BKP'nin SesiRöportaj | BKP MK Üyesi Ali Öztutan: Gerçek bir derleniş sürecini, 28-29 Kanunisani’nin 105. yılında hep birlikte açalım. Gelenekten geleceğe umutla yürüyelim…

Ocak 18, 20267 min
BKP MK Üyesi Ali Öztutan


Komünist Birlik Dergisi olarak Birleşik Komünist Parti Merkez Komitesi Üyesi Ali Öztutan ile güncel politik gelişmeleri, emperyalist saldırganlığın geldiği yeri, Türkiye siyasetinin geleceğini, Sosyalist hareketin durumunu değerlendirdik. Mustafa Suphi ve 15’lerin anması vesilesiyle Parti tartışmalarını ve 6 ay önce kuruluşu yapılan BKP’yi konuştuk.

‘’Devrimci bir Komünist Parti’nin ne kadar yaşamsal bir ihtiyaç olduğunu emperyalist haydutluğun bugün geldiği noktaya bakınca tekrardan anlıyoruz ve hissediyoruz. Aynı duyguları paylaştığımız tüm komünistleri artık yeni bir sayfa açmaya davet ediyoruz. Gerçek bir derleniş sürecini, 28-29 Kanunisani’nin 105. yılında hep birlikte açalım. Gelenekten geleceğe umutla yürüyelim…’’

Dünyanın dört bir yanında savaş tamtamlarının çalındığı, çatışmaların yayıldığı bir dönemden geçiyoruz. Öncelikle güncel durumu nasıl tarif ediyorsunuz? Trump’ın ikinci dönemiyle birlikte ABD emperyalizminin yöneliminde ne gibi değişimler gözlemliyorsunuz?

Açık konuşmak gerekirse, emperyalizm dizginlerinden boşanmış bir şekilde dünyaya saldırıyor. Bugün Latin Amerika’dan Ortadoğu’ya, Doğu Avrupa’dan Asya Pasifik’e kadar tanık olduğumuz tablo, emperyalizmin krizini savaşla aşmaya çalıştığını gösteriyor. Trump’ın ikinci kez iktidara gelişiyle birlikte emperyalizmin başat gücü ABD’nin iç ve dış politikadaki eğilimleri niteliksel olarak yeni ve daha tehlikeli bir evreye girmiştir.

Bakın, Trump’ı sadece bir kişinin “deliliği” veya fevri kararlarıyla analiz etmek burjuva siyaset bilimcilerin manipülasyonudur. Trump yönetimi, ABD merkezli silah, enerji ve teknoloji tekellerinin çıkarlarının en çıplak en dolaysız ifadesidir. İlk dönemine kıyasla çok daha saldırgan çok daha pervasız bir tutum takınıyorlar. Kâr oranlarının düşmesi ve Çin’in ekonomik alanda ABD’ye rakip olma potansiyeli taşıması ABD saldırganlığını büyütüyor. Bu nedenle Trump yönetimi hegemonya kaybını durdurmak için sürekli yeni krizler yaratmaya gebedir.

Dünyadaki bu tablo Türkiye’ye nasıl yansıyor? Özellikle dış politikadaki gelişmelerle içeride uygulanan ekonomik yıkım programı arasında nasıl bir bağ kuruyorsunuz?

Bu iki alan birbirinden bağımsız değil, aynı madalyonun iki yüzüdür. AKP iktidarı, “yerli ve milli” hamasetinin arkasında emperyalizmin yeni saldırganlık dalgasına tam boy eklemlenmektedir. Filistin’de timsah gözyaşları döküp İsrail’le ticareti sürdüren, Suriye’de HTŞ’nin önünü açan ve ABD’nin olası İran müdahalesine “hazırlık” yapan iktidar, ülkeyi emperyalizmin “ileri karakolu” olarak konumlandırmıştır.

İçerideki “Şimşek Programı” da bu misyonun ekonomik ayağıdır. Bütçenin sermayeye aktarılması ve ücretlerin sefalet düzeyinde tutulması uluslararası sermayeye verilen taahhütlerin gereği olan bilinçli bir sınıf saldırısıdır. AKP rejimi, Neo-Osmanlıcı politikalarının sonucu olarak, ülke içinde ekonomik yıkımı sürdürebilmek için grev yasaklarına, seçme ve seçilme hakkını gaspına, kayyum rejimine ve Yeni Anayasa tartışmalarına sarılıyor. Amaç bellidir: Dışarıda emperyalizme taşeronluk yapıp, içeride ise sömürüyü zorbalıkla sürdürerek düzeni ayakta tutmak.

Yaklaşık bir yıldır gündemde olan “Çözüm Süreci” tartışmalarına ve eş zamanlı olarak Suriye’de yaşanan gelişmelere bakışınız nedir? Bu iki başlığı birbirinden ayrı mı değerlendiriyorsunuz?

Hayır, bu süreci Türkiye’nin iç dinamiklerinden ziyade emperyalizmin Ortadoğu planlarıyla birlikte okumalıyız. Bir yıldır süren görüşmelere rağmen somut bir adım atılamamasının temel sebebi, emperyalist pazarlığın henüz “bağlanamamış” olmasıdır. Mesele barış değil, bölgede kimin ABD planlarının ana unsuru tayin edileceğine dair kavgadır.

Bunu en kanlı ve somut olarak Suriye’de görüyoruz. 8 Aralık 2024’te iktidara taşınan cihatçılar, Suriye’de yaşayan halklar için yıkım getirmiştir. Cihatçı HTŞ’nin güneyde İsrail ile “saldırmazlık” anlaşması yapıp, namluyu Halep’te Kürtlerin yoğun olduğu mahallelere çevirmesi ise en son örneği.

Türkiye’deki sosyalistlerin ve ilerici kamuoyunun düşmemesi gereken çok kritik bir tuzak var. Evet, Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) emperyalizmle kurduğu ilişki, ABD’nin belirlenimi altında çözüm arayışı sert şekilde eleştirilmeli. Emperyalizmle yol yürüten bir siyasetin halklara özgürlük getirmeyeceği, aksine halkları bir felakete götüreceği söylenmeli. Ancak, Kürt siyasi hareketinin bu yanlış hattını eleştirirken Kürt halkının cihatçı bir sürü tarafından katledilmesine sessiz kalmak, tavır almamak devrimci bir siyaset olmaz.

Halep’te yaşananlar SDG ve HTŞ entegrasyonuna dair ilerleyen sürecin de bir prototipi olarak görülmelidir. Dolayısıyla entegrasyon gerçekleşse dahi Suriye’de halklar ve emekçiler açısından istikrarlı bir dönemin açılacağını öngörmek şu an mümkün değil. Bölgedeki dinamikler, emperyalizmin, İsrail’in ve Türkiye sermaye devletinin yönelimleri değerlendirildiğinde Suriye’nin yeni gerilimlere açık olduğu görülmektedir.

Açık bir biçimde, Ortadoğu halklarının kurtuluşunun emperyalizmin bölgedeki işbirlikçilerine karşı antiemperyalist tutumdan geçtiğini gösteriyor. Türkiye’den yükselecek bir emperyalizm karşıtlığının işçi sınıfı tarafından taşınması gerekiyor. 2026 NATO Zirvesi bu açıdan önemli bir sınav olacak Türkiye halkı için…

Bahsettiğiniz bu içerideki zorbalık siyasetinin en somut örneklerinden birisi 19 Mart, bu süreç kapandı mı?

19 Mart, sonuçları itibariyle kapanmış bir süreç değildir. İBB Başkanı’nın diploma iptali ve tutuklanmasıyla başlayan süreç, seçme-seçilme hakkının gasp edilmesidir. İktidarın yerel seçimlerdeki yenilgisi, toplumsal tabanının zayıfladığının en büyük kanıtı oldu. Cumhur İttifakı iktidarını sürdürmek için devletin tüm aygıtlarıyla saldırıyor.

Ancak hesabı bozan, 19 Mart’ta halkın siyasetin nesnesi olmayı reddedip özneleşerek sokağa çıkmasıydı.CHP yapısı gereği toplumsal dalgayı düzenin sınırları içerisinde mahkûm ediyor. Düzenin gerici, piyasacı ve işbirlikçi karakterine, yani aşil topuğuna basmaktan özenle kaçıyor. Oysa toplumsal dalgayı ya da fırtınayı ortaya çıkaran, bardağı taşıran; düzenin bu karakteriydi.

CHP,  toplumsal tepkiyi düzenin sınırları içerisine çekerken solun önemli bir bölmesi düzen muhalefetinin ufkunun ve siyasetinin parçası oluyor. Solun bir bölmesi de CHP’nin yapısal karakterine yaptığımız eleştirinin benzerini yapıyor  sonrasında toplumsal hareketliliğe devrimci bir yerden müdahale etmek yerine harekete sessiz bir şekilde sırtını dönüyor.

Devrimci siyaset, halkta ortaya çıkan tepkiyle tarihsel hedefleri arasında uyum varsa hareketin içerisinde yer alır. Hareketin içerisinde yer almak, var olan eylemlerde yalnızca bulunmak değildir ya da eylemlerde en ‘radikal’ pratiği sergilemek hiç değildir. Yapılması gereken düzenin aşil topuğu olarak gördüğümüz karakterine karşı eşitlik, bağımsızlık ve laiklik kavgasını yükselterek düzen dışı bir seçeneği, yani sosyalizmi örgütlemektir.

Dış politika ve iktidar eleştirisinden sosyalist hareketin kendi iç durumuna geçelim… Genel olarak sosyalist solda teorik ve programatik tartışmaların rafa kaldırıldığı, “güncellik” adına pragmatizmin hakim olduğu bir dönemde en baştan program tartışmanın bir karşılığı var mı?

Evet, maalesef sosyalist solda güncelliği yakalamak adına yapılan tartışmalar artık bir sıkışmanın ötesine geçmiş, bir kısır döngüye dönüşmüştür. Bugün programatik ve teorik olarak birbirine yakın duran birçok siyasi dinamik var ancak bu dinamiklerin güçlü bir şekilde partileşemediğini görüyoruz.

Bu sorun, bizler için “Nasıl bir Parti?” sorusuna verilen yanıtlarda düğümleniyor. İdeolojik duruşunuz ile reel politik alandaki salınımlarınız arasında uçurumlar varsa orada sağlıklı bir örgüt veya parti ilişkisinden söz edilemez. Bu bir yanıyla geleneğimizin 90’lardan bu yana süren “partileşme sancısıdır”. 90’lar deneyimini veya 2000’lerin başındaki dönüşümleri tamamen reddetmek hatadır ama asıl kırılma noktası 2013 Gezi Parkı Direnişi, Haziran Direnişi’dir.

Bugün bakıldığında, sosyalist solda hakim olan parti fikrinin aşağı yukarı “2. TİP modeli”ne evrildiğini görüyoruz. Elbette Türkiye sosyalist hareketinde yer tutan bu özneleri ve deneyimleri önemsiyoruz, bunu lafın gelişi söylemiyorum. Ancak “devrimin güncelliği” perspektifinden bakıldığında bu modelin yapabileceklerimizi sınırlayan bir handikapa dönüştüğünü de tespit etmek zorundayız.

Haziran Direnişi’ni bir “kırılma” olarak tarif ettiniz. Genelde bir “yükseliş” olarak anılırken siz neden böyle değerlendiriyorsunuz?

Öncelikle şunu netleştirelim, Haziran Direnişi, şüphesiz bu toprakların gördüğü en önemli halk direnişlerinden birisiydi. Bizim burada “kırılma” olarak tarif ettiğimiz husus direnişin kendisi değil tersine sosyalist hareketin siyasal ve örgütsel olarak süreci taşıyamamasıdır.

Haziran’ın yarattığı o büyük basınç buna hazırlıksız olan Türkiye sosyalist hareketinin üzerine çöktü ve maalesef birçok yapıyı dağıttı. Bu basitçe bir “kitleselleşme” sorunu değildi. Öyle olsaydı birileri o enerjiyi örgütlerdi. Aksi oldu. Köklü birçok yapı o süreçten sonra daraldı, politik etkisi sınırlandı ve sermaye devletinin saldırılarıyla birlikte savunma hattına çekildi.

İşte bu yetersizlikten doğan yenilgi psikolojisiyle birlikte solun elinde aslında öznesi bile olmadığı bir “seçimler dönemi” kaldı. Hatırlayın; 2014 Ekmeleddin, 2015 Demirtaş, 2018 İnce, 2019 İmamoğlu, 2022 Kılıçdaroğluculuk ve 2023 yeniden İmamoğluculuk… Birçok sağ veya düzen içi politik figür solun ana gündemi haline getirildi. “Faşizme karşı…” diye başlayan cümlelerle bu eğilim teorize edildi. 2014’teki o örgütsel kırılmadan beri zorlanan Türkiye sosyalist hareketi bu reformist ve seçim odaklı eğilim yüzünden adım adım eridi.

Seçimleri eleştiren, parlamenter hayallere kapılmayan kesimlerden neden güçlü bir hareketlenme çıkmıyor sizce?

Çünkü o tarafta reformizmle zıt gibi görünse de alabildiğine apolitikleşmiş bir “sokak radikalizmi” veya “devrimci demokrasi” diyerek kavramsallaştırdığımız eğilim hakim. Bu anlayış, Haziran Direnişi ve 2014 direniş döneminde kendini bir tür “tepkisellik” ve “sokak fetişizmi” olarak göstermişti. Bugün de ne zaman sınıf gündeme gelse meseleyi siyasal iktidar hedefinden kopuk bir tür “anarko-sendikalizme” indirgeyen bir yaklaşım sergiliyorlar.

Bakın, o dönemden bugüne Türkiye’de yüzlerce grev ve direniş oldu. Peki, bu eylemlerden kalıcı bir mevzi elde edebilen, bunu siyasallaştırabilen bir sınıf hareketi var mı? Yok. Çünkü mesele sadece bir “hak alma” mücadelesine sıkıştırılıyor. Aynı durum kadın hareketi, gençlik, ekoloji ve LGBTİ+ dinamikleri için de geçerli. Çok tartışıldı ama bizce “kimlik siyaseti”, Türkiye sosyalist hareketinin 90’lardan beri süren krizinin ana noktalarından biridir ve bugün artık misyonunu tamamlamıştır. Bugün herkes bir yerden “sınıf”ı hatırladı ama sınıfı da ya bu kimlikçi yaklaşımın bir parçası olarak ele alıyorlar ya da liberal-reformist siyasetlerinin “vitrini” olarak kullanıyorlar.

Politik bir sınıf hareketi olmadan, yani sınıfa öncülük edecek Leninist bir parti olmadan buradan çıkış mümkün değildir. Bugün herkes taşı DİSK’e atıyor fakat mesele bir sendikal örgütlenme sorunu değil. DİSK bizce de çok ciddi eleştirilmesi gereken bir yapı. Geldiğimiz noktada işçi sınıfının temsiliyetini taşıyıp taşımadığı bile artık bir tartışma değil. Elbette orada da marksist aydınlar, sendikacılar, devrimci arayışlar, kadrolar var. Fakat sınıf sendikacılığı tartışmaları artık karşılığını bulmuyor. Çünkü söylediğimiz gibi sorun sınıf hareketinin ”siyasal” boyutunda. Sınıfın partisine sırtını döndükten sonra elinizde kalan şey kadük bir “ekonomizm” ve “sendikalizm”dir.

Tam da bu noktada, sınıf siyasetini sadece ekonomik mücadeleyle sınırlı tuttuğumuzda siyasal bir sınıf hareketi ortaya çıkmıyor. Bugün Cumhuriyet, Anayasa, Laiklik, Yurttaşlık, Seçme-Seçilme Hakkı tartışmaları sermayenin AKP rejimiyle birlikte gerçekleştirdiği dönüşümün son çivisini çakıyor. Karşımızda İslamcılığın, faşist hareketlerin yükselişi, her boyutuyla milliyetçiliğin ve ulusalcılığın gündeme geldiği bir tablo var. Bu büyük kavganın, bu tarihsel tartışmaların parçası olmadan siyaset yapmak, sınıfa seslenmek, sınıfın temsiliyetini almak mümkün mü? Bir tek şekilde mümkün; eğer iktidarı almak gibi bir derdiniz yoksa! Fakat iktidarı isteyen bir devrimci hareketin, o ülkenin 100 yıllık sorunlarını görmezden gelmesi akıl alır bir şey değildir. Liberal siyaset solu bu boyutuyla teslim almış durumda. Biz işte buradan çıkışı hedefliyoruz.

Bu noktada tartışmaları sıralarken tekrardan bir “Kemalizm” tartışması gündeme geliyor. Birleşik Komünist Parti bu gündeme nasıl yaklaşıyor?

Bizim bu tartışmaya yaklaşımımız, güncel polemiklerin ötesinde tarihsel ve sınıfsal bir zemine oturur. Öncelikle şunu net koyalım: 1923 Cumhuriyeti saltanat ve hilafet gericiliğine, emperyalist işgale karşı atılmış tarihsel ve ilerici bir adımdır. Ancak bu ileri adımın kalıcı olamamasının, bugün içerisinden geçtiğimiz karşı devrim sürecine zemin hazırlanmasının temel sebebi kurucu kadroların sınıfsal tercihleri ve Cumhuriyet’in kurulurken taşıdığı burjuva karakteridir.

AKP iktidarı 2002’den beri basit bir hükümet değişikliği değil bir “karşı-devrim” süreci yürütmüştür. Cumhuriyet’in laiklik, kamuculuk ve aydınlanma gibi temel ayaklarını birer birer tasfiye etmiş yerine piyasacı, gerici ve işbirlikçi bir rejim inşa etmiştir. Bu süreç yaşanırken kendine “sol” diyen liberaller bu yıkımı “demokratikleşme” ve “vesayetin kaldırılması” olarak alkışlarken, bizim hattımız bu sürecin Cumhuriyet’in tasfiyesi olduğunu ve doğrudan emekçi halka düşman bir karakter taşıdığını açıkça ifade etti. Tarih maalesef bizi doğruladı.

Haziran Direnişi, işte bu karşı-devrim sürecine verilmiş en kitlesel ve tarihsel yanıttı. O gün sokağa dökülen milyonlar bu ülkenin Cumhuriyetçi birikiminin ne kadar diri olduğunu gösterdi. Bugün geldiğimiz noktada şu gerçeği görmek zorundayız; 1923 Cumhuriyeti’ni kuran burjuvazi, zamanla o Cumhuriyet’in kazanımlarına ihanet etmiş ve bizzat kendi elleriyle bu gerici rejimin önünü açmıştır. Dolayısıyla bugün “geriye dönerek”, yani sadece 1923’ü korumaya çalışarak bu saldırıyı püskürtmek mümkün değildir. Burjuva sınıfı Cumhuriyet’i bitirmiştir. Artık işçi sınıfı cumhuriyet bayrağını devralmalıdır.

Tam da bu noktada kritik bir ayrım duruyor; Cumhuriyet, bizim siyasetimizin vazgeçilmez bir parçası olarak yer tutuyor. Ancak, “Sınıf” ekseninden kopardığınız anda siyaseten savrulmanız kaçınılmaz hale gelir. Cumhuriyetçi dinamikleri emek eksenli bir örgütlenmeyle buluşturamadığınızda; o dinamiklerle devinmek için kurduğunuz ittifaklar ve meclisler kaçınılmaz olarak bir yerden sonra sizi düzen muhalefetinin bir parçası haline getiriyor. Sınıf ayağını terk ettiğinizde ya da mesele sadece söylemsel düzeyde kalıp somut bir şekilde örülmediğinde düşeceğiniz hata bellidir; dönüştürmek istediğiniz dinamiğin öznesi değil nesnesi olursunuz. Sonunda dönüştüremez, siz dönüşürsünüz.

Siyasette öncelikler başlığı da buraya denk düşüyor. Tarihsel yanıtlarımız çok açık. Anti-kemalizmden devrimci bir siyaset çıkmaz. Bununla beraber Kemalizm gibi, politik net bir taşıyıcı öznesinin olmadığı bir başlıkta da buradan sosyalizm çıkarmayı zorlama buluyoruz. Kemalizm olarak toplumda ifadesini  bulan arayışın simgeleriyle kavga etmenin anlamı yok. Komünistlerin tarihselliği, teorisi, mücadele tarihi, simgeleri kendi başına Türkiye topraklarında karşılığını bulabilecek malzemeye ve meşruiyete sahip. Siyaset mühendisliği gözüyle buraya bakıldığında çıkacak olan şeyin bir savrulma, gereksiz yük taşıma ve vakit kaybı olduğunu düşünüyoruz.

Cumhuriyet başlığında sınıf merkezli bir siyaset kurulamadığında, düzen muhalefetinin belirlenimi altında nasıl kalındığını konuştuk. Benzer bir tabloyu Kürt sorununda da görüyor muyuz?

Kürt sorunu ülkemizin tarihsel ve köklü bir gerçeğidir. Bugün ve geçmişte önümüze getirilen çözüm süreçleri, iç dinamiklerden ziyade dış dinamiklerin yani emperyalizmin bölgesel planlarının belirlenimi altındadır. Şunu net görmeliyiz, sermaye düzeninin bu sorunu halkların lehine çözecek ne bir ehliyeti ne de niyeti vardır; onların “çözüm”den anladığı ya emperyalizme tam entegrasyon ya da kendi iktidarlarını tahkim etmektir. Kapitalist-emperyalist düzende biz bu sorunun gerçek bir çözüme kavuşturulabileceğini düşünmüyoruz.

Sosyalist solun önemli bir bölmesi yıllardır Kürt siyasi hareketinin siyasi hattına yedeklenmiş, bu hareketin gölgesinde kalarak kendi bağımsız hattını kuramamıştır. BKP olarak tavrımız nettir. KSH ile aramızda siyasi ve ideolojik mesafe vardır. Bu mesafenin oluşmasının temel sebebi, KSH’nin kendi kuruluş ilkelerini çok uzun zaman önce terk etmiş olmasıdır. Ama bu mesafe asla Kürt emekçilerine sırtımızı dönmek değildir. Aksine biz Kürt emekçilerinin, hatta tüm bölge halklarının gerçek kurtuluşunun; anti-emperyalist, anti-kapitalist ve gericilik karşıtı yani emekçilerin laik ve sosyalist cumhuriyetinden geçtiğini savunuyoruz. Türk ve Kürt emekçilerinin birliğini bu hedef etrafında örmek zorundayız.

Bu eleştirdiğiniz yönelimler; birer politik manevra, güncel bir çıkış arayışı veya bahsettiğiniz dinamikleri “içeriden dönüştürme” amacı taşıyor olamaz mı?

Elbette olabilir, muhtemelen niyetleri de budur. Biz sosyalist solun köklü geleneklerini bugün çokça yapıldığı gibi “Kemalist”, “Ulusalcı” ya da diğer uçta “Kürtçü”, “Kuyrukçu” gibi etiketlerle yaftalamaları doğru bulmuyoruz.

Her siyasi yapı kendi öznel alanını korumak, sınırlarını çizmek ister, bunu anlıyoruz. Ancak tartışmaları bu denli uçlaştırmanın sosyalist solun total görüntüsüne büyük zarar verdiğini düşünüyoruz. Düşünün; bugün devrimci bir arayış içinde olan bir gençsiniz, heyecanlısınız ve örgütlendiğinizde kendinizi 50 yıldır bitmeyen, tükenmeyen ve artık küfürleşmeye varan kısır bir kavganın ortasında buluyorsunuz. Buradan devrimci bir enerji çıkmaz, ancak bıkkınlık çıkar.

Eskiden sosyalist solda farklılıklara rağmen bir siyasi olgunluk vardı. En azından “bir şeyler deneniyor, yolları açık olsun, biz farklı bakıyoruz” denilirdi. Bu yaklaşım olduğu için büyük ve güçlü eylem birliktelikleri kurulabilirdi. Bugün ise eylemden anlaşılan; kent merkezlerinde belli noktalara sıkışmış, zayıf, amaçsız ve sonuçsuz bir “aktivizm”e dönüşmüş durumda. Herkes kayığı sallıyor…

Bakın, en başta söylediğimiz “program sorunu” burada da karşımıza çıkıyor. Herkes günü kurtarmanın peşinde. “Bir şeyler kaçıyor” hissi, Türkiye soluna kalıcı zararlar verdi. Elbette tarihsel fırsatlar kaçıyor, ciddi mevziler kaybediyoruz fakat biz BKP olarak, tüm bunların dışında kalma pahasına bir “derlenme” dönemine ihtiyaç olduğunu düşünüyoruz.

Zamanla yarıştığımızın farkındayız ama özellikle dijitalleşmeyle birlikte solda gelişen popülist tarzın bir kalıcılığı yok. Biz, bu kadar “çorba” olmuş bir tablonun parçası olmak istemiyoruz. Sosyalist solun üzerinde zabıtalık yapmaya, herkese had bildirmeye de niyetimiz yok. Mübalağa ile söylersek biraz da “bırakınız yapsınlar” diye bakıyoruz. Çünkü hayatın ve sınıf mücadelesinin gerçekleri kimin haklı olduğunu çok daha hızlı ve net gösterecektir.

Eleştirdiğiniz bu iki ana dinamiği tamamen yok mu sayıyorsunuz? Bu dinamiklere nasıl yaklaşmak gerekiyor?

Hayır, toplumsal karşılığı olan hiçbir dinamik yok sayılamaz. Bizim itirazımız dinamiklerle kurulmaya çalışan ilişki. Bakın, ortada ciddi bir sıkışma hali var. Siyaset sürekli bir kapsama iddiasıyla yapılıyor. Elbette her siyasi hat birilerini kapsarken birilerini dışarıda bırakır ancak Türkiye devrimci hareketinin toplumsal meşruiyeti için bu siyasi dinamiklere sıkışmak zorunda olduğunu düşünmüyoruz. Biz bunu tehlikeli buluyoruz. Çünkü bu sıkışmanın varacağı yer bellidir; ya CHP’nin çizdiği sınırlar ya da Kürt hareketinin belirlediği sınırlar. “Varmıyor” gibi gözüken, kendini sadece bu odaklara karşıtlık üzerinden kuran yapılarda ise bir torbaya koyulup tanımlanabilecek tutarlı bir sol hareketten söz edemiyoruz.

Somut bir örnek verelim: Saraçhane 1 Mayıs’ı… Herkes sendikalara, CHP’ye kızdı, “ihanet” dedi ama hepsi oradaydı. Neden geldiniz o zaman? Ya da gitmeyenler… Onlar da sadece gitmemekle, yani bir “karşıtlıkla” kendilerini var ettiler. Türkiye solunun büyük öbekleri maalesef sadece bir diğerinin eleştirisi veya karşıtı olarak var olmaya çalışıyor. Buradan devrimci bir enerji çıkmaz, nitekim çıkmıyor da. Bizim ihtiyacımız olan bu dinamiklere eklemlenmek ya da sadece onlara karşıtlık yaparak var olmak değil; kendi bağımsız sınıf hattımızı inşa etmektir.

2014 yılında TKP’nin bölünmesinde bu dinamiklerin basıncı etkili oldu mu? Son dönemde liberal bir müdahale nedeniyle TKP’nin bölündüğü iddia ediliyor, bu tartışmalar hakkında ne düşünüyorsunuz?

O dönem bu tartışma hiç bu açıklıkta yapılmadı ama elbette arka planda bu dinamikler etkiliydi. Süreci bilenler hatırlar. İki ayrı kongre toplandı.

Şunu net ifade edelim: Birleşik Komünist Parti, 2014 sürecinde en az sorumluluğu ve payı olan, o kavganın yükünü taşımayan bir kadro birikimiyle yola çıktı. O yüzden bu konu gündemimizde çok yer tutmuyor, bizce bu tartışma sınırlara gelmiştir. Aradan 12 yıl geçti. Türkiye’de, sosyalist hareket de komünistler de bu 12 yılda çok şey yaşadı.

Ancak bir şerh düşmek zorundayız; 2014’te yaşananları “TKP’ye dışarıdan liberal bir saldırı oldu” teziyle açıklayan yaklaşımı doğru ve gerçekçi bulmuyoruz. Elbette devrimci partilere dışarıdan saldırılar olur, hep de olacaktır. Fakat soru şudur: Bu nasıl bir “dış” saldırıdır ki partinin Merkez Komitesi’nin yarısı, örgütsel ağırlığının yarısı ve üyelerinin yarısı kopup gitmiştir? Bu durum eşyanın tabiatına aykırıdır. Bir yapı tam ortadan ikiye bölünüyorsa, orada dışsal bir komplodan çok içsel ve siyasal bir tıkanma aranmalıdır.

Gerek 2014 gerek de sonrasındaki ayrışmalar, tartışmalar ara ara gündem oluyor. Genel olarak BKP’nin bu tartışmalara bir yanıtı açıktan olmadı. Genel olarak nasıl yaklaşıyorsunuz?

Bu tartışmaların ilerlettiğini düşünmüyoruz artık. Dünyada ve ülkede bu kadar gündem varken, bu kadar ciddi görevlerimiz varken önemsiz kalıyor. Fakat dediğiniz gibi ilk kez birkaç şey söyleyecek olursak birkaç noktayı vurgulamak iyi olur.

2014’te TKP’nin bölünmesi en başta bir tasfiyeciliğin ürünüydü. Parti’nin her şeye rağmen sorunlarını aşarak, güçlenerek yoluna devam edebileceğini düşünüyorduk. 2024 yılında geldiğimizde, tarihin trajedisi mi komedisi mi bilemeyiz, benzer süreçler yaşadık. Neyse ki, aşıldı, geçmişte kaldı. Bu tartışmaların yüklerini büyük oranda sırtımızdan attık. Çok yoldaşımız, dostumuz elbette ki üzüldü, yıprandı, kaygılandı fakat geleceğe dönük yapıcı ve iyimser bir iradeyle yola devam ediyoruz.

Bizler için, 2014’te de 2024’te de yaşananlar birden ortaya çıkan durumlar değildi. Süreçleri kötü yönetmek bir sonuç. Tarafların süreçlere dönük nasıl yaklaştığı, ne yaptığı ettiği bir yerden sonra tarih mahkemesi önünde çok önemli değil. Mücadele edenler, devrimci kalanlar geleceğe bu tartışmalardan değil, siyasal mücadelelerin ihtiyaçları doğrultusunda bakıyor.

2014 ve 2024’te ayrışma sebeplerini, tartışmaları özetlemek teorik olarak mümkün değil. Birçok boyutu var. Bizim için hala yakıcı ve güncel olan yanlar ise birkaç başlıkta hala önümüzde duruyor. Parti’mizin misyonu da biraz da buralardan şekilleniyor.

İşçi sınıfının öncü örgütü olmak, sınıfın siyasal temsilcisi haline gelebilmek, işçi sınıfı içerisinde bir sınıf örgütlenmesi yaratmak bizim için öncelikler hiyerarşisinde birinci sırada yer alıyor. Politik tüm gelişmeler, tartışmalar elbette ki önemlidir. Reformizme kapılar da buralardan aralandı. Fakat gerek ayrışma süreçlerinde gerek öncesinde gerek de bugün en yaşamsal olan başlığın bu olduğunu düşünüyoruz.

106 yıllık tarihimizle beraber, örgütsel olarak sürekliliğimizin doğrudan geldiği Sosyalist İktidar- Gelenek çizgisini düşündüğümüzde de aynı başlık ciddi bir sorun olarak ortada duruyor. İşçi sınıfı içerisinde tutulan mevzilerin sınırlı ve geçiçi oluşu taşınabilir, göz ardı edilebilir bir sorun değil bizler için. Bu başlıkta politik ve örgütsel tercihlerin önemli bir yer tuttuğunu düşünüyoruz. Bu tercihlerin de sebeplerini, kaynağını arızi sebeplerden değil, yapısal sebeplerden geldiğini düşünüyoruz.

Bu tespitle birlikte ortaya çıkan Parti modeli, işleyişi, yapısı başkalaşıyor elbette. Çünkü tespitimizin konusu olan sorunun sonucu olarak ortaya çıkan Parti’nin bir bütün olarak çalışma yöntemleri, tarzı; parti üyesi tarifi, kadro profili, araçları… Hepsi değişiyor. 2014’te en çok tartışılan başlıklar da bunlardı. Ayrı şekillerde örgütlenen 2 Kongre’nin metinlerine bakılınca da bunlar rahatlıkla görülebiliyor. Subjektif anlatıların bir yerden sonra bizim için önemi yok.

Yine aynı tespitle bağlaşık olarak ele alınabilecek bir küçük burjuva aydın örgütlenmesi, kadro-üye politikası ve bu unsurların Parti merkezi kurullarını belirliyor olmasının yarattığı zaaf bir Komünist Parti’nin taşıyabileceği bir düzlem değil. Siyasal mücadelenin sertliğinin geldiği nokta görülünce daha fazla da kendisini hissettiriyor bugün bu başlık. Parti’nin kitleselleşme, yüzünü ‘’dışarı dönmesi’’ denen sorun da burada yatıyor. Bu sorun çok uzun yıllardır aşılabilmiş değil.

Önce Atılım Kongresi olarak bu tartışmaları gündeme getirdik. Bugün BKP olarak hem siyasal görevlerimizi yerine getirmeye hem de bu tartışmaları yapıcı biçimde sürdürmeye çalışıyoruz dostlarımızla. Çok fazla özne ortaya çıktı ayrışma sonrasında. Ciddi bir dağınıklık var. Kimsenin çözemeyeceği bir halde bugün. Tüm tartışmaları bir torbaya koymak mümkün değil demiştik. Fakat illa bir çerçeveye kavuşturacaksak, bizler için 2024 Atılım Kongresi’nden beri vurgulamaya çalıştığımız asıl mesele bir Bolşevizasyon sorunudur. Bir diğer deyişle bugünün koşullarında gerçek bir Leninist Parti sorunudur. Birleşik Komünist Parti’nin bugün önceliği haline getirdiği asıl başlık budur.

Partinin ismindeki “Birleşik” vurgusuna gelecek olursak… Akla hemen birileriyle birleştiğiniz geliyor. Neden Birleşik? İsim tercihleriniz sürekli “Birlik” kavramını çağrıştırıyor: Birleşik Komünist Parti, Komünist Birlik Dergisi, Birlik ve Dayanışma Hareketi…

Evet, 90’larda yenilgiden çıkışın anahtarı birlik olarak görüldü. İlkesiz, sosyalizmsiz, hep asgari hedeflerle yola çıkan birliklerden devrimci bir çıkış bugüne kadar hiç gerçekleşmedi. Tersi oldu, sosyalist hareket zayıfladı, büyük ayrılıklar yaşadı. Bu yüzden bu kavram çok yıpratıldı. Başta dediğimiz gibi biz bu dönemi bir birlikler süreci değil bir derleniş dönemi olarak görüyoruz. Ancak buna rağmen birlik kavramı bizim için tarihsel bir sorumluluktur ve bu sorun henüz çözülebilmiş değildir.

Biz özel olarak Komünistlerin birliğini önemsiyoruz. Bunun için de yıkıcı değil yapıcı bir zemin örmeye çalışıyoruz. Düşmanlık üretmenin kimseye faydası yok. Elbette sermaye devletini sol içi tartışmaların parçası haline getirenleri, devrimci ahlakı tüketenleri kastetmiyoruz. Onlar zaten bizim için özne değildir.

Bizim seslendiğimiz kesim, Türkiye’de komünist hareketin -her ne kadar geriye çekilmiş olsa da- sahip olduğu ciddi aydın ve kadro birikimidir. Şu an bir “bekleme” hali var. Kimsenin bu tartışmaları göğüsleme, sürdürme ve nihayete erdirme noktasında takati kalmamış durumda. Doğaldır. Türkiye komünist hareketi son 12 yıldır kolay şeyler yaşamıyor. Bu yaşananların burjuvazinin saldırılarıyla, müdahaleleriyle değil, yanı başınızdakinden; dosttan, yoldaştan gelmesi kolay atlatılabilir şeyler değil. Ama artık geride bırakılması gerekiyor. Dünya ve Türkiye başka bir yere gidiyor. Herkesin hazırlık yapması gerekir.

Bizim “Birleşik” ismini kullanmamız ve yayınlarımıza bu adı vermemiz; bugünkü dağınıklığı kabul etmediğimizin ve gelecekte mutlaka sağlanması gereken Komünistlerin birliğine duyduğumuz tarihsel sorumluluğun ilanıdır. Biz bugünden o zemini örüyoruz.

O yüzden Birleşik ismini anlamlı ve programatik buluyoruz. “Birlik ve Dayanışma” ismini tarihten bugüne taşımamız da bu yüzdendir. Birlik ve Dayanışma Hareketi, Birlik ve Dayanışma Gazetesi, Komünist Birlik… Biz bugünden, gelecekte mutlaka oluşması gereken komünist birliğin zeminini örüyoruz. Elbette Parti’nin adı, Parti’nin misyonunun sadece bu olduğunu göstermez. Yapılacak çok işimiz var. Öncelikle örgütlü, politik bir sınıf hareketi ve devrimci bir Komünist Parti’yi adım adım var edeceğiz. Misyonumuz böyle özetlenebilir.

Komünistlerin birliğini tarihsel bir sorumluluk olarak tarif ettiniz. Ancak mevcut yapılarla bir “cepheleşme” veya “güç birliği” arayışına mesafeli duruyorsunuz. Saldırıların bu denli yoğunlaştığı bir dönemde, diğer sol öznelerle yan yana gelişleri neden çözüm olarak görmüyorsunuz?

Çünkü bu denemeler çok yapıldı ve herkesi çok yordu. “Anlaşamıyoruz ama bari eylem birliği yapalım” mantığıyla kurulan platformlar, bugün ne yazık ki bir “görev savma” ritüeline, sonuçsuz bir aktivizme dönüşmüş durumda. Her güne bir eylem düşüyor ama ortada bir strateji yok. Enerjiyi sokağa döküp tüketmek yerine güç biriktirmeyi ve kalıcı mevziler tutmayı esas almalıyız.

İşte tam bu noktada Türkiye sosyalist hareketinde devrimcileşme sorunu devreye giriyor. Mevcut başarısızlığın sebebi solun düzen siyasetine, “sandık müşahitliğine” ve orta sınıf duyarlılıklarına hapsolmasıdır. Solun liberal hegemonyadan kopup ideolojik ve pratik olarak yeniden işçi sınıfının bağımsız hattını kurması zorunluluktur. Bu devrimci dönüşümü sağlamadan, sadece sayıları alt alta toplayarak yapılacak her “birlik” yeni bir hayal kırıklığından öteye gitmeyecektir.

2010’larda kurulan Hayır Cephesi, 2013 sonrası kurulan Birleşik Haziran Hareketi, son seçimlerde kurulan Sosyalist Güç Birliği… Bizim için hepsi çok kıymetli deneyimlerdi ve gereklilerdi. Bugün soracak olursanız bu ihtiyacın ortadan kalktığını düşünmüyoruz. Fakat gerek Türkiye siyasetinin geldiği yer gerek de bu öznelerin tercihleri, yol haritaları farklı… İş böyleyken cepheleşme çağrılarının, birlikte belli başlı gündemlerin örgütlenmesi için adım atılmasının bir karşılığı kalmamış vaziyette. Bu örneklerde neler yaşandığını, kimin ne yaptığını da durmadan gündem etmenin biraz ucuz hareketler olduğunu düşünüyoruz. Büyük hatalar yapıldı, SGB’nin kitlenmesi, CB seçimlerinin ısrarla merkeze alınarak kadük bırakılması, basitçe adaylık tartışmalarına sıkışması kabul edilebilir değildi. Sosyalist bir odak yaratılabilirdi, olmadı.

Diğer yanda Türkiye solunun da kıymetli denemeleri bulundu. Emek ve Özgürlük İttifakı kuruldu, başka birlikler ilan edildi. Buraya dönük politik olarak eleştirilerimiz bir yana oradan da bir sonuç alınamamasının sebepleri aslında paralel gelişti. Seçimler başlığı hep Türkiye solunu dağıtan bir başlık oldu. Seçim karşıtlığı yapan bir apolitizmle bundan kaçamayız fakat artık önceliğin başka noktalara verilmesi gerektiği aşikar. Bizim için önce ciddi bir Komünist Parti’nin yolunun açılması gerekiyor. Önceliklerimizi bu nokta şekillendiriyor.

Biraz BKP’nin takviminden konuşalım… Eylül 2024’te Atılım Kongresi ile yola çıktınız, bir yıl sonra BKP Kuruluş Kongresi gerçekleşti. Kuruluşun üzerinden yaklaşık 6 ay geçti. Bu süreçte neler yapıldı, bundan sonra neler yapılacak?

Bir yılımız aslında bir ‘’girişim’’ olarak geçti. Bu kavramı kullanmak istemedik, bir karşılığı yok. Dergi çevresi olmanın da aynı şekilde çünkü Türkiye siyaseti partileşmeyen, iddia koymayan kimseye alan tanımıyor. Ancak bu, “partiyim” demekle de olmuyor, emek ve zaman gerekiyor.

Bu açıdan BKP’nin çıkışı cüretkar bir çıkıştır. Anlamının kısa sürede anlaşılacağı düşünüyoruz. Tabii emek ve zaman gerekiyor. Yukarıda bahsi geçen dinamiklere yaslanmadan zor bir iş. En basiti; sizi kim haber yapacak, kim gündeme alacak, kim öne çıkartacak. Devrimci siyasete dönük adı konulmamış bir sansür söz konusu “sol” kamuoyunda, basınında bile. Burun kıvrılıyor, geçmiş gitmiş şeyler gözüyle bakılıyor. Denendi olmuyor algısı, büyük bir yenilgi psikolojisi hakim sola dair. CHP-DEM çizgisinde değilseniz, o çizginin eylemlerinde, etkinliklerinde yer almıyorsanız çok açık bir tecrit uygulanıyor. Biz bu ezberi bozmak için çabalıyoruz.

Bizim için parti sorunu devrim stratejisinden bağımsız ele alınamaz. Devrim stratejiniz, işçi sınıfının iktidarı nasıl alacağına dair yanıtlarınız, doğal olarak kuracağınız partinin niteliğini de belirler. Bizim yolumuz; düzen içi çözümlerin bir parçası olan değil düzeni cepheden karşısına alan sosyalizmin bağımsız hattıdır. Bu hat, en başta Leninist bir örgütsel modeli şart koşar. Burada iki yönlü bir görev önümüze koyuyoruz. Birincisi, salt kendi gövdesinden ibaret kalmayan, içe kapalı kalmayan, emekçi sınıflarla organik bağlar kuracak araçlar toplumsal örgütlenme modelleri yaratmak.

İkincisi ise siyasi netliktir. Burada bir kavram kargaşasını gidermek gerekiyor; bağımsız devrimci siyaset genellikle sadece mevcut siyasi iktidardan bağımsız olmak olarak algılanıyor. Oysa bizim açımızdan asıl mesele sermayenin tüm fraksiyonlarından bağımsız, düzen muhalefetinin gölgesine girmeden devrimci bir odak yaratabilmektir. Tam da bu nedenle; “AKP karşıtı mücadele” adı altında sermaye partilerinin desteklenebileceği tezi bize göre sosyalist devrim hattının inkârıdır. Siyasi alanda ciddi olanaklar mevcuttur ve sosyalist hareket bu olanakları ancak kendi ayakları üzerinde durarak değerlendirebilir.

Son olarak, 25 Ocak Pazar günü Şişli Tiyatrosu’nda “Mustafa Suphi ve Yoldaşları Katledilişinin Yıl Dönümünde: Sosyalizm ve Devrim Konferansı” düzenliyorsunuz. Bu konferansın amacı nedir?

Bu konferansı üç temel sac ayağı üzerine kuruyoruz. Birincisi; emperyalist-kapitalist sistemin yarattığı barbarlığa karşı sosyalizmin insanlık için hâlâ en güncel, en güçlü ve tek kurtuluş seçeneği olduğunun altını kalınca çizmek İkincisi; sosyalizmin temel ilkelerine dönük ideolojik saldırılara yanıt vermek. Sınıf mücadelesinin reddedildiği, reel sosyalizm deneyiminin “ulus devletçilik” denilerek küçümsendiği bu ortamda; Marksizmin ve Leninizmin devrimci hattını savunmak. Üçüncüsü ve en önemlisi ise tarihsel süreklilik. 1921’de bu topraklarda “amele ve rençberlerin iktidarını” kurmak için yola çıkan ama burjuvazi tarafından kalleşçe katledilen Mustafa Suphi ve 15’lerin bayrağının, 2026 yılında partimiz tarafından onurla taşındığını göstermek. Röportaj vesilesiyle tüm emekçileri, geleceksiz bırakılan gençleri ve bu karanlığı yırtıp atmak isteyen kadınları konferansımıza davet ediyoruz.

Eklemek istediğiniz son bir söz var mı?

Önümüzde uzun yıllar var. Yol kazaları yaşadık, yaşıyoruz, yaşayacağız. Fakat Bolşevik bir damarın gelişmesinin en hayati mesele olduğunu düşünüyoruz. Çok açık bir üye kampanyası, tanıtım çalışmaları yapmıyoruz. Açıkçası bu bir tercih. Derlenme döneminin gerekliliği olduğunu düşündüğümüz bir tercih. Fakat tüm komünistleri, yoldaşlarımızı, dostlarımızı Birlik ve Dayanışma Hareketi’ni ete kemiğe kavuşturmaya çağırmak istiyoruz. Partimizin kapısı tüm devrimcilere, komünistlere açık fakat asıl mesele birlikte yol yürüyebilmekte.

Resmi kuruluş süreçlerinde ciddi sorunlarla karşılaşıyoruz. AKP rejiminden, Komünist Parti ismine dönük gündemler var. Tamamen sonuçlandığında kamuoyu ile de paylaşacağız. Bugün resmi olarak kurulmuş durumdayız fakat bu noktalar üyelerimizi bildirmemize ve görünmesine engel oluyor. Partimiz hem hukuken hem siyasal alanda gerekli tüm adımları atıyor şu anda.

Kongrenin üzerinden 6 ay geçti. Atılım Kongresi’ni şekillendiren tartışamaların ışığında Kuruluş Kongremizi başarıyla gerçekleştirdik. Parti program, tüzük ve temel metinlerimiz çıktı. Dünya, ülke, sınıf ve Parti’ye dair 50 maddelik değerlendirme ve 10 karar yayınladık. Bu kararları hayata geçirmeye çalışıyoruz. Bu sürede örgütlerimizi kurmaya başladık, binalarımızı açtık. Birlik ve Dayanışma gazetesi çıkararak emekçilere ulaştırıyoruz. Gençlik çalışmalarımız üniversitelerde Sosyalist Düşünce Toplulukları ve liselerde Sosyalist Liseliler olarak sosyalizm kavgasını yürütüyor. Önümüzdeki dönemde en büyük görevimiz Birlik ve Dayanışma Hareket’ini büyüterek güçlü ve bağımsız bir işçi cephesinin somutlamaya başlamaktır.

Devrimci bir Komünist Parti’nin ne kadar yaşamsal bir ihtiyaç olduğunu emperyalist haydutluğun bugün geldiği noktaya bakınca tekrardan anlıyoruz ve hissediyoruz. Aynı duyguları paylaştığımız tüm komünistleri artık yeni bir sayfa açmaya davet ediyoruz. Gerçek bir derleniş sürecini, 28-29 Kanunisaninin 105. yılında hep birlikte açalım. Gelenekten geleceğe umutla yürüyelim…

 

 

 

 

Komünist Birlik | 2025