14 Temmuz 1789’da Fransız emekçileri Bastille zindanını basmış ve Fransa’da devrim sürecini başlatmışlardı. Bundan 4 ay sonra, 5 Ekim 1789’da Parisli emekçi kadınlar açlığa karşı Versay Sarayı’na “ekmek” yürüyüşü yaptılar çünkü Kral ve Kraliçe sarayda zenginlik ve lüks içinde yaşarken halk, açlık ve sefalet içindeydi. Erkek ve kadın emekçilerin de katılımıyla sayıları 60 binleri bulan emekçilerin öfkesi, kendilerini sefalete mahkûm eden saraya yönelmişti. Daha sonra bu yürüyüşü başlatan kadınlara “Halkın Anneleri” dendi. Cumhuriyeti kazanan Fransız Devrimi’nin önemli uğrak noktalarından biri olmayı başarmış Versay yürüyüşünden çıkarttığımız pek çok tarihi not olacak.
Kadın mücadelesi denildiğinde aklımıza dönem dönem birbirinden farklı talepleri olan; kimi zaman siyasi konumlanışı mevcut sistem ve hükümete göre değişkenlik gösteren kimi zaman ise kendine yeniden ve yeniden biçim veren kısa soluklu ancak yoğun bir mücadele geliyor. Kendisini yazınsal anlamda Mary Wollstonecraft’ın* kaleme aldığı “A Vindication of The Rights of Woman” yani “Kadın Haklarının Gerekçelendirilmesi” metniyle başlatan Feminist hareket, örgütlenme açısından kendi tarihini Suffragette hareketiyle başlatıyor. Sosyalist Kadınlar Konferansı’nın Clara Zetkin öncülüğünde toplanması ise 1907 yılına tekabûl ediyor. Suffragette hareketi bilindiği üzere 1.Dünya Savaşı’nda İngiltere Krallığı’nı desteklemiş, savaş çağrılarına destek olmuştur. Takip eden yıl 1915’te ise İsviçre’de toplanan 3. Sosyalist Kadınlar Konferansı’nda kapitalizm ve sermaye karşıtı içerik dikkat çekiyor: “Kahrolsun zenginlerin serveti için milyonları katleden kapitalizm!” Kapitalist sistemin tüm dünyada hız kesmeyen adımlarla emekçi sınıfları kadın-erkek demeden kuşattığı bir dönemde önemli bir uğrak 1917 Ekim Devrimi’yle birlikte tarihimize yazılıyor. Kadınlara yönelik kimi çalışma koşulları kimi de yaşam koşulları çerçevesinde değerlendirilebilecek pek çok hakkın (kürtaj hakkı, sosyal haklar) reel sosyalizm deneyimi Sovyetler Birliği’nin kapitalist dünya karşısında kazandığı zaferin sonucu olduğu yadsınmamalıdır. Kadın mücadelesi tarihinde Feminist hareketler açısından, sıfır noktasından günümüze gelene dek yöntemsel, örgütlenme tarzı ve ideolojik olarak pek çok devinime sahip olduğunu görebiliyoruz; ancak Clara Zetkin öncülüğünde yapılan Sosyalist Kadın Konferansları bizler açısından eşitlik ve özgürlük mücadelesinin kesintisiz mirasıdır.
90’larla birlikte reel sosyalizmin çözüldüğü, işçi sınıfı mücadelelerinin geriye çekildiği, kapitalizmin ideolojik hegemonyası karşısında solun politik olarak da geriye çekildiği dönemde ideolojilerin sonuna gelindiği iddia edilirken aslında tarihimizden ve geleceğimizden sınıf mücadeleleri çalınmaya çalışılıyordu. Esasen bu yeni tarihli ideoloji adlı adınca post-modernizmdi. Emekçi sınıfları tüm alanlarda kuşatan liberalizm, kadın mücadelesinde de 3. dalga feminizm olarak gün yüzüne çıkacak ve özel olanın politik olduğu savunulacaktır. Bu yeni yaklaşım örgütlü mücadele değil birey merkezli mücadeleyi; sınıfsal- ekonomik referansların karşısında cinselliği ve cinsel kimlik referanslı belirlenimleri, kapitalist-emperyalist sisteme karşıtlığı değil ataerkil-patriyarkal kapitalizme karşı mücadeleyi öne çıkardı. Patriyarka genel anlamda tarihler üstü, erkek egemen, kendi başına bir sistem ve tüm toplumsal ilişkileri belirliyor. Buna göre kadınların kurtuluşu ancak sınıfsal konumlanışlarından ve din-dil-etnisite gibi farklılıklarından bağımsız birlikte mücadeleyle mümkün. Bu parçalı yaklaşım 90’lar sonunda da ülkemizde kendine yer edinmiş oldu.
Türkiye’nin erken Cumhuriyet döneminde 1946 yılına kadar sendikaların hukuki olarak yasak olduğu bir dönemdi. Sendikal örgütlenmeden bahsedilemeyen bu dönem yalnızca kadın işçiler için değil aynı zamanda tüm işçi sınıfı için çalışma koşullarının doğrudan piyasa tarafından belirlendiği bir döneme tekabûl ediyor. Osmanlı’nın son dönemleri ve Cumhuriyet’in erken dönemlerinde emeğin kuşatıldığı bu dönemde sendikaların da yasaklanması göz önünde bulundurulduğunda, emekçilerin örgütlenmesinin olanakları da yoktu. Cumhuriyet’in başlangıç dönemlerinde gelişmemiş sanayi yapısı ve tarıma dayalı üretim söz konusudur. Bu tarıma dayalı üretimde kadınların aile emeğindeki çok büyük oranda ücretsiz rolünü biliyoruz. Kadınların işçi olarak istihdam edildiği ilk sektörler ise dokuma ve tütün… Bu dönem kadın ve çocuk işçileri koruma kanunları çıkarılırken bu kuralların fiili olarak uygulanmadığını görüyoruz. Kadın işçilerin çalışma saatleri günde 11 saate kadarken kadınlar erkeklere kıyasla ancak 1/3 oranda ücret alabiliyorlar. Özellikle 1950’lerde kırdan kente göç, sanayi işgücünde nicelik artışıyla sonuçlanmış ve sermaye büyük ölçüde bir sömürü olanağı kazanmıştır. Kaçınılmaz bir sonuç da kadınların ücretli emeğe daha çok katılmasıdır. Ancak kapitalizm kadınları erkeklere oranla daha düşük ücretlerde istihdam ederken, kadının görünmeyen emeğinin sömürüsünü de yaratmış; aileyi üreten değil tüketen bir birim olarak biçimlendirmiştir. ‘Refah’ için alınması gereken kimi sağlıklı beslenme, çocukların bakımı, çocukların eğitimi gibi hizmetlerle birlikte tüm dünyada aile, sürekli borçlanan tüketici bir birimdir. Ezici çoğunlukta olan işçi sınıfının sefalet koşulları ve borçlanması sermaye açısından hem bir ihtiyaç hem de bir tehlikedir. Ve sonuçta kapitalizmin yarattığı bu yoksulluk ve borçlanma bir yandan da sürdürülebilir/çekilebilir olmalıdır. Dolayısıyla ülkemizde de sanayileşmeyle birlikte 1950lerde başlayan ve günümüze kadar “sürdürülen” yoğun emek sömürüsünden bahsedebiliriz. Türkiye’de kapitalist sermaye, kadını aile içi konumuna iterek ev içi emek sömürüsüne mahkûm etmiş, hem de kadın istihdamını ‘ev giderlerine katkı’ olarak görmüştür. Türkiye’de emek mücadelelerinin yükseldiği, sendikalaşmanın belirli bir ivmeye kavuştuğu, kimi zaman da önemli işçi direnişlerine tanıklık eden tarihimizde kadın işçileri bu süreçlerde ön planda görüyoruz. 1975’te İlerici Kadınlar Derneği’nin kuruluşu ve ülkemizde ilk kez Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nün kutlanması tam da sınıf mücadelesinin yükseldiği bir dönemde önemli bir uğraktır. İKD, savaş çığırtkanlığına karşı barış için, eşit işe eşit ücret ve kreş hakkı için mücadele etti.
Ülkemiz emekçileri eğitimden sağlığa, kültür- sanattan edebiyata ve hukuka kadar pek çok alanda temel haklarımıza- özgürlüklerimize karşı gerici saldırılara maruz kalıyor. Kadınlar AKP iktidarıyla artan gerici baskıların pençesinde, sermayenin sömürü çarklarının dişlilerinde yaşama tutunmaya çalışıyor. Kıyafetimizden kaç çocuk yapacağımıza müdahale edilirken en temel sosyal haklarımıza, yaşam şeklimize, laik- aydınlanmadan yana eğitime saldırılar her geçen gün artıyor. Baskıların pençesinde yaşama tutunmaya çalışan emekçi kadınlar için örgütlü mücadeleden başka bir yol olmadığını tarihimizden aldığımız güçle biliyoruz. Ülkemiz emekçi kadınlarının önünde iki tablo var: 1994’te emekçilere yönelik kemer sıkma politikası uygulayan, işçi ödemelerine bütçe sınırlandırması getiren, ülkemizi borç batağına sokan emekçi düşmanı Tansu Çiller’i kız kardeşimiz olarak anmak ya da halk düşmanı olarak anmak… Faşist bir partinin eski Genel Başkanı olan Meral Akşener’i kız kardeşimiz olarak görmek veya emekçi kadınlar dışında kimseyi saflarımızda ‘kardeş’ olarak görmemek… ABD’li Harris’i kadınların bir adım öne çıkışı olarak görmek veya ABD Başkan adayı olmuş bu kadını halkların düşmanı emperyalizmin başını çeken ülkenin temsilci adayı olarak görmek…
Bugün ülkemizde çalışma yaşamına katılabilecek otuz milyon kadın varken yalnızca on milyon kadın emekçi çalışıyor. Yirmi milyon kadının evde olduğunu veya güvencesiz ve sendikalaşma hakkı olmayan, esnek çalışma biçiminde istihdam edildiğini görebiliyoruz. Bu tablo da bize kadınların çalışma ve toplumsal yaşamda çok az yer alabildiğini gösteriyor. Diğer yandan bu tabloya eklenen siyasi iktidarın gerici kuşatması… Kuşatma ideolojik, toplumsal, siyasal olarak çok boyutta ele alınabilir ve toplumun pek çok kesimini etkileyebiliyorken, sonuçlarını en çok kadınlar ve çocuklar üzerinde görmemiz elbette tesadüf değil. Gerici kuşatma ve yoksulluk ülkemizde neden değil sonuçtur. Neden, tüm emekçileri kuşatan kapitalist üretim ilişkilerinde kadının hep ikinci kategoride yer alan, görünmeyen emeği; üzerine kadınlara yönelik gerici adımların atılmasıdır. Çok kez duyduğumuz ‘kadınlara yönelik yoksulluk azaltma projesi’, ‘kadınlara yönelik bütçe’, ‘kadınlara özel verilen faizsiz mikro krediler’ kadınların eşitlik ve özgürlüğüne su taşıyacak adımlar değil kadının yeni bir düzen, eşit ve özgür bir yaşamı kurması mücadelesinde kapitalizmi görünmeyen bir etken olarak varsayan; dolayısıyla da yoksulluğa geçici çözümler bulan bir anlayışın ürünüdür. Tam bu noktada, feminist hareketin ülkemizdeki bilinen isimlerinin kaleminden çıkan, Amerika’da başlangıçta bir manifesto olarak yazılan ‘ %99 için Feminizm’ kitabına cevaben yazıldığını düşündüğümüz bir yazıda sorulan soruya birlikte bakalım: “Kadınların mikro-kredilerden faydalanmayıp daha yoksul olması anti-kapitalist mücadeleyi büyütür mü?” El-cevap: Büyütmez. Kadınların topyekûn, kendi sınıfıyla kol kola girerek eşit ve özgür bir ülkeyi yaratma iddiasının ve düzenden kurtuluşunun reçetesi olan sosyalist devrime ancak bu kadar düşman olunabilirdi. Kadınların bugün hâlâ eşit işte eşit ücret almıyor oluşunu da ‘çocukken bize dayatılan cinsiyet rolleri’yle açıklayan aynı kaleme; yalnızca işçi sınıfının tarihinden, bu yazının açılışını yapan Versay’a ekmek için yürüyen Fransız işçisinden, reel sosyalizmde emekçi kadınların konumu için atılan adımlardan dersler almasını önerebiliyoruz. Sosyalist kadın mücadelesinin ülkemizde ete kemiğe kavuştuğu, gerici ve sermaye yanlısı tüm adımlara karşı önemli bir direnç oluşturduğu ve en nihayetinde ülkemiz emekçilerinin birlikte kurtuluşunu inşa edecek olan en önemli öznelerden biri haline geleceği günleri kurmak için ülkemiz emekçi kadınlarının direncine güveniyoruz. Bu iddiayı büyütecek, sermayeyi ve gericiliği ülkemizden kovacak bir mücadelenin bir ‘akademik üretim’den ibaret olamayacağı ise açık.

