Emperyalizm ve Gericilik Suriye’de Barış Sağlayamaz!
Suriye’de HTŞ’nin SDG kontrolünde bulunan bölgelere saldırısının ardından gerçekleşen ateşkesle birlikte HTŞ ve SDG arasında yeni bir mutabakatın 30 Ocak günü imzalandığı duyuruldu. HTŞ’nin SDG’nin kontrolündeki bölgelerde de siyasi ve askeri otoritesini artırmayı, bununla birlikte SDG’nin üç tümenden oluşan bir askeri tugayla birlikte HTŞ’nin kurmuş olduğu mekanizmalara entegrasyonunu hedefleyen yeni mutabakat bir barış mutabakatı gibi gösterilmeye çalışılsa da özünde HTŞ zihniyetini ve emperyalizmin adımlarını güçlendirmesi anlamı taşımaktadır.
Bu durum, kazanımların korunması vb. yaklaşımlarla ele alınmaya çalışılsa da emperyalizmin Ortadoğu’ya, Suriye’ye ve bölge halklarına biçtiği misyonun büyük bir yıkım getirdiği görülmek durumundadır. Emperyalizmin ve Suriye’deki piyonu HTŞ’nin gericilik, Suriye’nin doğal kaynaklarını yağmalamak ve rant dışında bir programı olmadığı ve bu süreçten Suriye başta olmak üzere bölge halklarının çıkarına bir gelişmenin oluşmayacağı açığa çıkmış durumdadır.
HTŞ’nin Paris’te gerçekleştirilen ve İsrail, Suriye ve ABD’nin imzaladığı anlaşma sonrasında saldırılarını artırması Suriye’de HTŞ’ye biçilen misyonun Ortadoğu’daki etkilerini göstermesi açısından önemlidir. Golan Tepeleri İsrail’e bırakılmış, HTŞ’nin Suriye’deki siyasi otoritesinin önü açılmış, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik tehditleri birçok açıdan artmıştır.
AKP iktidarı da HTŞ eliyle bölgede rol üstlenmeye çalışmakta, ABD ve İsrail’in çıkarları doğrultusunda Suriye’nin yağmaya ve ranta açılmasına hizmet etmektedir. AKP Türkiye’de “demokrasi, özgürlük, kardeşlik” kılıfıyla gerici, işbirlikçi ve emek düşmanı karakterini gizlemeye çalışmakta, Suriye’de ise cihatçı ve emperyalizm destekli HTŞ’nin önünü açmaktadır.
Bu durum, Suriye’de emperyalizm ve gericilikle, Türkiye’de ise AKP ve faşist MHP ile barışın, demokrasinin ve kardeşliğin geliştirilemeyeceğini açıkça göstermektedir. Bölge halklarının ve Türkiye’de emekçilerin geleceği emperyalizme, gericiliğe ve sermayeye karşı bütünlüklü bir mücadele ile kazanılabilir.
İran Kuşatma Altında: ABD Bölgeyi Savaşa Sürüklüyor
ABD emperyalizmi dört bir taraftan kuşatmış olduğu İran’ı tehdit etmeye devam ediyor. Son günlerde ABD ordusu uçak gemileri, destroyerler, denizaltıları, hava savunma sistemleri gibi unsurlarını bölgeye yığmış durumda. Venezuela’ya yaptığı ani saldırıyla Venezuela Başkanı Nicolas Maduro ve eşini esir alan ABD’nin benzer bir şekilde İran’a saldırabileceği konuşuluyor.
“12 Gün Savaşı” olarak anılan Haziran 2025’teki İran-İsrail Savaşı, İran’a yönelik müdahalenin etkilerini ABD-İsrail ikilisine gösterdi. İranlı lider Ali Hamaney, olası bir Amerikan saldırısının tüm bölgeye yayılacak geniş çaplı bir savaşa yol açacağı konusunda uyarılarda bulundu. Ayrıca olası Amerikan saldırısı durumunda “kapsamlı ve emsalsiz” bir karşılık vereceklerini, bölgedeki tüm Amerikan üslerinin hedef alınacağının altını çizdi. Bunun haricinde Lübnan Hizbullah’ı, Irak’taki Nuceba Hareketi ve Yemen’deki Husiler de İran’a destek mesajlarını sundu.
Askeri tehditler devam ederken bir yandan da diplomatik müzakereler son hızla devam ediyor. İran Dışişleri Bakanı Ali Laricani, “Savaş kaçınılmaz değil, önlenebilir” diyerek orta yolun bulunabileceğini işaret ederken her duruma hazırlıklı olduklarının da altını çiziyor.
ABD tüm unsurlarıyla Ortadoğu’dan çıkarılmadan bölgede kalıcı bir barış mümkün değildir; ABD ve işbirlikçileri Ortadoğu’dan defedilmelidir. Emperyalist saldırganlığın karşısında durulması bugün emekçiler açısından önemli bir mücadele başlığıdır. Suriye örneği “demokrasi ihraç eden” emperyalizmin nasıl bir yağma, rant ve yıkım sistemi olduğunu ve halkları ölüme, açlığa ve göçe ittiğini göstermektedir.
Bu Düzenin Her Yanından Pislik Akıyor!
Epstein dosyalarını okuduğunda insanın aklında tek bir soru beliriyor: Bu ölçekte bir kötülük nasıl bu kadar rahat, bu kadar pervasızca var olabildi? Cevap bireysel sapkınlıklarda ya da “çürük birkaç isimde” değil. Bu durumun kendisi yalnızca ideoloji ile açıklanabilecek bir şey. Tarih boyunca egemen sınıfların ürettiği, bugünse küresel elitler eliyle yeniden üretilen bir ideoloji bu. Gücün, sınır ve denetim tanımadığı noktada ortaya çıkan bir çözülme.
Epstein dosyaları, modern dünyanın en büyük yalanlarından birini açık etti: Hukukun ve ahlakın herkes için eşit olduğu iddiasını. Bu belgeler, bazı insanlar için kuralların geçerli olmadığını, hatta suçun bile bir ayrıcalık alanına dönüştüğünü gösteriyor. Mesele yalnızca gizlenen suçlar değil; bu suçların yıllarca korunabilmesi, örtülmesi ve görmezden gelinebilmesi. Asıl skandal tam da burada başlıyor.
Bu dosyalar bize gücün nasıl çalıştığını anlatıyor. Servet ve nüfuz belirli bir eşiği aştığında, insan artık sadece dokunulmaz olmuyor; aynı zamanda görünmez hâle geliyor. Mağdurların sesi duyulmuyor, tanıklıklar itibarsızlaştırılıyor, adalet mekanizması yavaşlatılıyor ya da felç ediliyor. Sistem, suçla mücadele etmek yerine suçu çevreleyenleri korumayı seçiyor. Böylece bireysel suçlar, kurumsal bir sessizliğin içinde çoğalıyor.
Epstein meselesi bu yüzden kapatılabilecek bir dava değil. Çünkü açığa çıkan şey tek bir ağ değil, bir düzen. Bu düzen sorgulanmadıkça, isimler değişse bile mekanizma aynı kalacak. Dosyaların asıl önemi, bize ne kadar ileri gidilebildiğini değil; ne kadar süredir gidildiğini göstermesi. Bu düzen değişmediği sürece Epstein dosyası gibi dosyalar devam edecektir. Bu düzen her şeyden öte, insanlığımız için değişmek zorundadır.
Laikliği Savunmak Suç Değildir!
Gerici bir azınlığın kışkırtmasıyla laikliği savunan insanlar hedef haline getiriliyor. İstanbul ve Balıkesir’de “Şeriata ve faşizme karşı laik, demokratik devrimci cumhuriyet” yazılı pankart astıkları için SOL Parti üyelerinin gözaltına alınması, iktidarın toplumu korku ve baskıyla hizaya sokma politikasının açık bir göstergesidir. Bu yaşananlar yalnızca birkaç kişiye yönelik bir işlem değil; toplumun ilerici birikimine verilmiş bir gözdağıdır.
“Dine saldırı” söylemiyle yaratılan yapay tartışmanın ardında ise daha derin bir gerçek yatıyor. Yoksul emekçi halkı inanç üzerinden sömüren, dini siyasi iktidarın dayanağı haline getiren bir düzen inşa edilmiş durumda. Laikliği savunanlar hedef alınıp ev hapsine mahkûm edilirken, dini çıkar ve iktidar aracı haline getirenler kendilerini dokunulmaz ilan ediyor. Asıl saldırı halkın aklına, özgürlüğüne ve geleceğine yöneliktir.
SOL Parti’nin yanındayız. Bugün cezalandırılmak istenen bir pankart değil, gericiliğe boyun eğmeyen iradedir. Bu ülkenin yarınlarını karanlığa teslim etmeye niyeti olmayan milyonlar var.
Düzeniniz Batsın, Kadınlar Yaşasın!
Şişli’de, İstanbul’un göbeğinde, Durdona Khokimova vahşice katledilip cansız bedeni bir çöp konteynerine atıldı. Bu vahşet ilk değil. Durdona’nın katledilmesi münferit bir adli vaka değil, kadın düşmanlığını kışkırtan politik atmosferin ve sistematik şiddet sarmalının doğrudan bir sonucu.
İstanbul Sözleşmesi’nin bir gece yarısı feshedildiği, 6284 sayılı yasanın etkin uygulanmadığı ve “iyi hal” indirimleriyle cezasızlığın bir norm haline getirildiği bu düzen, failleri cesaretlendirmeye devam etmektedir.
İktidarın ve medyanın dili, kadına yönelik suçları geleneksel aile yapısı altında normalleştirirken; bu cinayetler laikliğin tasfiye edilmeye çalışıldığı, kadınların yaşam haklarının gerici politikalarla kuşatıldığı bir zeminde işlenmektedir. Bu düzen değişmelidir. Kadınların öldürülmediği, sokaklarında özgürce dolaşabildiği bir ülkeyi yaratacağız.
İşsizlik Kader Değil!
DİSK-AR yayınladığı rapor ile yıl sonunda ulaşılan işsizlik sayısını açıkladı: 11 Milyon 593 bin. Açıklanan rapordaki “Geniş Tanımlı İşsizlik” oranlarının en büyük bölümü kadın işsizlere ait. Bu rakam TÜİK’in yayınladığı ve ay bazında düşüş sağlandığı söylenen işsizlik rakamlarından farklı. TÜİK yalnızca son 4 haftada iş arayan ve 2 hafta içinde işe başlayacakları takip ediyor. Dört haftadan daha fazla iş arayanlar ile çeşitli nedenler ile iş aramayı bırakanları açıkladığı rapor içine almıyor. Bu arada TÜİK verilerinde yer alan işsizlerin büyük bölümü koşulların ağırlığı ve fonun başka amaçlar ile kullanılması nedeni ile işsizlik ödeneğinden yararlanamıyor.
Kapitalizmde işsizlik yedek iş gücüdür, emek gücü açısından rekabet yaratılır. Kapitalizmin doğal sonuçlarından biridir. Sermaye ve iktidar için başa çıkabildiği oranda işsiz sayılarının önemi yoktur. Sistem sorgulanana kadar rakamlar ile ilgilenmez. Ayrıca işsizlik bir süre sonra patronların güvencesiz, kuralsız ve esnek çalışma koşullarını işçiye dayatacak duruma gelmesine neden olur. İşsizlik kapitalizmin ayrılmaz bir parçası olduğu kadar ekonomik politik tercihtir de.
İşsizlikle iş saatleri arasında bağlantı kurulmadan, iş saatleri düşürülerek istihdam arttırılmadan, sermayenin kâr hırsı ortadan kaldırılmadan, kamucu ve toplumcu bir yaklaşım geliştirilmeden işsizliğin önlenmesi mümkün değil. Emekçiler her alanda örgütlenmeli, haklarına sahip çıkmalıdır. Teknolojinin gelişmesi ile işini kaybedenler için yeni istihdam ve eğitim olanakları yaratılmalıdır. MESEM gibi okul çağındaki çocukların, gençlerin çalıştırılmasına son verilmelidir. Kadrolu çalışma norm haline gelmelidir.
Tüm bunlar için ise emekçiler her alanda haklarına sahip çıkmalı; sömürüye, işsizliğe, geleceksizliğe ve hak gasplarına karşı insanca bir yaşamın ve eşitlikçi bir düzenin mücadelesini yükseltmelidir.
Migros Depo İşçisi Kölelik Düzenine Karşı Ayakta
Türkiye’nin dört bir yanındaki Migros depolarında çalışan işçiler, kölelik koşullarına, işçi sağlığı ve güvenliği ihmallerine ve açlık sınırındaki sefalet zammına karşı ayağa kalktı.
Migros patronu her yıl emekçilerin sırtından zenginliğine zenginlik katarken, işçileri güvencesiz çalışmaya ve açlık sınırının altındaki zamlara mahkûm ediyor. Depo işçileri, bu sömürü çarkına karşı kararlılıkla direniyor.
Düşük ücrete, taşeronluğa ve güvencesiz çalışmaya karşı işçilerin haklı talepleri derhal karşılanmalıdır.
Birlik ve Dayanışma Hareketi olarak, hakları için mücadele eden Migros depo işçilerinin yanındayız!
Depo işçisi kazanacak, hakkını patrondan alacak!
Birlik ve Dayanışma Hareketi
28 Kanunisani’yi Unutmadık!
Memleketi Bu Karanlığa Teslim Etmeyeceğiz!
Bundan 105 yıl önce, 28 Ocak’ı 29’una bağlayan gece Türkiye Komünist Partisi’nin kurucu önderleri Mustafa Suphi ve 14 yoldaşı Karadeniz’in karanlık sularında kalleşçe katledildi. 10 Eylül 1920’de Bakü’de yakılan ateş, emperyalist işgale karşı Anadolu halkının verdiği kavgayı, emekçi halkın iktidarıyla, yani sosyalizmle taçlandırmak için yola çıkmıştı.
Katledildiler fakat bu topraklara büyük bir miras bıraktılar.
Emekçilerin iktidarı, sosyalizm kurulmadan Anadolu halkının kurtuluş mücadelesi eksik kalacaktı. Sermaye sınıfıyla, emperyalizmle ve gericilikle hesaplaşmadan ülkemizde eşitlik ve özgürlük hüküm sürmeyecekti.
Öyle de oldu!
Bugün memleket tarikatların, mafyanın, uluslararası tekellerin ve bir avuç haraminin yağması altındadır.
105 yıl önce olduğu gibi bugün de büyük bir saldırıyla karşı karşıyayız. Sermaye, gericilik ve işbirlikçilik düzeni memleketi dört bir yandan teslim almaya çalışıyor. Türkiye gericilikle, kadın cinayetleriyle, gençliğin geleceksizliğiyle, işsizlikle, sefalet ücretiyle, hukuksuzlukla anılıyor.
Böyle gitmeyecek, biliyoruz.
“Böyle gitmez!” diyen milyonların olduğunu, eşitliğin, özgürlüğün ülkesini düşleyen, bunun için mücadele eden emekçilerin, kadınların, gençliğin seçeneksiz olmadığını biliyoruz.
Mustafa Suphi ve 14 yoldaşımızı anıyoruz, onları anmanın sosyalist Türkiye kavgasını her alanda yükseltmekten, yabancının roketine, paranın saltanatına, yobazın karanlığına karşı amansız bir mücadeleden geçtiğini biliyoruz.
15’lerin mücadelesi, cesareti ve yurtseverliği bugüne büyük bir ışık tutuyor. Memleketin kurtuluş yolunu gösteriyor ve yolumuzu aydınlatmaya devam ediyor.
BKP Merkez Komitesi
28.01.2026
