Türkiye’de konu mücadele olunca kavramlar ve olguların iç içe geçtiği, sanıyoruz herkes tarafından kabul edilebilir bir gerçek. Faşizm, diktatörlük, saray rejimi, tek adam iktidarı, şeriat rejimi gibi birçok kavramın siyasette kendine yer bulduğuna tanık oluyoruz. Siyaset, bir noktasıyla sadelik ve anlaşılırlık gerektirse de kavram ve tanımlamaların fütursuz kullanımı beraberinde birçok hatayı ve eksikliği de getiriyor. Bu ifade, dergimiz okuyucuları açısından “iyi niyetli” bir değerlendirme olarak görülebilir, katılıyoruz. Çünkü, bunca kavramın ve tanımlamanın altında yatan ideolojik ve siyasal yaklaşımlar olduğunu biliyoruz.
Örneğin, Türkiye’nin içinden geçtiği süreci ve yaşadığımız sorunları yalnızca saray ve onun etrafındaki “çetelere” bağlayan bir yaklaşımın adlı adınca sermaye düzenini ve onun yönelimlerini görmezden gelmek olduğunu ifade etmek durumundayız. Ya da yıllardır faşizm tespiti yapan hareketlerin bugünkü siyasal durumu “demokratikleşme” dönemi olarak okumasının sanıyoruz pragmatizm dışında açıklanacak bir yanı bulunmuyor.
Tam da bu karmaşıklık içerisinde siyasete ve topluma müdahalenin önce “alanı düzlemek”ten geçtiğini ifade etmemiz gerekmektedir. Alan düzlenecek, ya da mıntıka temizliği yapılacaksa geçmiş, bugün ve yarını bir bütünlük içerisinde değerlendirmek gerekiyor. Güncelliğe hapsolmamanın da geçmişte takılıp kalmamanın da püf noktası bu bütünlükte yatmaktadır.
2023 yerel seçimlerinden güç kaybederek çıkan AKP-MHP iktidarı, seçimlerin üzerinden çok vakit geçmeden siyasal alanı domine etmeyi başarmış durumda. Ekonomik krizle boğuşan emekçilerin iktidara yönelik tepkileri devam etse de bölgesel gelişmeler ve bu gelişmelerin iç siyasetteki yansımaları Türkiye’de yeni bir sürecin de habercisi niteliğinde.
İsrail’in Gazze’de uyguladığı katliam politikasıyla ilerleyen süreç, Türkiye hamiliğinde Heyet Tahrir El-Şam (HTŞ) ve Suriye Milli Ordusu (SMO)’nun Suriye’de Esad iktidarını ele geçirmesiyle birlikte yeni bir evreye taşındı. Emperyalizmin Yeşil Kuşak, Büyük Ortadoğu Projesi gibi emperyalist dizayn projelerinin merkezinde duran Ortadoğu’da yeni bir düzlem ortaya çıktı ve bu düzlemin bölge ve Türkiye siyasetine etkileri de şekillenmeye başladı.
Türkiye’de sermaye düzeni, emperyalist kapitalist sistemin yönelimleriyle doğrudan ilintili olarak şekilleniyor. Gerek yıllardır emperyalizm ve İsrail’in çıkarları doğrultusunda uygulanan dış politika, gerek askeri, ekonomik ve siyasi bağımlılık bunun en somut göstergesi olarak karşımızda duruyor. Türkiye sermaye düzeni ve temsilcisi AKP-MHP iktidarı, dönem dönem emperyalizmin yönelimlerinden kaynaklı sıkışma yaşasa da; ya da emperyalizmle zıtlık oluşturan bir görüntü sergilese de yıllardır atılan adımlar ve uygulanan politikalar bu bağımlılık ilişkisine işaret etmektedir.
Bugün de Ortadoğu’da başlayan dizayn ve dönüşüm sürecine eklemlenen Türkiye sermaye düzeni ve AKP-MHP iktidarı bu zeminden ekonomik, siyasi ve askeri kazanımla çıkmanın arayışı içerisinde. Türkiye’de yaşanan sıkışmayı da aşmanın yolu olarak tariflenen bu yönelim, hamasi söylemleri, yeni-Osmanlıcı hülyayı ve Ortadoğu’nun dizaynında üstlenilmek istenilen garantörlüğü açığa çıkarmış durumda.
Yeni denkleme entegrasyon süreci
Emperyalizmin ve İsrail’in Filistin, İran, Lübnan ve son olarak Suriye’ye yönelik müdahalesinin başlamasıyla birlikte Türkiye siyasetine “Dünya’da barışı savunurken kendi ülkemizde savunmamak olmaz” sözüyle giren “çözüm süreci” tartışması ilk somutlanmasını Devlet Bahçeli’nin mecliste DEM Parti milletvekillerine uzattığı el ile göstermişti. Ardından gerçekleşen ziyaretler, Abdullah Öcalan ile görüşülmesine izin verilmesi ve peşi sıra yapılan güzellemelerle ilerleyen süreç, bugün yeni bir evreye girmekte.
İmralı’da DEM Parti heyetinin Abdullah Öcalan’la görüşmesi ve ardından kamuoyuna duyurulan açıklama ile PKK’nin feshi ve silah bırakılması noktasındaki çağrı öne çıksa da metnin kendisi Recep Tayyip Erdoğan ve Devlet Bahçeli’nin paradigmasına işaret eden bir içerik taşıyor.
Kürt Siyasi Hareketi ile AKP iktidarı arasındaki ilişkinin geçmişte gündeme gelen “barış süreci” deneyimleri ve “hendek süreci” değerlendirildiğinde mutlaklık taşımadığını ifade etmemiz gerekmektedir. Bu zıtlık durumu, düzen siyasetinin ve emperyalizmin yönelimlerinden kaynaklanıyor ve şekilleniyor. Kürt sorununun bölgesel bir düzeye evrilmiş olması, dolayısıyla dış politika ve iç siyasette bir bütünlüğün oluşturulması zorunluluğu tüm bu karmaşıklığı ve sıkışmayı yaratıyor. Bugün ise emperyalizmin, düzenin ve Kürt Siyasi Hareketi’nin belirli düzeyde ortaklaştığı bir düzlemin varlığı şekillenmiş durumda. PKK’nin feshedilmesine yönelik çağrı da HTŞ ve Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) imzaladığı anlaşma da bu bütünlüğe işaret ediyor. ABD’nin ve AB üyesi ülkelerin açıklamaları da gerek Öcalan’ın çağrısının gerek Colani ve Mazlum Abdi’nin yaptığı anlaşmanın “bölgeye barış getireceğine” dair vurgular taşıyor ve mutabakatın boyutunu da açığa çıkarıyor.
Dolayısıyla emperyalizmin yönelimlerinin ve Türkiye sermaye düzeninin ihtiyaçlarının es geçildiği her değerlendirme “çözüm süreci” tartışmalarına yaklaşım olarak eksiklik barındıracaktır. İç siyasette AKP’nin yaşadığı sıkışmayı aşma noktasında atılan bir adımdan çok daha öte olan bu entegrasyon ve yeniden konumlanma süreci tüm siyasal alanı da şekillendirerek ilerlemektedir ve bu olgu devam edecektir.
Ortadoğu’daki yeni tablonun belirli aşamaları barındıracağı ise bugün daha net görünmektedir. Birincisi Suriye’nin yeniden inşasının hangi karakterde ve güç dengeleri açısından hangi dinamiklerle yapılacağıdır. Suriye’nin yeniden inşasında HTŞ başta olmak üzere cihatçı örgütlerin ve Suriye Demokratik güçlerinin iki ana unsur olacağı görülmektedir. Bu dinamiklerin ortak bir program etrafında ilerleyip ilerleyemeyeceği ise henüz belirsiz durumdadır. Cihatçı örgütlerin hamiliğini üstlenen Türkiye sermaye düzeninin de bu sürecin doğrudan parçası olacağı bilinmelidir.
İkinci aşama, İsrail’in bölgedeki etkisinin artması ve güvenliğidir. Suriye hangi dinamiklerle inşa edilirse edilsin, anti-emperyalist bir karakter taşımadığı sürece İsrail’i dengeleyecek bir Suriye Devleti’nin oluşması bugün için mümkün görünmemektedir. Üçüncü aşama ise tüm bu sürecin İran’a yönelik yeni bir emperyalist saldırganlık aşamasına doğru ilerlemesidir. Tüm bu tablo Suriye başta olmak üzere Ortadoğu’da gerilimin, savaşların ve krizlerin artacağını göstermektedir.
Bu açıdan “çözüm sürecinin” kapsamı ve emperyalist dönüşüm ile bağlantısı ele alınmadan geliştirilecek her tutumun boşa düşeceği bir döneme girilmektedir. Kürt sorununun çözümü ve demokratikleşme vurgularıyla iç siyasette geliştirilmeye çalışılacak bu süreç, özü itibariyle emperyalizmin ve sermayenin yönelimleriyle entegrasyonu sağlamak ve yeni döneme hizmet etmek durumundadır. Geçmiş deneyimler, emperyalist kapitalist sistemin çelişkileri, Türkiye sermaye düzeninin yönelimleri ve karakteri göz önünde bulundurulduğunda ise bu sürecin Türkiye ve bölge halklarının çıkarı doğrultusunda ilerlemesi mümkün görünmemektedir.
Yeni süreç, yeni anayasa ve seçimler
AKP’nin adımları ve Türkiye’de sermaye düzeninin emperyalist-kapitalist sistemin çelişkileri ve krizlerinden etkilenmesiyle birlikte ekonomik, siyasi ve toplumsal açıdan biriken tepkilerin dönem dönem kendini gösterdiği bir tabloyu yaşıyoruz. Düzen, krizlerini ötelemek noktasında kimi zaman zor aygıtını kimi zaman ise “aynı gemideyiz” söylemini devreye sokuyor ve iktidarını ayakta tutma noktasında adımlarını atmaya çalışıyor.
Tüm bu sürecin toplumda yarattığı tepkiler ve biriken öfke ise düzen muhalefetinin seçim ve sandık eksenli siyaseti ve AKP’ye kaybettirme noktasında topluma aşılanan düşünceyle birlikte düzen içinde tutuluyor, dizginlenmeye çalışılıyor.
İktidar ve muhalefet cephesinde şekillenen konumlanmaların etkisizleştiği, düzen muhalefetinin biçim değiştirdiği, öznelerin ve güçlerin pozisyonunun belirsizleştiği bir dönemdeyiz. İttifaklar siyaseti diye adlandırılan Millet ve Cumhur ittifakı ekseninde toplumun kutuplaştığı evre, yerini AKP-MHP ve DEM Parti’nin kurduğu yeni ilişki düzlemine ve CHP’nin Ekrem İmamoğlu üzerinden giriştiği seçim hazırlığına bırakmış durumda.
Bu evrede, AKP’nin muhalefeti sindirmek ve dizayn etmek noktasında zor ve baskıyı devreye sokması da önümüzdeki dönemin ruhuna işaret ediyor. DEM Parti ve CHP ittifakı olarak tanımlanan ve kent uzlaşısı adı verilen yerel seçim ittifakını dağıtmayı hedefleyen AKP-MHP iktidarı, CHP’nin ve İmamoğlu’nun etkisizleştirilmesi ve zayıflatılması noktasındaki stratejisini de belirlemiş durumda.
Tüm bu tablonun siyasi arenada yarattığı dönüşümün çıktılarını önümüzdeki dönemde göreceğiz. Fakat şimdiden görünen ve önümüzdeki dönemin karakterini şekillendirebilecek bazı olguları ifade etmemiz gerekiyor.
Bunlardan birincisi, “çözüm sürecinin” siyasal alandaki güç dengelerini değiştirme potansiyelidir. “Seni başkan yaptırmayacağız!” tutumuyla birlikte ana muhalefet partisiyle ittifak zemini arayan ve seçimlerde bu tutumu somutlayan Kürt Siyasi Hareketi’nin iktidar ile kurduğu ilişki önümüzdeki dönem seçimlerde ve gündeme gelecek olan yeni anayasa tartışmalarında iktidarın hamlelerini meşrulaştıran bir pozisyonu zorunlu kılabilir.
İkinci olarak bu sürecin bir diğer olgusu ise Recep Tayyip Erdoğan ve Devlet Bahçeli nezdinde gerici, işbirlikçi, halk düşmanı sermaye düzeninin meşrulaştırılması ve önünün açılmasıdır. Bu yolun açılması ise Türkiye’de sermaye düzeninin krizlerini ortadan kaldırmasa da rahatlamasına ve hareket kabiliyetini artırmasına olanak sağlayacaktır.
Kürt Siyasi Hareketi ve AKP-MHP ilişkisinin yeni anayasa tartışmalarıyla birlikte bir mutabakata bağlanmaya çalışılacak olması ise bugün siyasi bir gerçeklik olarak karşımızda durmaktadır. İçeriği ve kapsamı ise Ortadoğu’daki gelişmelerle birlikte şekillenecek ve burada emperyalizmin yönelimlerinin de etkisi olacaktır. Bu açıdan, “demokratikleşme”, “darbe anayasasının terki” gibi söylemlerin toplumsal karşılığı olup olmayacağı önümüzdeki süreçte görülecektir. Sürecin öznelerinin ise bu söylemi toplumsal alanda örgütlemeye çalışacağı ve toplumsal bir destek isteyeceği bilinmelidir.
Siyasal arenada yaşanan değişim, ilkesizlikleri ve tutarsızlıkları da açığa çıkarmış durumda. Yıllardır başta Kürt Siyasi Hareketi ve kimi sol, sosyalist partilerin ifade ettiği faşizm tespitleri bugün gelinen noktada sermaye düzeninin temsilcisi siyasal iktidara övgülere dönüşmüş vaziyette. İktidardan “umut” besleyen bu tutumun ise sınıflar mücadelesi açısından tekabül ettiği nokta daha fazla tartışılmalı ve tutum alınmalı.
Siyasal mücadelenin AKP’ye ve Recep Tayyip Erdoğan’a kaybettirmek eksenine sıkıştığı, bu eksende birlik ve cephe tartışmalarının yapıldığı, düzen karşıtı mücadelenin ise “AKP’nin ekmeğine yağ sürmek” olarak yaftalandığı bir dönemin sonunda, bu tezleri ifade eden düzen partileri ve liberal hattın iktidara yakınlaşması ise gariplik ya da anomali olarak görülmemeli.
İktidarı hedeflediğini söyleyen, yeri geldiğinde emekten, bağımsızlıktan, laiklikten bahseden fakat iktidarın programından farklı bir programı ortaya koymayan ve can simidi işlevi gören ana muhalefet gerçeği de siyasetin göbeğinde durmaktadır.
Bu durum, düzenin ufku ve sınırlarıyla ilişkilidir. Kapitalist-emperyalist sistemi topyekûn karşıya almayan her tutumun ve hareketin o veya bu şekilde düzenin eksenine çekilmesi, sürecin sonunda yine düzen ve temsilcilerinin güçlenmesi sınıflar mücadelesinin yapısına ve yasalarına içkin bir olgu olarak değerlendirilmelidir.
Son altı aylık süreç de göstermektedir ki siyasal olarak doğruda durmanın yolu, düzenle uzlaşmayan ve barışmayan bir tutumdan geçmektedir.
Yönetim sorunu ne boyutta?
AKP’nin iktidara gelmesiyle birlikte attığı gerici, işbirlikçi, piyasacı adımlar bir dizi krizi de beraberinde getirdi ve bu krizler farklılaşarak kendini sürdürüyor. Dış politikada çöken strateji, ekonomik krizin yarattığı yoksullaşma ve geleceksizlik, toplumun her yanını saran tarikat ve cemaat örgütlenmesinin geldiği boyut ve buna karşı oluşan toplumsal tepki bu kriz dinamiklerini ifade ediyor. Fakat tüm bu sonuçların sermaye düzeninin çıkarlarıyla ilgili olduğunu ve yalnızca AKP iktidarından kaynaklanmadığı ifade etmek gerekiyor. AKP’nin Türkiye’de yarattığı dönüşüm de hesaba katıldığında bugün sermaye sınıfının kimi noktalarda güven arayışı devam etse de AKP’li yıllarda büyük bir zenginleşme sağladıkları da verilerle ortada duruyor.
Bu krizlerin, kimi noktalarda daha da belirginleşmesi ya da AKP’nin tabanında güç kaybetmesi ise bir yönetim sorunu olarak tanımlanmamalı. Bugün gerek zor ve baskı gerek açılım süreçleriyle ilerleyen ikili bir süreç karşımızda bulunuyor. Bölgesel gelişmelerin ve Türkiye iç siyasetinde şekillenebilecek yeni ittifak düzlemlerinin ise önümüzdeki dönem AKP’nin elini rahatlatması muhtemel görünüyor.
Krizsiz bir Türkiye tablosu çizmiyoruz. Fakat şu an için sermaye düzeninin ve AKP-MHP iktidarının bu krizli tabloyu yönetebildiklerini ifade ediyoruz. Bu tabloyu değiştirebilecek olgu ise düzen karşıtı bir seçeneğin siyasal alanda kendine yer açması, işçi sınıfının siyasete müdahale etmesidir.
Çare sosyalizm, çözüm emekçilerin iktidarı
Sermaye iktidarının yarattığı yoksullaşmanın, geleceksizliğin ve seçeneksizliğin giderek arttığı bir dönemden geçiyoruz. Türkiye’de düzenin ayaklarının yerli yerine oturması için emekçilerin örgütsüz kılınması gerekiyor. Gerici, faşist, liberal düşünce ve yapılar bu fonksiyonu karşılamak için çaba sarf ediyor. Düzenden beslenen her oluşum, topluma ya şükretmeyi ya sahte umutları ya da siyasetin “kötülüğü” aşılıyor.
Fakat açık bir şekilde görünüyor ki sermaye düzeninin sunabileceği bir geleceği bulunmuyor, kapitalizmin tadilatı ile yaşanılabilir bir ülkenin oluşabileceğine dair yaklaşımlar gerçeklikle uzlaşmıyor.
Tüm bu çıkışsızlık ve seçeneksizlik ise düzenin dar ufkundan kaynaklanıyor. Emperyalizmin politikalarına hizmet eden, sermayenin kâr kaygısını merkeze koyan, iktidarını korumak için sınıfı ve halkları sahte karşıtlıklarla besleyen bu düzenin ufku aşılmak zorundadır.
Gerek tarihsel gerek de güncel anlamda var olan sorunların kapitalizmden beslendiğinin başa yazılması ve düzen karşıtı bir seçeneğin toplumsal anlamda örgütlenmesi, güçlenmesi gerekmektedir.
Onurlu bir barış da emperyalist saldırganlığa karşı duruş da; insanca bir yaşam ve gelecek de yeni bir düzene ihtiyaç duymaktadır. Bu ihtiyaca yanıt vermek için ise sınıf mücadelesine, sınıf mücadelesinin siyasal alandaki karakterine odaklanmak, bu ekseni büyütmek gerekmektedir.
Sosyalizm, bu anlamıyla bölgemiz ve Türkiye’de yaşanan sıkışmayı ve krizleri aşma noktasında tek gerçekçi programdır, bu bilimsel gerçekliğin etki uyandırması için ise işçi sınıfıyla, kadınlarla, gençlikle buluşması gerekmektedir.
Aksi halde, düzenin hamasi söylemleri, sermayenin kâr hırsı, liberal düşüncenin düzenden “umut” üretmesi, gericiliğin toplumu esir almaya çalışması, faşist unsurların halk düşmanlığı devam edecek ve bu çarkın altında ezilenler yine emekçiler olacaktır.

