Eğitim sistemleri özellikle Türkiye’de olmak üzere, son on yıldır üstüne en çok eleştiride bulunulan fakat tüm bu eleştiri ve öneri kapsamlarına rağmen ne yazık ki gelişmekten çok geriye doğru gitmeye devam eden yakıcı bir gündem olma niteliğini korumaktadır. Dolayısıyla bu yazının çerçevesi salt “eleştiriden” kaynaklı bir düzlemden değil tüm bu geriye gidişin temeline ve çözümüne; daha açık ifade edersek dününe, bugününe ve yarınına odaklanarak değerlendirilecektir.
Eğitim Sistemlerinin Dünü
Her ülkenin, özellikle belirli toplumsal aşamaları geçmiş ülkelerin, eğitim felsefesinin de geçirdikleri aşamalara paralel olarak değiştiğini kolaylıkla fark edebiliriz. Örneğin feodal toplumdan sanayi toplumuna, oradan da teknoloji çağına geçen bir toplum için eğitim felsefesinin hep aynı kaldığını düşünmek oldukça yanlış olacaktır. Eğitim, büyük bir oranda çağın ihtiyacına göre şekillenir ve felsefesini de o çağın baskın olan anlayışından alır ve bu anlayış o çağın çocuklarını, gençlerini dönüştüren; yeni bir kültürü de doğuran egemen sistemin sonucudur. Türkiye Eğitim Sistemi’nden örnek verecek olursak bir kırılma noktası olan 1933 Üniversite Reformu’nu ve hemen sonrasında gelen 1940 Köy Enstitüleri’ni örnek verebiliriz. Her ne kadar Osmanlı döneminden sonra Tevhîd-i Tedrîsât Kanunu bir kırılma noktası olarak ele alınsa da 1933’teki Üniversite Reformu ve 1940 Köy Enstitüsü deneyimi, Eğitim Felsefesinin bir tartışma ana başlığı olarak Türkiye’de sosyologların buna dair uzun erimli bir yaklaşım geliştirmesini zorunlu kılmıştı. Henüz on yılını yeni doldurmuş Türkiye Burjuva devriminin “ulusal bütünlüğünü” sağlama refleksi ve bir yandan dünyada büyük bir seçenek olarak karşıda duran SSCB’yi göz ardı edememesi, özellikle toplumcu yönünün de ağır bastığını düşündüğümüz Köy Enstitüleri’ni yaratmıştı. Tabii kısa bir sürede kapanmış olmasının önemli ölçüde bir kayıp yarattığı hesaba katılmak durumundadır. Bu tür enstitülerin çoğalması, öğrencinin hem pratik alanda hem teorik alanda var olup iki yönlü teşvikinin sağlanması için önemli bir örnek olacaktı. Özellikle “politeknik” okullara benzetilmesi ve kaldırılması tesadüf değildir; bu yüzden Türkiye’deki eğitim sisteminin bugününden çıkarılabilecek ders ve sonuçlardan biri olarak bu deneyimin tarihin tozlu sayfalarında kalıp unutulmaması ve bu anlayışın belli yönlerden nasıl fayda sağladığının hatırlatılması zarurî bir ihtiyaçtır.
Asıl tartışma konumuza gelmeden Türkiye örneğinden başlamamızın bir nedeni var: Vereceğimiz önermenin bu ülkedeki yansımalarını baştan göstermek ve “Bu önerme uygulanabilseydi ne tür kazanımlara yol açardı?” sorusuna cevap vermek; çünkü bu tartışmalar nihai olarak sosyalistler için bir “yeni insanı yaratma”nın tartışmasıdır ve bu da büyük ölçüde Sovyet Pedagojisinde sosyalist bir kültürün inşa edilmesi süreciyle, toplumsal yaşamın kolektifleştirilmesiyle ilgilidir. Diğer bölümüzde değineceğimiz şu an Türkiye’deki gençliğin içinde bulunduğu kriz, sosyal medyanın etki alanıyla ortaya çıkan ve geçtiğimiz aylarda Fatih’te Semih Çelik tarafından vahşice katledilen iki kadından sonra artan “Incel” (“involuntary celibate” kelimelerinin birleştirilmesi ile oluşturulmuş, kendileri istemelerine rağmen romantik veya cinsel partner bulamamaları ile tanımlanan bir internet alt kültürünün üyelerini tanımlar.) tartışmaları da bahsettiğimiz eğitim sistemi, pedagoji, kültürel devrim kavramlarından azade değildir.
Sovyet Pedagojisine gelirsek Anton Makarenko’dan bahsetmeden geçmemek gerekir. Bugün sorun olarak gördüğümüz çoğu konuya açıklık getiren, çözüm sunan ve romanlarında konu eden bu yazarın “Yaşam Yolu” ve “Kulelerde Bayraklar” adlı eserleri potansiyel suçlu, toplum tarafından dışlanmış olarak gösterilen, yoksul ve madde bağımlısı çocukların nasıl yeni dünyanın bir öznesi hâline geldiğini anlatan en iyi örnek eserlerdendir.
Makarenko “Kulelerde Bayraklar” adlı romanında insanı yalnızca salt teorik bilgiden yararlanan ve eğitimini bunun üzerinden geliştiren bireyler olarak değil aynı zamanda pratik alanla bağ kuran ve üreten bireyler hâline getiren bir süreçten bahsetmiştir. Bir nevi kafa ve kol emeği arasındaki keskin çizgiyi ortadan kaldırmıştır. İleride “Politeknik Eğitim”i yaratan dayanaklardan biri de bu olmuştur. Bu romanında “Bir çocuk nasıl yetiştirilmeli?” sorusuna cevap üretir. İgor, Vanya, Rişikov, Vanda isimli sokak çocukları üzerinden Çocuk Hakları Kurulu’ndan geçip 1 Mayıs Kolonisi’ne alınan bu çocuklara verilen sorumluluklara ve hepsinin ortak bir yaşam sürerek toplumsallığın önemini nasıl kavradığına dair süreci gerçekçi bir şekilde aktarır. Çocukların başta nasıl karşı çıktığını ama kolektivizmi kavramaya başladığı anda nasıl dönüştüğünü incelikli bir şekilde anlatır.
Burada dikkat edilmesi gereken nokta Sovyet pedagojisinin ne kadar da iyi ilerlediğine dair methiyeler düzülmesi değildir. Çocukların sistemin bir çarkı olarak düzene uygun teknikerler yetiştirmekten ibaret değil yeni bir sistemin yaratıcısı olarak görülmesiyle ilgilidir; yani asıl önemli nokta bunun doğal sonucu olarak böyle olması gerektiğidir.
Eğitim Sistemlerinin Bugünü
Sovyet pedagojisi, insana dair saf iyimserlikten ziyade sosyalist bir iyimserliği esas alarak çocukların çevreyle olan ilişkisini göz önünde tutmuş ve bugüne olan etkisi, şu an kendisini “sosyal devlet” olarak tanımlamak durumunda kalan birçok ülkede yer etmiştir.
Türkiye’deki eğitim sistemine gelecek olursak eğitim sisteminin bugününün nerede bittiğini bilmesek de nerede başladığı açıktır. 12 Eylül 1980 darbesinden sonra eğitim, tekrar bir form değişikliğine uğratılmıştır ve gittikçe bireyi tekdüze görmeye başlayan ve gelişimine ket vuran bir yapıya büründürülmüştür. Elbette bu alelade bir söylem değildir. Yurttaş bireye, öğrenci birer müşteriye ve insan algısı “homo-economicus” bir insan algısına dönüşmüştür. Bundan ötürü ekonomik açıdan zorluğun olduğu yerde eğitim de geriye düşer ve toparlanması oldukça zaman alır. En büyük kanıtlarından biriyse her sene bir azalan veya bir artan Türkiye’nin OECD raporu. (OECD, 2023).
Bu rapora karşılık söylenen “Okullaşma oranlarını 2021 yılında kesmişler. Aslında rapor eksik o anlamda. Rapordaki verilerden, değerlendirmelerden çok daha iyi durumdayız. Mesela raporda şu yok: Okul öncesi eğitimdeki okullaşma oranlarının yüzde 99.86’ya ulaştığı yok, tam tersine 2020’li yıllardaki eksik rakamlarda duruyor.” (MEB, 2023) savunma, eğitimin niteliğini tam olarak belirleyecek düzeyde olup olmadığını da bize düşündürtmek durumunda. Eğitimin ulaşılabilir olması, bir ülke açısından belki de en büyük avantajlardan biridir ama yeterli değildir. Dolayısıyla Türkiye eğitim sisteminin bugünü bir nevi duraklamanın ileri görüldüğü, gerilemenin ise bahis konusu bile edilmediği bir tabloyu düşündürtüyor. Bunun en açık örneği hep TÜİK’in işsizlik verilerinden, yurtdışına kaçıştan, anket raporlarındaki geleceksizlik kaygısından verilse de bu örneklerin dolaylı bir örneği daha var: yozlaşma. Eğitim, öğrenciye kurallar silsilesi olarak, teorileri ezberleterek, resmi tarih anlatısını kahramanlar manzumesine döndürerek ve düzey bile belirleyemeyen testleri sunduğu zaman o öğrenci doğal olarak dışarıdan beslenir. Bu durum kötü bir durum değildir elbette fakat yeni ve ilerletici arayışlara müsebbip olacağı gibi durduğumuz yerin gerisine de götürebilir. Başta bahsettiğimiz sosyal medyanın dehlizlerinde yer eden ve özellikle lise çağındaki çocukları fikren etkileyen birçok örnek var karşımızda. Tek tıkla onlarca kadın düşmanı, ırkçı, hayvana ve doğaya düşman paylaşımları ve hesabını sadece bunun üzerinde kuran gençleri görebiliriz. Dolayısıyla bu durum sadece teknolojinin gelişmesi olarak açıklanabilecek apolitik bir tutumla açıklanamaz. Bu durum oldukça politiktir ve çözümü de ancak politik bir müdahalede yatmaktadır.
Eğitim Sistemlerinin Yarını
En çok üstünde durulması gereken ve belki de en az konuşulan kısım olarak tarifleyebileceğimiz eğitim sisteminin yarını konusu, yalnızca umulan ve olması istenilen bir kural silsilesine döndürülemez. Eğitim sisteminin yıllar boyu geçirdiği dönüşümün ana unsur olarak kabul edilip uzun erimli bir istikrarın sağlanması daha en baştan temel hedef olarak kavranmalı ve benimsenmelidir.
Daha en başta verdiğimiz örneklerden biri olan “politeknik” eğitim, bir toplum için belki de en yetkin, en fayda sağlayabilecek ve en önemlisi de öğrencinin kendini en çok keşfedebileceği bir tekniğe sahiptir. Bu tekniğe dair de elbette eksiklikler tespit edilebilir fakat hem Türkiye’de hem dünyada örneğini gördüğümüz (farklı biçimlerde olsa da) bu tekniğin kaybettirmediği ve zaten dönüşümün kendisini içinde barındırdığı açıktır. Çoğu sosyal bilimde gördüğümüz “Yaşam Boyu Öğrenme” kuramına da belli açıdan yakınlıklar gösterir.
Bedensel olarak ve zihinsel olarak yapılan işlerin birbirinden keskin biçimde ayrılmasındansa çocukların daha en baştan bu ikiliği birlikte tanıması, keşfetmesi ve özümsemesi sürecini verimli kılar çünkü ister istemez eğitim sistemiminin hâlâ bilimler arası keskin ayrılıklar koyduğunu fark ediyoruz. Yalnızca bedensel iş ve zihinsel iş ayrımından ibaret de değil örneğin Fen Bilimleri ve Sosyal Bilimler arasında kurulabilecek güçlü ilişkiler varken bile bu avantajın kullanılamıyor oluşu büyük bir sorundur ve çözülmesi elzemdir. Çünkü eğitimin, eğitim felsefelerinin kilometre taşı da bilimlerin toplamında bir bakış açısını veya parçada bütünü görebilme yetisini kazandırmaktır; yani bilimler arası da diyalektik bir biçimi de kurmaktır.
Buna gayret edebildiğimiz ve üstesinden gelebildiğimiz vakit, eğitim sisteminin yarını da şu an görüldüğü kadar umutsuz ve vahim bir durumda olmayacaktır. Bununla beraber eğitimin ulaşılabilirliği, farklı niteliklere sahip bireylerin o yönlerini ortaya koyduğu sınıfsal eşitsizliğin ortadan kaldırıldığı, üreticiliğin arttığı, ortak çalışma kültürünün de yeniden yeşerdiği bir tabloyu da görmüş ve gündemimize tekrar almış oluruz.
“Esasında, eğitim hizmetlerinin sunumunda insanın kendine, yaşadığı topluma ve emeğine yabancılaşması önlenmeli ve insan bir bütün olarak ele alınıp yorumlanmalıdır. Böylece, insan ve toplum ihtiyaçlarını karşılamayı hedefleyen eğitim hizmeti aslında, yaparak-yaşayarak öğrenme ve yabancılaşmayı ortadan kaldıran politeknik eğitim anlayışının önemine vurgu yapmaktadır.” (Demir O. & Akça A., 2021, s.230)
Politeknik eğitimden “Köy Enstitülerine Geri Dönmek” gibi bir ana fikrin çıkması muhtemel gözükebilir fakat tam olarak bu düşünceye oturmaz. Günümüz eğitim felsefesi açısından, öğrenci merkezli anlayışın teknoloji çağında da nasıl geliştirilebileceği ve uzun vadeli bir dönüşümün nasıl gerçekleştirilebileceği yeniden tartışılmalıdır.
OECD. (2023). Education at a Glance 2023: Türkiye Raporu. Paris: OECD Yayınları MEB. (2023). OECD Türkiye Raporu Değerlendirme Toplantısı. (www.meb.gov.tr) Demir O. & Akça A. (2021). Eğitimin Politeknikleştirilmesi: Felsefesi ve Uygulamalar

