılmıştır. Cemaat – tarikat yapılanması ve sarı, işbirlikçi sendikalarla kuşatılmıştır.
İşçi sınıfı örgütsüzdür; parçalı olduğu kadar aynı zamanda örgütsüzdür, mevcut sendikalara % 10’lar civarındaki yasal üye ile, örgütlülüğün aynı şey olmadığı da bilinen bir gerçektir. Kaldı ki mevcut sendikaların büyük bir çoğunluğu sarı ve işbirlikçi sendikalardır.
İşçi sınıfının yapısı genişlemiştir: Sanayileşme, teknolojik gelişmeler ve yeni yönetim teknikleri etkisiyle işçi sınıfı yapısı önemli ölçüde genişlemiştir. Geleneksel anlamda ağır sanayi sektörlerinde çalışanların sayısı genele göre azalan işçi sınıfı, günümüzde hizmet sektörü, bilgi teknolojisi, kamu sektörü ve yeni üretim alanlarını da kapsayacak şekilde çeşitlenmiştir. Geçmişte, doktor, mühendis, avukat gibi meslekler ( Beyaz yakalılar ) geleneksel olarak orta sınıfın bir parçası olarak görülüyordu. Ancak zamanla, özellikle büyük şirketler, devlet kurumları ve uluslararası sermaye ilişkilerinin yoğunlaştığı yeni üretim biçimleri içerisinde bu meslek gruplarının önemli bir kısmı, bağımsız girişimcilik ve mesleki özerkliklerini kaybederek, ücretli çalışan konumuna geçiş yapmış, işçi sınıfının bir parçası olup proleterleşmişlerdir.
İşsizlik, güvencesizlik, taşeron sistemi, çalışma saatlerinin artmasının yanı sıra esnek çalışma yaygınlaşmış, kısa süreli ve part time çalışma, uzakta ve evden çalışma gibi yeni çalışma modelleri hızla artmıştır.
İşçi sınıfının birliği ancak siyasi bir zeminde sağlanır; zira, işçi sınıfı bölmeleri ve sektörlerinin güncel talepleri farklılaşsa da, bu talepler tek başına ekonomist ve sendikalist beklentilerin ötesine geçemez. İşçi sınıfının gerçek kurtuluşu için güncel taleplerin, tarihsel kurtuluş misyonuyla, yani ekonomik mücadele ile siyasi mücadelenin birleşmesiyle bütünleşmesi gerekmektedir. İktidar mücadelesi vermeyen bir sınıf, güncel kazanım elde edemez.
Sınıf mücadelesinin önündeki en büyük engel, ideolojik kuşatmadır. Öncelikle, AKP iktidarının toplumsal yaşamın her alanına nüfuz eden dinci gericilik ideolojisiyle amansız bir mücadele verilmelidir. Aynı kararlılıkla, milliyetçi-ulusalcı ideolojilerin, toplumda bölücü ve kutuplaştırıcı etkileri de hedef alınmalıdır. Ayrıca, sınıf kimliğinin üzerini örten, işçi sınıfının gerçek çıkarlarını gölgeleyen kimlikçi ideolojilerle de mücadele edilmelidir.
Sınıfı mücadelesinin önündeki engellerden biri de sarı ve bürokratik sendikalardır. Sarı sendikalara karşı amansız bir mücadele verilmeli. Sınıf sendikacılığı güçlendirilmelidir.
Mevcut örgütlenme modelleri ve sendikal formlar, işçi sınıfının örgütsüzlük sorununu çözmek için yetersiz kalmaktadır. Çünkü bugüne kadar var olan sendikalar, esasen Fordist üretim tarzına göre şekillenmiş, klasik toplu iş sözleşmesi sendikacılığı ilkesine dayanarak örgütlenmiştir. Bu yapı, günümüz işçi sınıfının, özellikle üretim yöntemlerinin, teknolojik dönüşümlerin ve sektörler arası farklılıkların getirdiği çeşitliliği tam anlamıyla temsil edememekte, işçi sınıfının tüm bölmelerinin örgütlenmesini sağlamakta yetersiz kalmaktadır. Dolayısıyla, işçi sınıfının yeni ve kapsayıcı örgütlenme biçimlerine ihtiyacı vardır. Bu bağlamda işçi sınıfı tarih sahnesine çıktığı günden itibaren kullandığı örgütlenme ve mücadele biçimleri sentezlenerek mevcut sendikaları kapsayarak aşan yeni örgütlenme biçimlerini hedeflenmelidir. Alan ve sektörel örgütlenmeler ortak bir çatıda birleştirilmelidir. Sınıf mücadelesi bütün toplumu kapsayacak şekilde örgütlenmelidir, bu bağlamda akademisyenler, gazeteciler, bilim insanları başta olmak üzere diğer toplumsal kesimleri de içeren örgütlenme modelleri yaratılmalıdır.
İşçi sınıfı, tüm farklı meslek gruplarını ve sektörleri kapsayan geniş bir toplumsal yapıdır; ancak, bu çeşitlilik içinde her grubun özgün talepleri sıklıkla birbirine paralel olmayabilir. Örneğin, tekstil işçilerinin talepleri ile bilişim sektöründeki işçilerin talepleri ya da aile hekiminin beklentileri ile metal işçilerinin talepleri arasında farklılıkları ortaklaştıracak formüller bulunmalıdır.
Bir kez daha belirtelim: İşçi sınıfı siyasal iktidar mücadelesi vermediği sürece güncel kazanımlar elde edemez.
Yeni bir sınıf hareketi ancak yeni bir genç öncü işçi kuşağıyla oluşacaktır. Bunun da politik özne ve öncüsüz olmadan gerçekleşmesi mümkün değildir. Doğru ideolojik zeminde ve sosyalist devrimci bir programla donatılan bir parti bunları gerçekleştirebilir.

