<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Komünist Birlik 1.Sayı Archives - Komünist Birlik</title>
	<atom:link href="https://komunistbirlik.org/category/komunist-birlik-1-sayi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://komunistbirlik.org/category/komunist-birlik-1-sayi/</link>
	<description>Yeniden Atılım İçin</description>
	<lastBuildDate>Tue, 16 Sep 2025 13:57:58 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9.4</generator>

<image>
	<url>https://komunistbirlik.org/wp-content/uploads/2025/10/cropped-Komunist-Birlik-Logo-32x32.png</url>
	<title>Komünist Birlik 1.Sayı Archives - Komünist Birlik</title>
	<link>https://komunistbirlik.org/category/komunist-birlik-1-sayi/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Kadın Mücadelesi Düzenin Ufkuna Bırakılabilir Mi?</title>
		<link>https://komunistbirlik.org/kadin-mucadelesi-duzenin-ufkuna-birakilabilir-mi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Komünist Birlik]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 15 Feb 2025 14:47:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kadınların Sesi]]></category>
		<category><![CDATA[Komünist Birlik 1.Sayı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://komunistbirlik.org/?p=3827</guid>

					<description><![CDATA[<p>14 Temmuz 1789’da Fransız emekçileri Bastille zindanını basmış ve Fransa’da devrim sürecini başlatmışlardı. Bundan 4 ay sonra, 5 Ekim 1789’da Parisli emekçi kadınlar açlığa karşı Versay Sarayı’na “ekmek” yürüyüşü yaptılar çünkü Kral ve Kraliçe sarayda zenginlik ve lüks içinde yaşarken halk, açlık ve sefalet içindeydi. Erkek ve kadın emekçilerin de katılımıyla sayıları 60 binleri bulan emekçilerin öfkesi, kendilerini sefalete mahkûm eden saraya yönelmişti. Daha sonra bu yürüyüşü başlatan kadınlara “Halkın Anneleri” dendi. Cumhuriyeti kazanan Fransız...</p>
<p>The post <a href="https://komunistbirlik.org/kadin-mucadelesi-duzenin-ufkuna-birakilabilir-mi/">Kadın Mücadelesi Düzenin Ufkuna Bırakılabilir Mi?</a> appeared first on <a href="https://komunistbirlik.org">Komünist Birlik</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-weight: 400;">14 Temmuz 1789’da Fransız emekçileri Bastille zindanını basmış ve Fransa’da devrim sürecini başlatmışlardı. Bundan 4 ay sonra, 5 Ekim 1789’da Parisli emekçi kadınlar açlığa karşı Versay Sarayı’na “ekmek” yürüyüşü yaptılar çünkü Kral ve Kraliçe sarayda zenginlik ve lüks içinde yaşarken halk, açlık ve sefalet içindeydi. Erkek ve kadın emekçilerin de katılımıyla sayıları 60 binleri bulan emekçilerin öfkesi, kendilerini sefalete mahkûm eden saraya yönelmişti. Daha sonra bu yürüyüşü başlatan kadınlara “Halkın Anneleri” dendi. Cumhuriyeti kazanan Fransız Devrimi’nin önemli uğrak noktalarından biri olmayı başarmış Versay yürüyüşünden çıkarttığımız pek çok tarihi not olacak. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Kadın mücadelesi denildiğinde aklımıza dönem dönem birbirinden farklı talepleri olan; kimi zaman siyasi konumlanışı mevcut sistem ve hükümete göre değişkenlik gösteren kimi zaman ise kendine yeniden ve yeniden biçim veren kısa soluklu ancak yoğun bir mücadele geliyor. Kendisini yazınsal anlamda Mary Wollstonecraft’ın* kaleme aldığı “A Vindication of The Rights of Woman” yani “Kadın Haklarının Gerekçelendirilmesi” metniyle başlatan Feminist hareket, örgütlenme açısından kendi tarihini Suffragette hareketiyle başlatıyor. Sosyalist Kadınlar Konferansı’nın Clara Zetkin öncülüğünde toplanması ise 1907 yılına tekabûl ediyor. Suffragette hareketi bilindiği üzere 1.Dünya Savaşı’nda İngiltere Krallığı’nı desteklemiş, savaş çağrılarına destek olmuştur. Takip eden yıl 1915’te ise İsviçre’de toplanan 3. Sosyalist Kadınlar Konferansı’nda kapitalizm ve sermaye karşıtı içerik dikkat çekiyor: “Kahrolsun zenginlerin serveti için milyonları katleden kapitalizm!” Kapitalist sistemin tüm dünyada hız kesmeyen adımlarla emekçi sınıfları kadın-erkek demeden kuşattığı bir dönemde önemli bir uğrak 1917 Ekim Devrimi’yle birlikte tarihimize yazılıyor. Kadınlara yönelik kimi çalışma koşulları kimi de yaşam koşulları çerçevesinde değerlendirilebilecek pek çok hakkın (kürtaj hakkı, sosyal haklar) reel sosyalizm deneyimi Sovyetler Birliği’nin kapitalist dünya karşısında kazandığı zaferin sonucu olduğu yadsınmamalıdır. Kadın mücadelesi tarihinde Feminist hareketler açısından, sıfır noktasından günümüze gelene dek yöntemsel, örgütlenme tarzı ve ideolojik olarak pek çok devinime sahip olduğunu görebiliyoruz; ancak Clara Zetkin öncülüğünde yapılan Sosyalist Kadın Konferansları bizler açısından eşitlik ve özgürlük mücadelesinin kesintisiz mirasıdır. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">90’larla birlikte reel sosyalizmin çözüldüğü, işçi sınıfı mücadelelerinin geriye çekildiği, kapitalizmin ideolojik hegemonyası karşısında solun politik olarak da geriye çekildiği dönemde ideolojilerin sonuna gelindiği iddia edilirken aslında tarihimizden ve geleceğimizden sınıf mücadeleleri çalınmaya çalışılıyordu. Esasen bu yeni tarihli ideoloji adlı adınca post-modernizmdi. Emekçi sınıfları tüm alanlarda kuşatan liberalizm, kadın mücadelesinde de 3. dalga feminizm olarak gün yüzüne çıkacak ve özel olanın politik olduğu savunulacaktır. Bu yeni yaklaşım örgütlü mücadele değil birey merkezli mücadeleyi; sınıfsal- ekonomik referansların karşısında cinselliği ve cinsel kimlik referanslı belirlenimleri, kapitalist-emperyalist sisteme karşıtlığı değil ataerkil-patriyarkal kapitalizme karşı mücadeleyi öne çıkardı. Patriyarka genel anlamda tarihler üstü, erkek egemen, kendi başına bir sistem ve tüm toplumsal ilişkileri belirliyor. Buna göre kadınların kurtuluşu ancak sınıfsal konumlanışlarından ve din-dil-etnisite gibi farklılıklarından bağımsız birlikte mücadeleyle mümkün. Bu parçalı yaklaşım 90’lar sonunda da ülkemizde kendine yer edinmiş oldu. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Türkiye’nin erken Cumhuriyet döneminde 1946 yılına kadar sendikaların hukuki olarak yasak olduğu bir dönemdi. Sendikal örgütlenmeden bahsedilemeyen bu dönem yalnızca kadın işçiler için değil aynı zamanda tüm işçi sınıfı için çalışma koşullarının doğrudan piyasa tarafından belirlendiği bir döneme tekabûl ediyor. Osmanlı’nın son dönemleri ve Cumhuriyet’in erken dönemlerinde emeğin kuşatıldığı bu dönemde sendikaların da yasaklanması göz önünde bulundurulduğunda, emekçilerin örgütlenmesinin olanakları da yoktu. Cumhuriyet’in başlangıç dönemlerinde gelişmemiş sanayi yapısı ve tarıma dayalı üretim söz konusudur. Bu tarıma dayalı üretimde kadınların aile emeğindeki çok büyük oranda ücretsiz rolünü biliyoruz. Kadınların işçi olarak istihdam edildiği ilk sektörler ise dokuma ve tütün… Bu dönem kadın ve çocuk işçileri koruma kanunları çıkarılırken bu kuralların fiili olarak uygulanmadığını görüyoruz. Kadın işçilerin çalışma saatleri günde 11 saate kadarken kadınlar erkeklere kıyasla ancak 1/3 oranda ücret alabiliyorlar. Özellikle 1950’lerde kırdan kente göç, sanayi işgücünde nicelik artışıyla sonuçlanmış ve sermaye büyük ölçüde bir sömürü olanağı kazanmıştır. Kaçınılmaz bir sonuç da kadınların ücretli emeğe daha çok katılmasıdır. Ancak kapitalizm kadınları erkeklere oranla daha düşük ücretlerde istihdam ederken, kadının görünmeyen emeğinin sömürüsünü de yaratmış; aileyi üreten değil tüketen bir birim olarak biçimlendirmiştir. ‘Refah’ için alınması gereken kimi sağlıklı beslenme, çocukların bakımı, çocukların eğitimi gibi hizmetlerle birlikte tüm dünyada aile, sürekli borçlanan tüketici bir birimdir. Ezici çoğunlukta olan işçi sınıfının sefalet koşulları ve borçlanması sermaye açısından hem bir ihtiyaç hem de bir tehlikedir. Ve sonuçta kapitalizmin yarattığı bu yoksulluk ve borçlanma bir yandan da sürdürülebilir/çekilebilir olmalıdır. Dolayısıyla ülkemizde de sanayileşmeyle birlikte 1950lerde başlayan ve günümüze kadar “sürdürülen” yoğun emek sömürüsünden bahsedebiliriz. Türkiye’de kapitalist sermaye, kadını aile içi konumuna iterek ev içi emek sömürüsüne mahkûm etmiş, hem de kadın istihdamını ‘ev giderlerine katkı’ olarak görmüştür. Türkiye’de emek mücadelelerinin yükseldiği, sendikalaşmanın belirli bir ivmeye kavuştuğu, kimi zaman da önemli işçi direnişlerine tanıklık eden tarihimizde kadın işçileri bu süreçlerde ön planda görüyoruz. 1975’te İlerici Kadınlar Derneği’nin kuruluşu ve ülkemizde ilk kez Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nün kutlanması tam da sınıf mücadelesinin yükseldiği bir dönemde önemli bir uğraktır. İKD, savaş çığırtkanlığına karşı barış için, eşit işe eşit ücret ve kreş hakkı için mücadele etti. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Ülkemiz emekçileri eğitimden sağlığa, kültür- sanattan edebiyata ve hukuka kadar pek çok alanda temel haklarımıza- özgürlüklerimize karşı gerici saldırılara maruz kalıyor. Kadınlar AKP iktidarıyla artan gerici baskıların pençesinde, sermayenin sömürü çarklarının dişlilerinde yaşama tutunmaya çalışıyor. Kıyafetimizden kaç çocuk yapacağımıza müdahale edilirken en temel sosyal haklarımıza, yaşam şeklimize, laik- aydınlanmadan yana eğitime saldırılar her geçen gün artıyor. Baskıların pençesinde yaşama tutunmaya çalışan emekçi kadınlar için örgütlü mücadeleden başka bir yol olmadığını tarihimizden aldığımız güçle biliyoruz. Ülkemiz emekçi kadınlarının önünde iki tablo var: 1994’te emekçilere yönelik kemer sıkma politikası uygulayan, işçi ödemelerine bütçe sınırlandırması getiren, ülkemizi borç batağına sokan emekçi düşmanı Tansu Çiller’i kız kardeşimiz olarak anmak ya da halk düşmanı olarak anmak… Faşist bir partinin eski Genel Başkanı olan Meral Akşener’i kız kardeşimiz olarak görmek veya emekçi kadınlar dışında kimseyi saflarımızda ‘kardeş’ olarak görmemek… ABD’li Harris’i kadınların bir adım öne çıkışı olarak görmek veya ABD Başkan adayı olmuş bu kadını halkların düşmanı emperyalizmin başını çeken ülkenin temsilci adayı olarak görmek… </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bugün ülkemizde çalışma yaşamına katılabilecek otuz milyon kadın varken yalnızca on milyon kadın emekçi çalışıyor. Yirmi milyon kadının evde olduğunu veya güvencesiz ve sendikalaşma hakkı olmayan, esnek çalışma biçiminde istihdam edildiğini görebiliyoruz. Bu tablo da bize kadınların çalışma ve toplumsal yaşamda çok az yer alabildiğini gösteriyor. Diğer yandan bu tabloya eklenen siyasi iktidarın gerici kuşatması… Kuşatma ideolojik, toplumsal, siyasal olarak çok boyutta ele alınabilir ve toplumun pek çok kesimini etkileyebiliyorken, sonuçlarını en çok kadınlar ve çocuklar üzerinde görmemiz elbette tesadüf değil. Gerici kuşatma ve yoksulluk ülkemizde neden değil sonuçtur. Neden, tüm emekçileri kuşatan kapitalist üretim ilişkilerinde kadının hep ikinci kategoride yer alan, görünmeyen emeği; üzerine kadınlara yönelik gerici adımların atılmasıdır. Çok kez duyduğumuz ‘kadınlara yönelik yoksulluk azaltma projesi’, ‘kadınlara yönelik bütçe’, ‘kadınlara özel verilen faizsiz mikro krediler’ kadınların eşitlik ve özgürlüğüne su taşıyacak adımlar değil kadının yeni bir düzen, eşit ve özgür bir yaşamı kurması mücadelesinde kapitalizmi görünmeyen bir etken olarak varsayan; dolayısıyla da yoksulluğa geçici çözümler bulan bir anlayışın ürünüdür. Tam bu noktada, feminist hareketin ülkemizdeki bilinen isimlerinin kaleminden çıkan, Amerika’da başlangıçta bir manifesto olarak yazılan ‘ %99 için Feminizm’ kitabına cevaben yazıldığını düşündüğümüz bir yazıda sorulan soruya birlikte bakalım: “Kadınların mikro-kredilerden faydalanmayıp daha yoksul olması anti-kapitalist mücadeleyi büyütür mü?” El-cevap: Büyütmez. Kadınların topyekûn, kendi sınıfıyla kol kola girerek eşit ve özgür bir ülkeyi yaratma iddiasının ve düzenden kurtuluşunun reçetesi olan sosyalist devrime ancak bu kadar düşman olunabilirdi. Kadınların bugün hâlâ eşit işte eşit ücret almıyor oluşunu da ‘çocukken bize dayatılan cinsiyet rolleri’yle açıklayan aynı kaleme; yalnızca işçi sınıfının tarihinden, bu yazının açılışını yapan Versay’a ekmek için yürüyen Fransız işçisinden, reel sosyalizmde emekçi kadınların konumu için atılan adımlardan dersler almasını önerebiliyoruz. Sosyalist kadın mücadelesinin ülkemizde ete kemiğe kavuştuğu, gerici ve sermaye yanlısı tüm adımlara karşı önemli bir direnç oluşturduğu ve en nihayetinde ülkemiz emekçilerinin birlikte kurtuluşunu inşa edecek olan en önemli öznelerden biri haline geleceği günleri kurmak için ülkemiz emekçi kadınlarının direncine güveniyoruz. Bu iddiayı büyütecek, sermayeyi ve gericiliği ülkemizden kovacak bir mücadelenin bir ‘akademik üretim’den ibaret olamayacağı ise açık. </span></p>
<p>The post <a href="https://komunistbirlik.org/kadin-mucadelesi-duzenin-ufkuna-birakilabilir-mi/">Kadın Mücadelesi Düzenin Ufkuna Bırakılabilir Mi?</a> appeared first on <a href="https://komunistbirlik.org">Komünist Birlik</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Asgari Ücrete Mahkûm Muyuz ?</title>
		<link>https://komunistbirlik.org/asgari-ucrete-mahkum-muyuz/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Komünist Birlik]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 15 Feb 2025 14:44:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Emeğin Gündemi]]></category>
		<category><![CDATA[Komünist Birlik 1.Sayı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://komunistbirlik.org/?p=3824</guid>

					<description><![CDATA[<p>Asgari ücret tartışması artık her yıl sonunda yapılan komisyon toplantılarını aşarak tüm yıla yayıldı. Çünkü asgari ücret giderek geniş bir kitlenin emek ücreti olarak norm haline geldi. DİSK-AR’ın 2025 araştırmasında rakamlar çarpıcı. “2002’de asgari ücret altında ücret alanların oranı yüzde 24,4 iken 2023’te bu oran yüzde 33,9’a yükseldi. Asgari ücretin yüzde 5 fazlası ve altı ücret alanlar 2002’de yüzde 27,8 iken 2023’te yüzde 37,5’e, asgari ücretin yüzde 10 fazlası ve altı ücret alanlar 2002’de yüzde...</p>
<p>The post <a href="https://komunistbirlik.org/asgari-ucrete-mahkum-muyuz/">Asgari Ücrete Mahkûm Muyuz ?</a> appeared first on <a href="https://komunistbirlik.org">Komünist Birlik</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-weight: 400;">Asgari ücret tartışması artık her yıl sonunda yapılan komisyon toplantılarını aşarak tüm yıla yayıldı. Çünkü asgari ücret giderek geniş bir kitlenin emek ücreti olarak norm haline geldi.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">DİSK-AR’ın 2025 araştırmasında rakamlar çarpıcı. </span><i><span style="font-weight: 400;">“2002’de asgari ücret altında ücret alanların oranı yüzde 24,4 iken 2023’te bu oran yüzde 33,9’a yükseldi. Asgari ücretin yüzde 5 fazlası ve altı ücret alanlar 2002’de yüzde 27,8 iken 2023’te yüzde 37,5’e, asgari ücretin yüzde 10 fazlası ve altı ücret alanlar 2002’de yüzde 30,7 iken 2023’te yüzde 38,5’e yükseldi”.</span></i><span style="font-weight: 400;"> Bu süreçte işçi sınıfının gelirden aldığı pay sürekli düşerken sermaye karlarını kat kat arttırdı.</span></p>
<p><b>ÜCRET</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Marx, ücretin, belirli bir emek-zamanı karşılığında ya da belirli bir işin yapılması karşılığında kapitalist tarafından ödenen para tutarı olduğunu, kapitalistin, bundan ötürü, para ile emeklerini satın alıyor göründüğünü, onların da kapitaliste bu para karşılığında emeklerini satacaklarını, ancak, bunun yalnızca görünüşte olduğunu, zira gerçekte işçilerin para karşılığında kapitaliste sattıkları şeyin emek gücü olduğunu ifade eder ve asıl şunu der Marx Ücret, Fiyat ve Kar kitabında; </span><i><span style="font-weight: 400;">Bir metanın para ile hesaplanan değişim değeri, onun fiyatı denilen şeydir. Ücret, yalnızca alışılmış bir biçimde emeğin fiyatı denilen emek gücünün fiyatına, insan etinden ve kanından başka bir gizi bulunmayan bu kendine özgü metanın fiyatına verilen özel bir addır.</span></i></p>
<p><b>1900’LÜ YILLARIN KAZANIMI! ASGARİ ÜCRET</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">1800’lü yılların sonunda sınıf mücadelesinin sendikalarda örgütlendiği ülkelerden biri Avustralya idi. İşçiler 1891’de kendi partilerini de kurdular ve 1900’lü yılların ilk on yılı içinde verilen mücadeleler sonucu 5 kişilik ailenin “mütevazi” bir yaşam sürdürmesi için alacağı asgari ücret belirlendi. Bu durum önce Avrupa’ya sonra da tüm dünyaya taşındı. Türkiye’de 1936’da İş Yasası’nda yer almasına rağmen uygulama sınırlı ilde 1951 yılında başlamış tüm ülkeye ise 1974 yılında yayılmıştır. Sanayi ve hizmetler ile tarım ve orman için ayrı ayrı belirlenen asgari ücret 1989 yılında her iki sektör içinde tek rakam olarak belirlenmeye başlamıştır.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bu kısa tarihi anlatıyı çeşitli gelişmeler ile zenginleştirebiliriz. Ama bu noktada asıl duruma bağlanmalıyız.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Kapitalizmde emek değeri, zorunlu geçim araçlarının değerine iner, yani esas olarak ortalama ücretin asgari geçim araçlarına eşitlenmesi beklenir. Bunun üzerindeki ücretlerin belirlenmesi ise düzenin ihtiyaçlarına ve sınıfın mücadelesine bağlıdır. Ama bugüne kadar gelinen süreçte asgari ücret, asgari geçim araçlarına bile yaklaşamamış, sefalet ücreti olarak kalmıştır.</span></p>
<p><b>ASGARİ ÜCRETTEKİ SERBEST DÜŞÜŞ</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">1980 darbesi öncesi asgari ücretin kişi başı GSYH oranı % 80 civarındaydı. Darbe ile birlikte sınıfa açılan savaş sonrası bu oran bir anda %40’a kadar geriledi. Ama sınıf hala sıcak olan mücadele pratikleri ile bu oranı yıllar içinde arttırdı. 1999’da % 60’a varan oran 2004 yılından sonra yeniden azalmaya devam etti. Sol üzerinde baskılar, düzen muhalefetinin giderek sağa kayması, sarı sendikacılığın etkisinin artması, grev yasaklamaları ile AKP iktidarı bu oranı % 50’lerin altına indirdi. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Burjuvazinin payı giderek artarken işçiler asgari geçim şartlarından uzak kalarak sefalet ücretlerine mahkûm oldu.</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><b>SEFALET ÜCRETİ ENFLASYON İLİŞKİSİ</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Günümüzde Asgari Ücret tüm ülkenin büyük çoğunluğunun aldığı ücret oldu. Bu kapitalizm açısından zaten olması gereken, anlaşılır bir durum. Çünkü kapitalizm emeğin sömürüsü üzerinden düzenini sürdürebilir. Bu sömürü karşılığında vereceği ücretler ne kadar düşerse burjuvazi o kadar karına kar katacağından ücretleri sürekli baskılamak zorundadır. Baskılamanın bir türü de ücrete yapılacak artışları minimumda tutmaktır, bu yüzden bu artışların enflasyona neden olduğunu dile getirenler bunun üzerinden rıza üretmeye çalışır. Kuvvetli bir iletişim ağına ve sözcülerine sahip olan serrmaye bunun için de çok zorlanmaz.. Peki asıl olarak durum nedir?</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">DİSK-AR Asgari Ücret Araştırması 2025 raporunda ilk olarak şuna değiniyor; </span><i><span style="font-weight: 400;">“…işçilerin enflasyon karşısında ücretlerini kendiliğinden artırma olanağı yoktur. Fiyatlar serbestçe artarken işçiler alım gücündeki kaybı zor pazarlıklarla ve belirli dönemlerde telafi etmeye çalışırlar. İlişkinin yönü ücretlerden enflasyona doğru değil, enflasyondan ücretlere doğrudur. Yüksek ücret artışları istisnai durumlar dışında ancak yüksek enflasyon dönemlerinde söz konusudur. Bu ücret artışları parasal (nominal) olarak yüksek görünse de esas olarak enflasyondan korunma amaçlıdır.” </span></i><span style="font-weight: 400;">Aynı raporda enflasyonun kar itilimli olduğunu, 2015’ten bu yana artan kar katsayısı artışının enflasyonun dinamikleri ardında yatan önemli bir güç olduğunu anlatıyor. Enflasyon artarken karların aksine ücret baskılanmaya çalışıyor ve rapordaki şu alıntı sorunu ortaya koyuyor: </span><i><span style="font-weight: 400;">“Asgari ücret enflasyonu tetiklemiyor. Türkiye’nin son yıllardaki verileri bunu söylüyor. Asgari ücrete zam yapmamanın sebebi kaynak ve para yokluğu değil, bölüşüm meselesinde tutulan saftır. Yüksek enflasyon dönemlerinde emek gelirlerini bastırmak sermayeye kaynak aktarma aracıdır”.</span></i></p>
<p><b>İNSANCA YAŞAM NEDİR?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">BM İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi “Çalışan herkesin, kendisine ve ailesine insanlık onuruna yaraşır bir yaşam sağlayan ve gerektiğinde her türlü sosyal koruma yolları ile de desteklenen adil ve elverişli bir ücrete hakkı vardır” der. Fakat bir nokta bizim açımızdan nettir: Sermaye düzeninde kendisi de bir meta durumuna gelen işçinin alacağı ücret insanlık onuruna yaraşır ücret değil tersine değer üreten bir meta haline gelen emek-gücünün ölmeme ve sömürü çarklarına her gün yeniden dahil olma ücretidir. Bu anlamıyla da kapitalizmde çalışma eylemi, insanın tüketmek için üretme ya da yaşamak için kullanım değerleri üretme rolünden kapitalist için üretme rolüne geçer. Öyle ki insan emek gücü yabancı bir gücün tekelinde yalnızca sermayeyi artırmak için kullanılan “değersiz” bir değer biçimini alır. Tam da bu sebeple Ücret, Fiyat, Kar kitabının girişinde Marx, işte der, “bugünkü toplumumuzun tüm ekonomik yapısı budur: bütün değerleri tek başına yaratan işçi sınıfıdır” ve ekler “Çünkü değer sözü, emek sözünün bir öteki ifadesinden başka bir şey değildir ve bugünkü kapitalist toplumumuzda, belirli bir metanın içerdiği toplumsal olarak gerekli emek miktarını anlatan bir deyimdir. Ne var ki, işçiler tarafından üretilen bu değerler işçilere ait değildir. Bu değerler, hammaddelerin, makinelerin, aletlerin ve işçi sınıfının işgücünü satın almalarına olanak sağlayan birikmiş paranın sahiplerine aittir.” Buradan hareketle insanın onurlu bir yaşam sürebilmesi ve adil ücret alması yalnızca kapitalist üretim ilişkilerinin kaldırılmasıyla mümkün olabilir.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Son zamanlarda “İnsanca Yaşam” sloganını en çok Asgari Ücret süreçlerinde duyar olduk. İnsanca Yaşam sözünün herkes için anlamı ve karşılığı elbette başka. Kimi yoksulluk sınırını yeterli görürken kimi 3-4 kat artışın insanca yaşamın karşılığı olduğunu düşünür ve güncel politik açılımlar gerekçesi ile bu talebi topluma sunar.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bu politik talebin elbette büyük anlamı var. Diğer yandan “İnsanca Yaşam’ın” karşılığı ne olabilir? Herkes bulunduğu noktadan buna yanıt verebilir. Kiradan beli bükülen ev ister, toplu taşımada canı çıkan araba ister, çocuğunun geleceğini güvenceye almak isteyen özel okula gönderebilecek maddi rahatlığı ister. Veya sadece bir dam, sofranın her gün boş kalmaması da yeterli gelebilir. Peki, bizler için insanca yaşam talebi nedir, ne olmalıdır? Toplumsal eşitsizliklerin kalkması, mülkiyetin kolektif olması, yeteneğine göre çalışman, ihtiyaçların karşılanması kendini yeniden üretebileceğin zamanı yaratabilmen ve bunun için ele alacağın özgürlüğün&#8230; Aslında bu, bu düzen içinde mevcut asgari ücrete 3-4 kat artış istemekten daha gerçekçi bir taleptir ve bu talebi yerine getirmek yalnızca bizim elimizdedir.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Asgari ücretin artış talebi de değerli bir mücadele alanıdır. Toplumun çıkarları bu mücadeleyi yükseltmek için gereklidir ancak diğer yandan siyasi iktidar perspektifinden uzaklaşmamak gerekir. Yoksa düzen içi çözümler sizin sınıf ile bağınızın kopuk ve zayıf olmasına ve bir süre mücadelenin ekonomik taleplere sıkışmasına neden olur. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Yoksa ücret ve kârların birbiriyle ters orantılı olduğu kapitalist üretim sürecinde, birikim devam ettikçe ücretler sermayenin el koyduğu yeni yaratılan değere göre oransal olarak sürekli düşecektir. </span></p>
<p>The post <a href="https://komunistbirlik.org/asgari-ucrete-mahkum-muyuz/">Asgari Ücrete Mahkûm Muyuz ?</a> appeared first on <a href="https://komunistbirlik.org">Komünist Birlik</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>“Her Şeyin Başı Eğitim” Mi: Gençliğe Dair Bazı Tartışmalar ve Sovyet Pedagojisi</title>
		<link>https://komunistbirlik.org/her-seyin-basi-egitim-mi-genclige-dair-bazi-tartismalar-ve-sovyet-pedagojisi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Komünist Birlik]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 15 Feb 2025 14:36:29 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Gençlik]]></category>
		<category><![CDATA[Komünist Birlik 1.Sayı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://komunistbirlik.org/?p=3821</guid>

					<description><![CDATA[<p>Eğitim sistemleri özellikle Türkiye’de olmak üzere, son on yıldır üstüne en çok eleştiride bulunulan fakat tüm bu eleştiri ve öneri kapsamlarına rağmen ne yazık ki gelişmekten çok geriye doğru gitmeye devam eden yakıcı bir gündem olma niteliğini korumaktadır. Dolayısıyla bu yazının çerçevesi salt &#8220;eleştiriden&#8221; kaynaklı bir düzlemden değil tüm bu geriye gidişin temeline ve çözümüne; daha açık ifade edersek dününe, bugününe ve yarınına odaklanarak değerlendirilecektir.  Eğitim Sistemlerinin Dünü  Her ülkenin, özellikle belirli toplumsal aşamaları geçmiş...</p>
<p>The post <a href="https://komunistbirlik.org/her-seyin-basi-egitim-mi-genclige-dair-bazi-tartismalar-ve-sovyet-pedagojisi/">“Her Şeyin Başı Eğitim” Mi: Gençliğe Dair Bazı Tartışmalar ve Sovyet Pedagojisi</a> appeared first on <a href="https://komunistbirlik.org">Komünist Birlik</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-weight: 400;">Eğitim sistemleri özellikle Türkiye’de olmak üzere, son on yıldır üstüne en çok eleştiride bulunulan fakat tüm bu eleştiri ve öneri kapsamlarına rağmen ne yazık ki gelişmekten çok geriye doğru gitmeye devam eden yakıcı bir gündem olma niteliğini korumaktadır. Dolayısıyla bu yazının çerçevesi salt &#8220;eleştiriden&#8221; kaynaklı bir düzlemden değil tüm bu geriye gidişin temeline ve çözümüne; daha açık ifade edersek dününe, bugününe ve yarınına odaklanarak değerlendirilecektir. </span></p>
<p><b>Eğitim Sistemlerinin Dünü </b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Her ülkenin, özellikle belirli toplumsal aşamaları geçmiş ülkelerin, eğitim felsefesinin de geçirdikleri aşamalara paralel olarak değiştiğini kolaylıkla fark edebiliriz. Örneğin feodal toplumdan sanayi toplumuna, oradan da teknoloji çağına geçen bir toplum için eğitim felsefesinin hep aynı kaldığını düşünmek oldukça yanlış olacaktır. Eğitim, büyük bir oranda çağın ihtiyacına göre şekillenir ve felsefesini de o çağın baskın olan anlayışından alır ve bu anlayış o çağın çocuklarını, gençlerini dönüştüren; yeni bir kültürü de doğuran egemen sistemin sonucudur. Türkiye Eğitim Sistemi&#8217;nden örnek verecek olursak bir kırılma noktası olan 1933 Üniversite Reformu&#8217;nu ve hemen sonrasında gelen 1940 Köy Enstitüleri&#8217;ni örnek verebiliriz. Her ne kadar Osmanlı döneminden sonra Tevhîd-i Tedrîsât Kanunu bir kırılma noktası olarak ele alınsa da 1933&#8217;teki Üniversite Reformu ve 1940 Köy Enstitüsü deneyimi, Eğitim Felsefesinin bir tartışma ana başlığı olarak Türkiye&#8217;de sosyologların buna dair uzun erimli bir yaklaşım geliştirmesini zorunlu kılmıştı. Henüz on yılını yeni doldurmuş Türkiye Burjuva devriminin “ulusal bütünlüğünü” sağlama refleksi ve bir yandan dünyada büyük bir seçenek olarak karşıda duran SSCB’yi göz ardı edememesi, özellikle toplumcu yönünün de ağır bastığını düşündüğümüz Köy Enstitüleri&#8217;ni yaratmıştı. Tabii kısa bir sürede kapanmış olmasının önemli ölçüde bir kayıp yarattığı hesaba katılmak durumundadır. Bu tür enstitülerin çoğalması, öğrencinin hem pratik alanda hem teorik alanda var olup iki yönlü teşvikinin sağlanması için önemli bir örnek olacaktı. Özellikle &#8220;politeknik&#8221; okullara benzetilmesi ve kaldırılması tesadüf değildir; bu yüzden Türkiye’deki eğitim sisteminin bugününden çıkarılabilecek ders ve sonuçlardan biri olarak bu deneyimin tarihin tozlu sayfalarında kalıp unutulmaması ve bu anlayışın belli yönlerden nasıl fayda sağladığının hatırlatılması zarurî bir ihtiyaçtır. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Asıl tartışma konumuza gelmeden Türkiye örneğinden başlamamızın bir nedeni var: Vereceğimiz önermenin bu ülkedeki yansımalarını baştan göstermek ve “Bu önerme uygulanabilseydi ne tür kazanımlara yol açardı?” sorusuna cevap vermek; çünkü bu tartışmalar nihai olarak sosyalistler için bir “yeni insanı yaratma”nın tartışmasıdır ve bu da büyük ölçüde Sovyet Pedagojisinde sosyalist bir kültürün inşa edilmesi süreciyle, toplumsal yaşamın kolektifleştirilmesiyle ilgilidir. Diğer bölümüzde değineceğimiz şu an Türkiye’deki gençliğin içinde bulunduğu kriz, sosyal medyanın etki alanıyla ortaya çıkan ve geçtiğimiz aylarda Fatih’te Semih Çelik tarafından vahşice katledilen iki kadından sonra artan “Incel” (&#8220;involuntary celibate&#8221; kelimelerinin birleştirilmesi ile oluşturulmuş, kendileri istemelerine rağmen romantik veya cinsel partner bulamamaları ile tanımlanan bir internet alt kültürünün üyelerini tanımlar.) tartışmaları da bahsettiğimiz eğitim sistemi, pedagoji, kültürel devrim kavramlarından azade değildir.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Sovyet Pedagojisine gelirsek Anton Makarenko’dan bahsetmeden geçmemek gerekir. Bugün sorun olarak gördüğümüz çoğu konuya açıklık getiren, çözüm sunan ve romanlarında konu eden bu yazarın “Yaşam Yolu” ve “Kulelerde Bayraklar” adlı eserleri potansiyel suçlu, toplum tarafından dışlanmış olarak gösterilen, yoksul ve madde bağımlısı çocukların nasıl yeni dünyanın bir öznesi hâline geldiğini anlatan en iyi örnek eserlerdendir. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Makarenko “Kulelerde Bayraklar” adlı romanında insanı yalnızca salt teorik bilgiden yararlanan ve eğitimini bunun üzerinden geliştiren bireyler olarak değil aynı zamanda pratik alanla bağ kuran ve üreten bireyler hâline getiren bir süreçten bahsetmiştir. Bir nevi kafa ve kol emeği arasındaki keskin çizgiyi ortadan kaldırmıştır. İleride “Politeknik Eğitim”i yaratan dayanaklardan biri de bu olmuştur. Bu romanında “Bir çocuk nasıl yetiştirilmeli?” sorusuna cevap üretir.  İgor, Vanya, Rişikov, Vanda isimli sokak çocukları üzerinden Çocuk Hakları Kurulu’ndan geçip 1 Mayıs Kolonisi’ne alınan bu çocuklara verilen sorumluluklara ve hepsinin ortak bir yaşam sürerek toplumsallığın önemini nasıl kavradığına dair süreci gerçekçi bir şekilde aktarır. Çocukların başta nasıl karşı çıktığını ama kolektivizmi kavramaya başladığı anda nasıl dönüştüğünü incelikli bir şekilde anlatır.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Burada dikkat edilmesi gereken nokta Sovyet pedagojisinin ne kadar da iyi ilerlediğine dair methiyeler düzülmesi değildir. Çocukların sistemin bir çarkı olarak düzene uygun teknikerler yetiştirmekten ibaret değil yeni bir sistemin yaratıcısı olarak görülmesiyle ilgilidir; yani asıl önemli nokta bunun doğal sonucu olarak böyle olması gerektiğidir.</span></p>
<p><b>Eğitim Sistemlerinin Bugünü </b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Sovyet pedagojisi, insana dair saf iyimserlikten ziyade sosyalist bir iyimserliği esas alarak çocukların çevreyle olan ilişkisini göz önünde tutmuş ve bugüne olan etkisi, şu an kendisini “sosyal devlet” olarak tanımlamak durumunda kalan birçok ülkede yer etmiştir. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Türkiye’deki eğitim sistemine gelecek olursak eğitim sisteminin bugününün nerede bittiğini bilmesek de nerede başladığı açıktır. 12 Eylül 1980 darbesinden sonra eğitim, tekrar bir form değişikliğine uğratılmıştır ve gittikçe bireyi tekdüze görmeye başlayan ve gelişimine ket vuran bir yapıya büründürülmüştür. Elbette bu alelade bir söylem değildir. Yurttaş bireye, öğrenci birer müşteriye ve insan algısı &#8220;homo-economicus&#8221; bir insan algısına dönüşmüştür. Bundan ötürü ekonomik açıdan zorluğun olduğu yerde eğitim de geriye düşer ve toparlanması oldukça zaman alır. En büyük kanıtlarından biriyse her sene bir azalan veya bir artan Türkiye&#8217;nin OECD raporu. (OECD, 2023). </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bu rapora karşılık söylenen “Okullaşma oranlarını 2021 yılında kesmişler. Aslında rapor eksik o anlamda. Rapordaki verilerden, değerlendirmelerden çok daha iyi durumdayız. Mesela raporda şu yok: Okul öncesi eğitimdeki okullaşma oranlarının yüzde 99.86&#8217;ya ulaştığı yok, tam tersine 2020&#8217;li yıllardaki eksik rakamlarda duruyor.&#8221; (MEB, 2023) savunma, eğitimin niteliğini tam olarak belirleyecek düzeyde olup olmadığını da bize düşündürtmek durumunda. Eğitimin ulaşılabilir olması, bir ülke açısından belki de en büyük avantajlardan biridir ama yeterli değildir. Dolayısıyla Türkiye eğitim sisteminin bugünü bir nevi duraklamanın ileri görüldüğü, gerilemenin ise bahis konusu bile edilmediği bir tabloyu düşündürtüyor. Bunun en açık örneği hep TÜİK’in işsizlik verilerinden, yurtdışına kaçıştan, anket raporlarındaki geleceksizlik kaygısından verilse de bu örneklerin dolaylı bir örneği daha var: yozlaşma. Eğitim, öğrenciye kurallar silsilesi olarak, teorileri ezberleterek, resmi tarih anlatısını kahramanlar manzumesine döndürerek ve düzey bile belirleyemeyen testleri sunduğu zaman o öğrenci doğal olarak dışarıdan beslenir. Bu durum kötü bir durum değildir elbette fakat yeni ve ilerletici arayışlara müsebbip olacağı gibi durduğumuz yerin gerisine de götürebilir. Başta bahsettiğimiz sosyal medyanın dehlizlerinde yer eden ve özellikle lise çağındaki çocukları fikren etkileyen birçok örnek var karşımızda. Tek tıkla onlarca kadın düşmanı, ırkçı, hayvana ve doğaya düşman paylaşımları ve hesabını sadece bunun üzerinde kuran gençleri görebiliriz. Dolayısıyla bu durum sadece teknolojinin gelişmesi olarak açıklanabilecek apolitik bir tutumla açıklanamaz. Bu durum oldukça politiktir ve çözümü de ancak politik bir müdahalede yatmaktadır. </span></p>
<p><b>Eğitim Sistemlerinin Yarını </b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">En çok üstünde durulması gereken ve belki de en az konuşulan kısım olarak tarifleyebileceğimiz eğitim sisteminin yarını konusu, yalnızca umulan ve olması istenilen bir kural silsilesine döndürülemez. Eğitim sisteminin yıllar boyu geçirdiği dönüşümün ana unsur olarak kabul edilip uzun erimli bir istikrarın sağlanması daha en baştan temel hedef olarak kavranmalı ve benimsenmelidir.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Daha en başta verdiğimiz örneklerden biri olan &#8220;politeknik&#8221; eğitim, bir toplum için belki de en yetkin, en fayda sağlayabilecek ve en önemlisi de öğrencinin kendini en çok keşfedebileceği bir tekniğe sahiptir. Bu tekniğe dair de elbette eksiklikler tespit edilebilir fakat hem Türkiye&#8217;de hem dünyada örneğini gördüğümüz (farklı biçimlerde olsa da) bu tekniğin kaybettirmediği ve zaten dönüşümün kendisini içinde barındırdığı açıktır. Çoğu sosyal bilimde gördüğümüz &#8220;Yaşam Boyu Öğrenme&#8221; kuramına da belli açıdan yakınlıklar gösterir. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bedensel olarak ve zihinsel olarak yapılan işlerin birbirinden keskin biçimde ayrılmasındansa çocukların daha en baştan bu ikiliği birlikte tanıması, keşfetmesi ve özümsemesi sürecini verimli kılar çünkü ister istemez eğitim sistemiminin hâlâ bilimler arası keskin ayrılıklar koyduğunu fark ediyoruz. Yalnızca bedensel iş ve zihinsel iş ayrımından ibaret de değil örneğin Fen Bilimleri ve Sosyal Bilimler arasında kurulabilecek güçlü ilişkiler varken bile bu avantajın kullanılamıyor oluşu büyük bir sorundur ve çözülmesi elzemdir. Çünkü eğitimin, eğitim felsefelerinin kilometre taşı da bilimlerin toplamında bir bakış açısını veya parçada bütünü görebilme yetisini kazandırmaktır; yani bilimler arası da diyalektik bir biçimi de kurmaktır. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Buna gayret edebildiğimiz ve üstesinden gelebildiğimiz vakit, eğitim sisteminin yarını da şu an görüldüğü kadar umutsuz ve vahim bir durumda olmayacaktır. Bununla beraber eğitimin ulaşılabilirliği, farklı niteliklere sahip bireylerin o yönlerini ortaya koyduğu sınıfsal eşitsizliğin ortadan kaldırıldığı, üreticiliğin arttığı, ortak çalışma kültürünün de yeniden yeşerdiği bir tabloyu da görmüş ve gündemimize tekrar almış oluruz. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">&#8220;Esasında, eğitim hizmetlerinin sunumunda insanın kendine, yaşadığı topluma ve emeğine yabancılaşması önlenmeli ve insan bir bütün olarak ele alınıp yorumlanmalıdır. Böylece, insan ve toplum ihtiyaçlarını karşılamayı hedefleyen eğitim hizmeti aslında, yaparak-yaşayarak öğrenme ve yabancılaşmayı ortadan kaldıran politeknik eğitim anlayışının önemine vurgu yapmaktadır.&#8221; (Demir O. &amp; Akça A., 2021, s.230)  </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Politeknik eğitimden &#8220;Köy Enstitülerine Geri Dönmek&#8221; gibi bir ana fikrin çıkması muhtemel gözükebilir fakat tam olarak bu düşünceye oturmaz. Günümüz eğitim felsefesi açısından, öğrenci merkezli anlayışın teknoloji çağında da nasıl geliştirilebileceği ve uzun vadeli bir dönüşümün nasıl gerçekleştirilebileceği yeniden tartışılmalıdır. </span></p>
<pre><b>OECD. (2023). Education at a Glance 2023: Türkiye Raporu. Paris: OECD Yayınları </b>

<b>MEB. (2023). OECD Türkiye Raporu Değerlendirme Toplantısı. (</b><a href="http://www.meb.gov.tr/"><b>www.meb.gov.tr</b></a><b>)</b>

<b>Demir O. &amp; Akça A. (2021). Eğitimin Politeknikleştirilmesi: Felsefesi ve Uygulamalar</b></pre>
<p>The post <a href="https://komunistbirlik.org/her-seyin-basi-egitim-mi-genclige-dair-bazi-tartismalar-ve-sovyet-pedagojisi/">“Her Şeyin Başı Eğitim” Mi: Gençliğe Dair Bazı Tartışmalar ve Sovyet Pedagojisi</a> appeared first on <a href="https://komunistbirlik.org">Komünist Birlik</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Başlıyoruz: Bize Atılım gerek!</title>
		<link>https://komunistbirlik.org/basliyoruz-bize-atilim-gerek/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Komünist Birlik]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 15 Feb 2025 14:25:58 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Devrimci Bakış]]></category>
		<category><![CDATA[Komünist Birlik 1.Sayı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://komunistbirlik.org/?p=3815</guid>

					<description><![CDATA[<p>Atılımcılar yüzünü mücadeleye dönüyor&#8230; Dergimiz Komünist Birlik&#8217;in ilk sayısı &#8221;Birleşik Komünist Parti Yola Çıkıyor!&#8221; diyerek yola koyuldu. Yola çıkma fikri hep heyecan ve umut yüklüdür. Aynı zamanda yola çıkmak, durulan yere dair bir kavgayı gerektiriyorsa bir cüret de ister. Bir de dünyada ve ülkenizde savaşların, yıkımların, eşitsizliklerin, adaletsizliklerin, zorbalıkların, çürümenin alabildiğine yükseldiği bir dönemdeyseniz. Üstelik, bu dünya ve ülke tablosunda işçi sınıfı hareketlerinin ve sosyalist hareketlerin birçoğunda &#8221;çıkışsızlık&#8221; hali varken&#8230;  Tarihin tam da böylesi dönemlerde...</p>
<p>The post <a href="https://komunistbirlik.org/basliyoruz-bize-atilim-gerek/">Başlıyoruz: Bize Atılım gerek!</a> appeared first on <a href="https://komunistbirlik.org">Komünist Birlik</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><b>Atılımcılar yüzünü mücadeleye dönüyor&#8230;</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Dergimiz Komünist Birlik&#8217;in ilk sayısı &#8221;Birleşik Komünist Parti Yola Çıkıyor!&#8221; diyerek yola koyuldu. Yola çıkma fikri hep heyecan ve umut yüklüdür. Aynı zamanda yola çıkmak, durulan yere dair bir kavgayı gerektiriyorsa bir cüret de ister. Bir de dünyada ve ülkenizde savaşların, yıkımların, eşitsizliklerin, adaletsizliklerin, zorbalıkların, çürümenin alabildiğine yükseldiği bir dönemdeyseniz. Üstelik, bu dünya ve ülke tablosunda işçi sınıfı hareketlerinin ve sosyalist hareketlerin birçoğunda &#8221;çıkışsızlık&#8221; hali varken&#8230; </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Tarihin tam da böylesi dönemlerde verilen mücadelelerin ürünü olarak şekillendiğini her zaman biliriz. Tarihin, insanlık tarihinin, bizler açısından da sınıf mücadeleleri tarihinin bugün kritik bir uğrağında bu &#8221;yola çıkış&#8221;ın daha fazla tartışmaya ihtiyacı olduğunu başa yazarak başlamak gerekir. Birleşik Komünist Parti&#8217;yi yola çıkaranlar Atılım Kongresi’yle birlikte anıldı. Atılım Kongresi, güçlü ve gerçek bir komünist partinin nasıl olması gerektiğine dair bir tartışma yürüten irade olarak ortaya çıktı. Türkiye siyasi kamuoyunda ise daha çok, artık herhangi politik misyonu ve iddiası bulunmayan kariyerist, çürümüş ve yozlaşmış, elinde yalnızca 10 yıllık kolektif bir mücadele birikiminin yasal olanakları bulunan bir grubun provokasyonları ile anıldı. Bu sefil tabloyu yaratanlarla politik olarak hesaplaşan ve sonuna kadar büyük bir devrimci sorumlulukla hareket eden komünistler, geç de olsa bu çevre ile anılmamayı tercih ederek ciddi bir müdahale ile Atılım Kongresi&#8217;ni örgütleyerek devam etti. Uzun yıllardır tartışmalarını bulunduğu platformların tümünde yürüten komünistler, 2024 Eylül ayında, Atılım Kongresi kararıyla Birleşik Komünist Parti&#8217;yi kurma iddiasıyla yola çıktı; bugün yoluna devam etmektedir.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Atılımcılar, şimdi yeniden başlıyor. Tarihte yepyeni bir sayfa açıyor. Yeni bir sayfa açıyor çünkü bugünün dünyası da memleketin gidişatı da yeni bir dönemi hazırlıyor. Yeni sayfaları, yeni mücadelelerle doldurmak gerekiyor. Eskinin tahribatının, kelimenin tam anlamıyla saçmalığının bu sayfalara gölge düşürmemesi için daha hassas yol almak gerekiyor. Öncesinde biraz daha işimiz bulunuyor. Belki de en yorucu ve en yıpratıcı olanıyla uğraşılacak: Yeniden kuruluş&#8230;</span></p>
<p><b>Türkiye toprakları, komünistleri çağırmaktadır!</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Yeniden kurulacak çünkü dünyanın sosyalizme doğru yeniden ve yeniden ilerlemek dışında bir seçeneği olmadığı bir döneme gidiyor; dünyada kapitalizmin son derece ciddi boyutlarıyla tartışıldığı, sosyalizm dışında tüm yolların tükenmeye başladığı, büyük sıkışmaların ve krizlerin olduğu bir dönemece doğru varıyoruz. Türkiye, emperyalist saldırganlık tablosunda rolünü oynaması için uzun yıllardır uçurumun eşiğine sürükleniyor. Memleketteki tüm çözülme, dağılma ve dönüşümler bu dönemde gerçekleşiyor. Şimdi yeni bir perde açılıyor. Devletin dönüşümü, siyasetin bununla paralel dizayn edilmesi, toplumsal olana dönük tüm yıkıcı müdahaleler&#8230; Bu dönüşümün köklerini dilerseniz 2015&#8217;lerden alın, dilerseniz 2010&#8217;lardan, 2001&#8217;den, 1990&#8217;lardan, 1980&#8217;den, 70’ten, 60&#8217;lardan, 50&#8217;lerden, 38&#8217;lerden, 20&#8217;lerin doğum lekelerinden, dilerseniz de 1908&#8217;den&#8230; Tüm toplumsal dönüşümlerin ve siyasal gelişmelerin Türkiye burjuvazisinin istekleri, yönelimleri, ihtiyaçları üzerinden şekillendiğine yönelik ezberimiz; komünistlerin memlekete bakarken hem aklının billurlaştırdı hem de kavgayı nereye karşı ve nasıl vermesi gerektiğini bilmesini sağladı. Hedefi şaşırtmayan, yoldan savurmayan, nihai amacı hep diri tutan bu oldu. Güncel mücadele başlıklarında en sert kavgaya girişirken de en şatafatsız ve bunaltıcı görevleri yerine getirirken de aklını ve iradesini sağlamlaştıran bu yaklaşım oldu. İşte, komünizme yüzünü dönmek, komünist olmak ve en önemlisi komünist kalmak hep buradan geçti. Sermaye sınıfına karşı bitmez bir öfke ve bilinç. Tarihten aldığı bilinci de burası şekillendirdi. Şimdi bu yalın gerçeği neden mi hatırlatıyoruz? Çünkü, dünya ve ülke böylesi bir dönemden geçerken, memleketin karanlıktan çıkışının biricik yolunun bu olduğu unutturulmaya çalışılıyor. Bu bilinçle ayakta kalan komünistlerin aklına ve hafızasına öyle bir saldırı var ki, bildiğimiz her şeyi unutturabiliyor. O yüzdendir ki, yine aynı yerden başlamak gerekiyor, gerekirse &#8221;en baştan&#8221; başlamak gerekiyor. Bıkmadan, usanmadan, yılmadan&#8230;</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bir de yukarıdaki tarihsel akışta, hangi dönemi referans alırsanız alın dediğimiz yerde, bir de bu ülkenin komünistlerinin bir mücadele tarihi var. Gerçeğe, doğruya, iyiye dair ne varsa o tarihten süzülüp geliyor. Bu tarihi şekillendirenler, tüm silahlarını kullanırken ellerinden bırakmadıkları bir sopa daha taşıyor: Anti-komünizm&#8230; Anti-komünizm tarihimizi de geleceğimizi de o kadar güçlü şekillendiriyor ki, üstündeki sis perdesini hafifçe aralamak bile her şeyin netleşmesine yol açıyor. Komünistlerin bu topraklardaki mücadele tarihi de bugünkü mücadelelerinin tümü de Türkiye siyasetinin hala temel yapı taşını oluşturuyor. Sanıldığının aksine, inandırılanın aksine komünistler, böylesi topraklarda, hala biricik umut olabilecek bir yerde durarak mücadele ediyor. İrade denen mefhum, iyimserliğini böylesi dönemlerde gösterebiliyor. Gözünüzü nereye dikerseniz, oraya doğru ilerlersiniz. Türkiye&#8217;de sol, sosyalist, devrimci dinamiklerin tümünün gözünü diktiği ne bir yer var ne de buna doğru ilerleyebilecek umudu ve heyecanı&#8230; Siyasal arayışlara girişenlerin umutsuzluğu işte bu ‘ütopyasızlaşma’ ile başladı. Her şeye rağmen, Türkiye, buradan çıkabilecek nesnel temellere sahip bir şekilde bekliyor. İster ilerleme fikrinden ister kurtuluş fikrinden yola çıkarak bakın, Türkiye çırpınıyor, sancılanıyor, kıvranıyor. İşçi sınıfı lokal direnişlerle kendini gösteriyor, emekçiler öfkesini diriltiyor, kadınlar yaşamak için kavgaya en sert şekilde giriyor, gençlik geleceğe dönük kaygı ve arayışla bakıyor&#8230;</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Tüm bu tabloda, siyaset tüm bu akışın başat belirleyeni olarak geçmişi de geleceği de şekillendirmeye devam ediyor. Elbette ki en çok günümüzü&#8230; Günümüz Türkiye’sinde karanlık ve umutsuzluk ağır basıyor. Çünkü biraz önce söylediğimiz gerçeklerin üzerine bina edilen düzen siyaseti, işçi sınıfını kuşatmaya devam ediyor. Bu kuşatmadan çıkış olarak şüphesiz ki, akan düzen siyasetinde daha fazla görünür olmak, toplumsal meşruiyet kanallarını genişletmek, elle tutulur gözle görülür işler yapmak gerekiyor. Yoksa verilen kavga, tarihimizi de oluşturan tüm yiğitlikler; çağın süratle akan günü içerisinde kayboluyor. Tarihi ve yakın tarihimizi, mücadele birikimimizi tahrip eden, paralize eden, içeriğini boşaltan düzen, tam da buradan şekilleniyor. Türkiye, hiç denemediği, iktidara bile yaklaşamadığı halde sosyalizmi çok iyi tanıyor. Söylemek gerekir ki Türkiye, bu anlamıyla ne Avrupa&#8217;dır ne Ortadoğu&#8230; Ne Asya ne Latin Amerika&#8230; Türkiye, Türkiye&#8217;dir ve ona biçilen emperyalist hülyaların, sermayenin para hırsının, İslamcıların ve faşistlerin hülyalarının, liberallerin hezeyanlarının çok ötesindedir. Bu noktada sorulacak en önemli soru, hal böyleyken, sosyalist sol, özelde de komünist hareket Türkiye&#8217;nin neresindedir?</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bugün elbette ki komünistler, sosyalist iktidarın uzağındadır. Tüm komünistlerin yaşadığı bezginlik bir yanıyla da bu uzaklıktan kaynaklanmaktadır. Elbette ötesine geçmek kolaylıkla ve zahmetsizce mümkün değildir. Bugün geriye çekildiğimiz yerden daha da çetin bir kavgayı gerektirmektedir. Bu verili gerçekliğimiz&#8230; Buradan ayakları yere sağlam basarak çıkmanın bir yolu var; biz yola çıkmazsak kimse çıkmayacak. Ama biliyoruz ki yol almaya başladığımızda da bekleyen çok yoldaşımız, dostumuz var. Türkiye, bu yola çıkışı hak etmektedir, 28 Ocak 1921&#8217;den beri biliriz ki bunun bir bedeli de olacaktır. Buradan bakınca, sosyalist solda günümüzde yaşanan tüm akıl dışı &#8221;kavga dövüşler&#8221; ve tartışmalar talidir. Yalnızca Parti okulunda birer derstir. </span></p>
<p><b><i>Tek sorumluluğumuz Sosyalist iktidar kavgasına karşıdır! </i></b><span style="font-weight: 400;">Başta söylemiştik, bugünün Türkiye’si biraz hafıza tazelemeyi, akıllara dönük saldırıları bertaraf etmeyi ve netleşmeyi gerektiriyor. Gerekirse ABC&#8217;den başlayarak bu mücadeleyi örmek gerekiyor. İşte Atılımcılar ne yaşanan ayrışmalardan ne parti tartışmalarından ne de bir magazin ülkesi olan Türkiye&#8217;nin dedikodularından ibaret olmadıklarının, zaten açılması gereken yolun açılmaya başladığının teminatı olmayı önüne koyuyor. Sosyalist iktidarı güncelliğe hapsedip hayal haline getirenlere itiraz da buradan gücünü alıyor. İktidara giden yolu aydınlatmak, en baştan sosyalizm talebini ayağa kaldırmakla başlayacak. Bunun umut veren en kritik yönü de gençlik aşısını olmuş bir hareket olmasında yatıyor. Elbette en önemlisi de gücünü küçük burjuva hayallerden, hiçbir işe yaramayan bürokratik yapılardan, hobi halini almış mücadele biçimlerinden, kendine hapsolan ve düzenin akışına teslim olanlardan değil doğrudan sınıfından alıyor. Atılımcılar, yola çıkarken, bir tek düzleme güveniyor o da sınıfı ve partisi&#8230;</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Uyuşukluk ve umutsuzluk her bir yanımızı sarmaya devam ederken her şeye rağmen inatla birbirine tutunmak da böylesi bir kültürle yoğruluyor. Bu kültür ne alt alta yazılabilecek kurallar manzumesiyle ne de kaynağı belli belirsiz ortaya atılmış ahlak dersleriyle güçlenir. Tek bir sınavı vardır; o da sınıfının kavgasında öncü rolünü hayata bugünden geçirmeye başlaması&#8230; Atılımcılar, böylesi bir cesaretle yeni bir Parti&#8217;yi tartışmaya açıyor. Bu Parti, ayağı çokça taşa takılabilecek, çok yorabilecek, ömürden alabilecek temellerle inşa ediliyor. Tek bir şeye benzememesi umut ediliyor: sosyalist hareketteki geleneklerin tekkelerine, dükkanlarına&#8230; O yüzdendir ki yine çok kirletilmiş, içeriği boşaltılmış olan bir kelimeyi siyaset sahnesine cüretle çağırıyor: Birlik&#8230;</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Yola çıkarken, birliği başa yazıyoruz. Birlik vurgusunu ayrışmalar, dağılmalar, savrulmalar döneminde olduğumuzu bile bile yapıyoruz. Bütün parçalarıyla hareketimizin yüzlerce, belki binlerce kadro kaybettiğini, bir o kadar yoldaş ve dost yitirdiğini biliyoruz. Bunların çok önemli bir kısmı bugün bizimle yol yürüyemiyor. Bir kısmı savruldu, bir kısmı hala sosyalizmi arıyor. Arayanlara karşı çok net bir bakışımız var, bizden onlara karşı yalnızca yoldaşlık çıkar. Aynı yoldaşlığı, birbirine omuz vermeyi de onlardan bekliyoruz. Sonrası mı? Önce BKP kadrolarının ve dostlarının tüm hesaplaşmasını gerçekleştirmesi gerekiyor. Bugün bu bir tarihsel; aynı zamanda bir devrimci sorumluluktur. Bu sorumluluk, sosyalist iktidar arayışımızdan geliyor. Bu arayışımız dışında hiçbir olaya veya duruma karşı sorumluluk hissetmiyoruz. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Tüm bu yükleri üstümüzden atarak yola çıkıyoruz. Çünkü etiyle, kemiğiyle gerçek tartışmaların ve mücadelelerin yolu ancak böyle açılacak, biliyoruz. Bu tartışmaları bugün sivriltmek, üzerine gitmek dışında bir seçeneğimiz bulunmuyor. Çünkü Türkiye sosyalist hareketi adım adım bir teslimiyete gidiyor. Bu teslimiyete giderken hangi partinin, hangi ayrışmanın neresinde durulduğu sorunu çözememektedir. Bu sorunu çözmek için tüm yükü bu kavrayışla, sosyalist iktidar perspektifiyle göğüslüyoruz. Aksi halde, güncel tartışmaların -böyle söylenince tehlikeli de dursa- gelip geçeceğini düşünüyoruz. </span></p>
<p><b><i>Türkiye&#8217;de bunun için yeterli kadro birikimi ve dinamiği mevcuttur. </i></b><span style="font-weight: 400;">Bugünün Türkiye&#8217;sinde, sosyalist ve devrimci kadrolar bu teslimiyete karşı direnç gösteriyor. Bu teslimiyet bir yanıyla Avrupa solunun yaşadığı türden bir yan taşıyor. Elbette ki Avrupa&#8217;daki gibi gelişmediği için direnç güçlü duruyor. Fakat bu direnç doğru kanallara akabiliyor ve güçleniyor mu yoksa her geçen gün nankör denemelerle güç mü kaybediyor, sorusuna net bir yanıt vermek gerekiyor. Misal işçi hareketlerine bakıldığında sürekli bir dinamik görülebilirken nasıl olur da bir sınıf hareketi ortaya çıkmaz, bu sorunun etrafından dolaşılıyor. Etrafından dolaşmayıp yanıt arayanlar ise süreksiz ve geleceksiz projelerle günü kurtarıyor. Sosyal medyanın görünürlüğü arttırması ve çağrışımlar yoluyla birlikte, birilerinin tesellisine dönüşüyor. Atılımcılar, bu tablonun bir rengi, bir kanadı, bir tarafı olmayı reddederek işe başlıyor. Böyle başlandığı için de tüm örgütsel ve teknik denebilecek tartışmaları elinin tersiyle itmeye çalışıyor. Aksi durumda, ayrışmayla gündeme gelen bir hareketin birlik adını alması açıklanabilir miydi?</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Atılımcılar, Türkiye sosyalist hareketindeki bölünmelere de buradan bakıyor. Burada en başa kadro sorununu yazıyor. Çünkü bugün sağ veya sol kanatlarının tümünde yaşanan versiyonlarına bakılınca savrulmanın ve dağılmanın en kritik ayağı buradan gelişiyor. Bunu önemsizleştirip karikatürleştirmeye çalışanlar ise birer birer bu düzenin dönüştürücü etkisiyle baş dönmesi yaşıyor. Günün sonunda umutsuzluğuna, inançsızlığına, korkaklığına, mücadele kaçkınlıklarına kılıf uyduranların hikayeleri ortalığa saçılıyor. Böylesi bir halde, ayrışmalar gündemi fazlasıyla kaplıyor. Ayrışmaların, kavgaların güzellenecek bir yanı yok. Fakat kimsenin birlikler noktasında sihirli değneği de bulunmuyor. O halde bu bir dönem daha sürüp gidecek gibi duruyor ve büyük bir cüretle söylüyoruz ki, böyle gitmeye devam etmelidir. Toplumda hâkim olan solun bölünmüşlüğünün sola dönük bir şantaja dönüşmesi bir yana, samimiyetle bunu dert edinenler de biraz daha sabırlı olmalılar. Komünistler ise daha fazla sabırlı olmak zorundadır. Çağımızın hastalıklarından sayılabilecek biçimsel bakma, süratle gerçekleşmesini bekleme, artık taşınabilecek bir ruh hali değildir. Mevcut durum ile olanaklar arasındaki ilişkiyi açığa çıkartmak ve kadro birikiminin nicel değil, dinamik süreçlerle ortaya konabileceğini unutmamak gerekiyor. Bu dönemin kadroları da bu dönemin kavga başlıklarından ortaya çıkacak. Genç bir kadro kuşağı yaratabilmenin ve geleceği kazanmanın anahtarı da buradadır. </span></p>
<p><b><i>Yüksek siyaset mühendisliklerine, düzen içi siyasete sıkışmaya, savrulmalara keskin bir set çekilecektir. </i></b><span style="font-weight: 400;">Türkiye&#8217;de sadece son iki seçimleri bile ele aldığımızda bu bölünmüşlüklerin, parçalanmaların bir yerden sonra ne </span><span style="font-weight: 400;">kadar gerekli olduğu görülmüştür. Birleşik Komünist Parti, elbette ki bunun üzerine çokça gidecektir. </span><span style="font-weight: 400;">Seçimlerde solun pozisyonu tüm açıklığıyla reformizmdir, bunu daha çok tartışmaya açacağız.</span> <span style="font-weight: 400;">Buna karşı devrimci bir siyasetin nasıl kurulması ve büyütülmesi gerektiğini; apolitik saiklerle, genel ideolojik yaklaşımlarla, dar örgütsel bakışlarla ele almadan yapacaktır. Hal böyle olunca seçim birlikteliklerinin ortaya saçtığı oportünist yaklaşımları, ilkelerin terk edilmesini tek tek mahkûm edecektir. Fakat öncesinde daha önemli bir soruya yanıt vermesi gerekiyor. Leninci bir örgütü nereye çakacağız?</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Leninist bir örgüt bu anlamıyla tartışılmadıkça solda durum saptaması yapacak olsak söylenebilecek söz, sorulacak sorular biter mi? Seçimlerin genel olarak sosyalizmin toplumsal meşruiyet alanını genişlettiğini reddetmek mümkün mü? Bu alan açılmadan yapılacak tüm çalışmaların siyasal bağlamının zayıf kalacağını, karşılığının sınırlı olacağını bilmemek mümkün mü? Seçimlerin kimi mevziler kazandırabileceğini, yerel seçimlerin sosyalistleri yerelleşme noktasında geliştireceğini inkâr edebilir miyiz? Genel olarak seçim politikalarının, siyasette sesimizin kanallarını büyüttüğünü, toplumsal bir alternatif haline gelmeye başladığını, kendisini daha çok tartıştırdığını nasıl kabul etmeyiz? Politik olarak toplanan oyların seçim adaletsizliğine rağmen umut yaratabildiğini es geçebilir miyiz? </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Fabrikadaki metal işçisinin, tarımdaki köylünün, üniversitedeki gencin, mücadeleleriyle kentlerde biriken kadınların, toplumsal tüm sorunlara karşı sendikasında, odasında, derneğinde mücadele eden yurttaşların tümünün üzerindeki etkisi nasıl yok sayılabilir?  Ancak apolitik, anarşizan, karikatür bir solcu tipolojisi tüm bunları ve daha birçok noktayı reddedebilir. Fakat Türkiye sosyalist hareketinin her seçimden yenilgiyle çıkmasını, örgütlenerek büyüyen ve gelişen değil, dağılan bir örgütsel yan taşımasını nereye koyacağız? Seçimlerde elde ettiklerini başarı olarak gören fakat sınıf hareketiyle olan bağının yüzeysel ve eklektik olmasının sonucu olarak kent merkezlerine sıkışan, daralan ve dağılan partileri, hareketleri nereden ele alacağız? Tüm bu çelişki ve açmazları aşabilenler olsa bile sürekliliği sağlamanın Leninist bir çekirdekten başka bir çözümü bulunmadığını yine ve yine söylemekten geri durmuyoruz. Peki buradan sonra sorun öncünün, nasıl bir açık siyasi parti kuracağı konusu mudur? Yan örgütler kurarak bunu aşacağını sanma kolaycılığı ve saflığı mıdır? Ve en nihayetinde örgüt ve model tartışmalarıyla mı sınırlıdır? </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Tüm bu sorular elbette ki ilk kez sorulmuyor ve ilk kez ele alınmıyor. Tıpkı bugün ve yarın ele alacağımız tüm tartışmalar gibi&#8230; ‘Nasıl bir siyaset?’, sorusunun bu tartışmaların göbeğinde durmadığını herkesin malumu. Türkiye sosyalist hareketi geçmişte uzunca süre siyasallaşma sorunu yaşadı ve dar ideolojik yaklaşımlara maruz kaldı. Sonra buradaki zincirlerini kırdı, bu pozitif bir gelişmeydi. Türkiye&#8217;nin siyasal iktidar sorunu başta olmak üzere siyasal tüm gelişmelere dönük tepki gösterir hale geldi. Sonucunda bu siyasallaşma arayışı, Partileşmeler, tüm hareketlenmeler nerede mi somutlandı? Düzen siyasetinin, muhalefetinin kanatlarının altında siyaset yapma ve likide olma yoluna girdi. Sosyalist harekette CHP&#8217;cilik problemi yeni değil, nereden baksanız yarım asırlık bir tartışma. Fakat öyle ki bugün CHP son seçimlerle birlikte birinci parti oldu, AKP kurduğu rejimde yerleşme sorununu revize ediyor, restorasyon tartışmaları muhalefette birçok odak tarafından başka biçimlerde yapılıyor, Ulusalcı hat Kürt ve yabancı düşmanlığıyla rejime yedekleniyor, Kürt siyasi hareketi &#8221;çözüm süreciyle&#8221; bu sürecin doğrudan öznesi olarak siyaseti belirliyor. Alabildiğine kabaca çizilen bu tablo çok mu yanlış tespit barındırıyor? Sosyalizmin bu siyasi kavganın içerisinde esamesi okunmuyor. Elbette ki tüm bu süreçlerin her birinde sosyalistler var fakat bahsi geçen hiçbir dinamik daha fazla sola yönelmiyor. Aksine alabildiğine sağ siyasete yelkenleri açıyor. Siyaset elbette ki bu kadar statik bir olgu değil, elbette ki yeni krizler, açmazlar, tıkanmalar, sınırlar yeni süreçlerin önünü açacaktır. Siyaset tam da bu yüzden bir mühendisliği kaldırmıyor. Tam da bu yüzden mevcut sosyolojik yorumları, misal sosyal çürüme diye dillere pelesenk edilen saçmalığı siyaset aşabiliyor ve değiştirebiliyor. Konuya dönersek, tüm bunlardan ders almayan bir Türkiye soluyla nasıl bir ilişki kurulabilir ve devrimci bir siyaset buradan nasıl şekillenebilir diye sormanın artık bir önemi de bulunmuyor. Çünkü, bu tabloya bakınca sosyalizm kavgasını, devrimci siyaseti hiçbir yerinde göremeyenler ancak yeni bir yolu açabilirler.</span></p>
<p><b><i>Bu kabaca çizilen tablodan komünistler için tek bir çıkış bulunuyor. Sınıfı doğrudan merkeze alan örgütlenmelerde inatçı bir çalışma&#8230;</i></b><span style="font-weight: 400;"> Siyaseti yalınlaştırma, sınıfı merkeze koyma ve toplumsal örgütlenme araçlarına tüm zorluklarına rağmen devam edilmesi&#8230; Aksi halde, yukarıdaki tabloya bakıp bir şey yapmamanın, siyasetsizliğin, değerli yalnızlıkların ortaya saçılacağı bellidir. Bu da umutsuzluk ve karamsarlık dışında bir şey sunmamaktadır. Sorun, çözümleri karşı karşıya koymaktadır. Birbiri yerine ikame edilmemesi gerekenlerin doğası gereği ediliyor olmasıdır. Söylenceye gelinince anlaşılıp sokağa çıkıldığındaki bambaşkalık buradan kaynaklanmaktadır. Türkiye&#8217;de yükselen ulusalcı-milliyetçi siyasetin sınıf uzlaşmacı doğası ve düzenle barışık dinamikleriyle yol alamayacağını söyleyip soluğu Kürt dinamiğinin aynı zemindeki dinamiklerinin altında alanlar devrimci bir siyaseti ortaya koyamazlar. Bu iki dinamiğin birbirlerini nasıl besledikleri herkesin malumu iken aynı zeminde ısrar edenler için tersi de geçerlidir. Bu dinamiklerin emek eksenli, sınıf siyasetiyle devrimcileştirilmesi ve örgütlenmesi sorunu uzunca bir süredir başka boyutlarıyla tartışılmaktadır. Çünkü siyasetin kavranışı ve ideolojik mücadelenin karikatürleştirilmesiyle birlikte politik olarak verilen taviz ve primler, sosyalist harekette kişiliksizleşme sorununu belirginleştiriyor. Sosyalist bağımsız hattın siyasallaşma ve kitleselleşme dinamiklerini bu ikisine de yaslayamayacağı görülmüştür. Solda ulusalcı dinamiklerin CHP&#8217;cilikle, Kürt ulusalcılığının ise HDP&#8217;cilikle kapsandığı bir kez daha görülmüştür. Devrimci stratejinin bir parçası olarak öne çıkartılan ve bu iki dinamikle nasıl bir ilişkilenme içerisine girileceğini sorgulayan tartışma artık bitmiştir. Türkiye sosyalist hareketinin teslimiyeti buralardan gelişmiş ve artık bu dinamiklerin yükünü taşımaktadır. Bağımsız hat, bu yüzden daha gür sesle vurgulanmalı ve siyasal bir sınıf hareketiyle kurulmalıdır. Bu siyasal dinamiklerin dönüşümü ve gelişimi ancak bağımsız bir odağın güçlendirilebilmesiyle mümkündür. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Gericiliğe karşı laiklik kavgasının, emperyalizme karşı yurtseverliğin, piyasacılığa karşı kamuculuğun, faşizmin yükseltilmesine karşı özgürlükçülüğün ve adalet arayışının, sermayenin saldırılarına karşı işçi sınıfının kazanımlarının korunmasının ve hak arayışının ve daha birçok yakıcı mücadele başlığının bu iki siyasi dinamiğe sıkışmadan verilmesinin yegâne yolu da sınıf siyasetinden geçmektedir. Ulusalcı ve liberal tezlerin Türkiye sosyalist hareketine, tarihine ve geleceğine dönük saldırıları böylesi bir zeminden kalkışla göğüslenebilir. Elbette ki sınıfın aydınlarıyla, gençleriyle, kadınlarıyla birlikte örülen, ideolojik bir çekim merkezi haline gelebilen bir Parti ile&#8230;</span></p>
<p><b>Parti&#8217;yle tartışmaya, üretmeye, kavgaya&#8230;</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Parti tartışmalarının ehliyeti, devrimci siyasette, çelikten örgütte, gerçek bir örgütlülüğe sahip güçlü bir partide ısrar edenlerin elindedir. En başa, sınıfını bilmek ve sınıfına sadık kalmak yazılmalıdır. Komünist hareketin başına gelen tüm kötülüklerin ve göğüslenemeyen tüm saldırıların altında sınıftan başka biçimlerde kaçış yatmaktadır. Öncü parti, doğası gereği sınıftan başkalaşır, doğası gereği bilinci ‘dışarı’dan taşır. Fakat en nihayetinde sınıf siyaseti diyenlerin sınıfla, siyasetle ve yaşamla kurdukları ilişkinin de tutarlılığı aranmalıdır. Komünistlerin inandırıcılığının, ciddiyetinin, öncülüğünün de sırrı burada yatmaktadır. Bunu atlayan her komünist savrulmaya başlar. Sonrasında dönemin hikayeleri denerek meşrulaştırılmaya çalışılan teslimiyet, çürümeyi tüm çevresine bulaştırmaya başlar. Dogmatik ve hayatın akışına karşı gibi duran bu iddialar aslında siyasallaşmanın ve siyasal mücadeleler alanında öncüleşmenin biricik teminatıdır. Emekçi karakterli bir kadro kuşağının oluşmasının ve gelişmesinin de yolu buradan geçer. Sosyalist İktidarcılık, sosyalizmin kurucularının bugünden yetiştirilmesi demekse, bunun bedelini de bugünden ödemeyen kimse Parti fikri hakkında söz belirtme ehliyetine sahip değildir. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Parti ve Partili mücadele kültürü, rafine değerlerine, fabrika ayarlarına dönmezse bir yandan apolitik bir komünist kimlik tartışmasına sıkışacak diğer yandan da komünistlerin tüm ayrım noktalarının silikleştiği bir anti-Marksist bir devrimcilik daha fazla ortalığa saçılacak. Komünistler için, Haziran Direnişinden pandemi dönemine; seçim dönemlerinden Maraş Depremi&#8217;ne kadar son 10 yılımızda birçok ders çıkmıştır. Sınıfın içerisinde örgütlü öncü Parti olmadan her şeyin gelip geçici olduğu tüm acı yanlarıyla birlikte deneyimlenmiş durumda. Doğası gereği güçlenerek çıkılması gereken tüm süreçlerden likidasyonla çıkılması tesadüf sayılamayacak, arızi görülemeyecek kadar yapısal sorunlardan kaynaklanmaktadır.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Komünistler, günü kurtarmak için hareket etmeyi bırakıp, başka bir döneme hazırlanmak zorundadır.  Seslenme ve örgütlenme arasındaki ilişkiyi, önceliklendirmeyi yerinde yaptığında, doğru zamanda müdahale edebildiğinde gerçek bir alternatif haline gelebilir. Her ne gerekçeyle olursa olsun düzen karşıtlığının elden bırakıldığı, geriye çekildiği, devrim fikrinin tartıştırılmadığı tüm düzlemlerde komünist olmak da bir biçimiyle gerçek olmayan bir kimlikçiliği türetiyor. Kişisel olanın politik olduğu liberal iddiası da bireyciliğin yükselmesi de komünist kimliğin marjinalleştirilmesinden başka bir şey ifade etmiyor. Komünizmin, Sosyalist İktidarcılığın içselleştirilmediği yerden ritüeller ve dışavurumculuk çıkıyor. İnsanla, kapitalizmde bireyle, bu oranda psikolojik yaklaşımlarla uğraşmak; ancak kolektif mücadele alanlarından kaçışın yolunu döşüyor. Partili mücadeleyle burada başka bir kimliği ve iddiayı sivriltmek artık kültür açısından yaşamsal bir hal almış vaziyette. Dijitalizmin gelişimiyle ve sosyal medya araçlarıyla birlikte örgütlü mücadele kültürüne dönük düzenin ve liberallerin müdahaleleri, yıkıcı sonuçlarıyla daha fazla hissediliyor. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Böyle başlanacak&#8230; Başta söylediğimiz gibi, gerekirse en baştan başlanacak. Atılımcılar, nasıl olmayacağına, ne yapmamak gerektiğine dair yüzlerce örnekle önemli bir birikime sahip olduğunu göstermektedir. Yıllarımızı alacak bir mücadele dönemi, aracı her ne olursa olsun sürmeye devam edecek. Yukarıda ifade etmeye çalıştığımız, değinip geçtiğimiz, bilinçli olarak dağınık şekilde çerçevesi çizilmiş tüm tartışmalara yanıtları Komünist Birlik sayfalarında daha fazla üreteceğiz. Birleşik Komünist Parti böylesi bir tartışma zemini üzerine kurulurken hiçbir geçmiş tartışmanın ayağına takılmasına müsaade etmeyecek&#8230;</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Geçmişe dönük tartışmalar, yalnızca geleceğe dönük bir yön gösterebildiğinde anlamlıdır. Türkiye&#8217;de komünistlerin yürüttüğü tartışmaların sonucunda ortaya çıkan ayrışmaların ve birliklerin de gerçek zemini yine bu içeriğiyle yürütülebilirse bizlere bir yön gösterebilir. Atılım Kongresi iradesi, bu anlayışla Türkiye sosyalist hareketinde yeni bir sayfa açmaya başlamıştır. Birleşik Komünist Parti girişiminin zeminini oluşturan tartışmalar ise artık gerçekleştirilmeyi beklemektedir. Komünistler bu anlamıyla zamanla yarışmaktadır. Bu zamanı yavaşlatacak, tartışmalarına gölge düşürecek, görevlerini ertelemesine yol açacak tüm düzlemleri reddederek ilerlenebilir.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Neresinden bakılırsa bakılsın; dünyaya, memlekete, sosyalist sola ve kendi politik hattımıza bakınca aynı noktaya varıyoruz: Bize Atılım gerek!</span></p>
<p>The post <a href="https://komunistbirlik.org/basliyoruz-bize-atilim-gerek/">Başlıyoruz: Bize Atılım gerek!</a> appeared first on <a href="https://komunistbirlik.org">Komünist Birlik</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Emperyalist Saldırganlık ve Ortadoğu</title>
		<link>https://komunistbirlik.org/emperyalist-saldirganlik-ve-ortadogu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Komünist Birlik]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 15 Feb 2025 14:22:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Komünist Birlik 1.Sayı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://komunistbirlik.org/?p=3812</guid>

					<description><![CDATA[<p>Emperyalizmin bölgesel savaşları tetiklediği ve beslediği bir dönemin içerisinden geçmekteyiz. Emperyalizm denildiğinde bugün dünya halklarının zihninde şekillenen ilk olgu savaşlar ve yıkım oluyor. Bir yanıyla karakterine içkin bir politika olsa da bugün savaşın dozajının artması, özünde emperyalist-kapitalist sistemin yaşadığı sıkışma-kriz başlıklarının ve iç dinamiklerinin ürünü olarak değerlendirilmek durumundadır.  Kapitalizmin en yüksek aşaması olarak kodladığımız emperyalizm aşaması güçlü bir finansa, askeri güce, siyasi, ideolojik etkiye ve sermayenin yönelimlerini belirleyebilmeye; dolayısıyla toplumsal hayatı, bölgesel gelişmeleri etkileyebilme gücüne...</p>
<p>The post <a href="https://komunistbirlik.org/emperyalist-saldirganlik-ve-ortadogu/">Emperyalist Saldırganlık ve Ortadoğu</a> appeared first on <a href="https://komunistbirlik.org">Komünist Birlik</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-weight: 400;">Emperyalizmin bölgesel savaşları tetiklediği ve beslediği bir dönemin içerisinden geçmekteyiz. Emperyalizm denildiğinde bugün dünya halklarının zihninde şekillenen ilk olgu savaşlar ve yıkım oluyor. Bir yanıyla karakterine içkin bir politika olsa da bugün savaşın dozajının artması, özünde emperyalist-kapitalist sistemin yaşadığı sıkışma-kriz başlıklarının ve iç dinamiklerinin ürünü olarak değerlendirilmek durumundadır. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Kapitalizmin en yüksek aşaması olarak kodladığımız emperyalizm aşaması güçlü bir finansa, askeri güce, siyasi, ideolojik etkiye ve sermayenin yönelimlerini belirleyebilmeye; dolayısıyla toplumsal hayatı, bölgesel gelişmeleri etkileyebilme gücüne dayanıyor. Emperyalizmin gelişmesi ve evreleri baz alındığında bugün farklı yönelimler ve kabiliyete ulaşmış olsa da her örnekte ilkel ve insanlık dışı yüzü açığa çıkıyor ve halkların baş düşmanı olma özelliğini korumaya devam ediyor. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Sistemin analizi ve incelenmesi, yapısı, yönelimleri, krizleri ve krizleri aşma, öteleme hamlelerinin niteliği komünistler açısından değerlendirilmek durumunda. Bu değerlendirme aynı zamanda toplumsal kurtuluş ve yaşanılabilir bir düzen arayışı açısından da güncellemeleri desteklemeli ve beslemeli. Marks döneminde sistemin yapısı ve özellikleri bağlamında gelişen devrim teorileri ile emperyalizm aşamasının Marksizmi olarak değerlendirdiğimiz Leninizmin değerlendirmeleri, teorileri ve yaklaşımları arasındaki kümülatif ilerleme, bu değişimde aranmak durumunda. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Dolayısıyla bugün özellikle Türkiye siyaseti konu olduğunda emperyalizm olgusu önemli bir parametre olarak baz alınmalıdır. Bu ifadede ise iktidarın ve Türkiye&#8217;nin yönelimlerinin doğrudan emperyalizm tarafından belirlendiğini söylemiyoruz. Emperyalizm olgusunun ve yönelimlerinin, etkide bulunduğunu ifade ediyoruz. Bu etkinin dozajı ise iç dinamikler ve emperyalist-kapitalist sistemin kendi dinamikleriyle birlikte farklılık gösterebilmekte, kimi zaman azalmakta kimi zaman ise artmaktadır.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bu bağlamda Türkiye&#8217;de sınıf mücadelesinin seyri, sermaye düzeninin yönelimleri, olası kriz başlıkları ya da rahatlama olanakları emperyalizm olgusuyla birlikte ele alınmalı ve değerlendirilmelidir.</span></p>
<p><b>İki kutuplu dünyanın yıkılışı ve emperyalist saldırganlık</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Emperyalizm iki kutuplu dünyada anti-komünist bir eksende konumlanıyordu. Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği karşısında tutum alan emperyalist sistem, ana omurgasını Sovyetlerin çözülüşü üzerine ve emperyalist bloğun kuruluşu eksenine oturtmuştu. Bu bağlamda, sosyalizmin ideolojik ve teorik alanda çarpıtılmasına dayanan bir ideolojik saldırı tüm dünya halklarına yönelmekteydi. Bununla birlikte emperyalizm, Sovyetler Birliği&#8217;nin etkisinin kırılması noktasında tüm dünyada faşizan ve dinci gerici hareketleri besledi, destekledi. Türkiye&#8217;de 12 Eylül Darbesinin Amerikancı karakteri burada yatmaktadır, keza Ortadoğu&#8217;da Sovyetler Birliği&#8217;ne karşı aparat olarak kullanılmak için yetiştirilen İslamcı örgütlenmeler yine aynı zeminden şekillenmiştir. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Sovyetler Birliği&#8217;nin çözülüşü sonrasında ise emperyalizm büyük bir saldırganlık ve yayılma hamlesine girişmiş, NATO&#8217;nun yayılması adım adım gelişmiş, Ortadoğu&#8217;nun dizaynı ve sisteme entegrasyonu devreye sokulmuştur. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Sovyetler Birliği&#8217;nin parçası olmayan fakat emperyalizme karşı kendi bağımsız hattını kurmayı hedefleyen Ortadoğu ülkeleri artık hedef tahtasındaydı. Aynı zamanda enerji kaynaklarına, enerji kaynaklarının taşınmasını sağlayacak ulaşım güzergahına sahip olmak gerekiyordu. Emperyalizm, hegemonyasını genişletecek, &#8220;tarihin ve ideolojilerin sonunu&#8221; büyük bir yayılma ve işgalle getirecekti.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Yeşil Kuşak, Büyük Ortadoğu Projesi gibi emperyalist projelerin etkisi ise büyük bir yıkım olarak açığa çıkacaktı. Sosyalizmin olmadığı bir dünyada, emperyalizmin durmasını gerektirecek bir güç de yoktu. İnsan Hakları, Savaş Suçları, hukuk ve adalet, emperyalizm açısından içi istendiği şekilde doldurulan kavramlardı ve emperyalizm, güçlü propagandalarla halkların algısını teslim almayı zorladı. Ortadoğu&#8217;ya artık &#8220;demokrasi&#8221; gelmesi gerekiyordu ve bu demokrasi tabii ki emperyalizm tarafından getirilecekti. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">En basit ve kaba formuyla tanımladığımız bu süreç dahi, emperyalizmin ideolojik tahakküm, askeri ve teknolojik güç, siyasal ve ekonomik ambargo gibi bir dizi olguyla bir bütün olarak hareket ettiğini göstermeye yetiyor. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Emperyalizm açısından dönemin stratejik araştırma merkezi hizmeti gören RAND Corporation organizasyonunun yayınladığı “Sivil Demokratik İslam: Ortaklar, Kaynaklar ve Stratejiler&#8221; başlıklı rapor ve Graham Fuller&#8217;in Türkiye üzerine yaptığı değerlendirmeler, emperyalizmin yönelimlerini gösteriyordu. İran, Suriye ve Libya hedef tahtasına oturtulmuştu ve Türkiye&#8217;de Gülen Cemaati&#8217;nin açıktan desteklenmesi ve iktidar ortağı haline getirilmesi emperyalizmin yönelimleri açısından açıktan savunularak ifade ediliyordu.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Emperyalizmin Büyük Ortadoğu Projesi, bugünden baktığımızda ana noktalarıyla hayata geçirilmiş durumda. Afganistan&#8217;da Taliban iktidarı, Irak&#8217;ın parçalanması, Libya ve Tunus&#8217;a yönelik müdahaleler, Suriye&#8217;nin HTŞ kontrolüne geçmesi, İran&#8217;ın bölgesel etkisinin ve gücünün zayıflatılması, bu projenin hedefleriydi. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Türkiye&#8217;de ise 12 Eylül ile açılan yolda adım adım gerici, işbirlikçi ve emek düşmanı siyasal İslamcı rejimin temelleri atıldı. Gülen Cemaati ve AKP ittifakıyla birlikte Türkiye sermaye düzeni oluşan yeni dünya tablosuna entegre edilmeliydi, bu gereklilik kapitalist Türkiye&#8217;nin sınıfsal karakteri açısından zorunluluktu. Türkiye&#8217;de yaşanan rejimsel dönüşüm bu arka plana ve tarihsel zemine oturmakta, sermaye sınıfı ve emperyalizm eliyle ilerleyen bu dönüşüm birinci Cumhuriyet rejiminin de tasfiyesi niteliğini taşımaktaydı. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bu bağlamda, bölge ve Türkiye söz konusu olduğunda iki kutupluluğun sona ermesi temel bir uğrak noktası olarak değerlendirilmek durumundadır. Emperyalizmin &#8220;küreselleşme&#8221; kavramıyla ilerlettiği bu süreç ise sistemin krizini aşmaya yetmemiş ve yeni sorunlar, dinamikler ve sıkışma başlıklarını ortaya çıkartmıştır. </span></p>
<p><b>Güç dengeleri ve Ortadoğu</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">İkinci Dünya Savaşı’yla oluşan güç dengeleri, Sovyetler Birliği&#8217;nin çözülüşü sonrasında bazı özellikleriyle değişime maruz kalmış durumda. Bugün, başat emperyalist güç olan ABD ve yine ekonomik, askeri, siyasi ve tarihsel bağlamında ele alındığında ardından gelen İngiltere, Fransa, Almanya, Japonya gibi ülkeler sistem içerisindeki pozisyonlarını korumaya çalışırken diğer taraftan ise kimi yönleriyle güçlenen ve sistem içerisinde yer tutmaya başlayan Rusya ve Çin gibi ülkelerin &#8220;gelişimi&#8221;, bugünkü çok kutupluluk zeminini oluşturmuş durumda. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Emperyalizmin 2008 krizi sonrasında yaşadığı sıkışmayla birlikte ele alınması gereken bu süreç ve emperyalist-kapitalist sistemin iç dinamikleri; bugün bölgesel gelişmeler, savaşlar ve gerilim birikiminin de kaynağı durumda. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bugün Latin Amerika, Asya, Kafkasya ve Ortadoğu&#8217;da yaşanan gerilimin bölgesel savaşlara döndüğü bir evredeyiz. Ortadoğu&#8217;daki son gelişmelerin de bu konumlanıştan etkilendiği ifade edilmek durumunda. Bu durum, olguların değerlendirilmesi ve geliştirilecek mücadele açısından önem taşımaktadır. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Emperyalizmin Ortadoğu&#8217;ya müdahalesinin ilk evresi bölgenin tek kutuplu dünyaya entegrasyonu ekseninde gelişse de bugünkü ikinci evresi aynı zamanda Rusya, Çin ve İran&#8217;ın baskılanması, gelişmekte olan ve sistem içi çelişkileri derinleştiren Rusya ve Çin&#8217;in güçsüzleştirilmesi bağlamında da ilerlemektedir. Dolayısıyla, yalnızca ABD emperyalizminin ve AB&#8217;nin ekonomik ve siyasi ihtiyaçları ile değil, aynı zamanda NATO&#8217;nun düşman olarak tanımladığı Rusya ve Çin karşıtı bir düzlemin de devrede olduğu ifade edilmelidir.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Ortadoğu ekseninde bu temel noktayı ifade ettikten sonra Arap Baharı’yla gelişen ve Suriye, Lübnan ve İran&#8217;a yönelen emperyalist saldırganlığın bugünkü yönelimlerini ele almak gerekmektedir. Emperyalizmin Ortadoğu&#8217;yu dizaynı, işgaller ve yıkımla birlikte aynı zamanda siyasi operasyonlar, toplumsal hareketlere müdahale ve iktidarların şekillendirilmesi hamleleriyle yürütülmektedir. Suriye&#8217;ye yönelik müdahalenin benzer bir yöntemle gelişememesi, bir aparat olarak radikal İslamcı örgütlenmelerin devreye sokulmasına neden olmuş ve IŞİD emperyalizm tarafından büyütülmüş, desteklenmiş, örgütlenmiş ve Suriye&#8217;nin parçalanması noktasında bir misyonla donatılmıştır. Bir dizi emperyalist ülkenin istihbarat elemanlarının dahi içerisinde yer aldığı ve Suriye&#8217;nin yıkımını hedefleyen bu girişim, Suriye halkının mücadelesi ve Rusya, Çin, İran gibi ülkelerin koyduğu &#8220;dirençle&#8221; birlikte başarısız olmuştur.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Suriye zayıflatılmış, IŞİD tasfiye edilmiş, Suriye savaşının sonucu olarak şekillenen Rojava ve Kobani kanton bölgeleriyle birlikte YPG bölgede bir dinamik olarak güç kazanmıştır. Emperyalizmin bölgedeki faaliyetleri siyasi, askeri ve ekonomik açıdan süreklileşmiş ve Suriye, ciddi bir ekonomik ve siyasi ambargo ile yıllar boyunca karşı karşıya kalmıştır. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Emperyalizm, Ortadoğu&#8217;ya müdahalenin yeni evresinde ise İsrail&#8217;i bölgesel bir güç olarak devreye sokmuştur. İsrail&#8217;in bölgede güç kazanması tarihsel bir süreç olmakla birlikte günümüzde Ortadoğu&#8217;nun dizaynı açısından stratejik bir öneme sahiptir. Abraham anlaşması ile birlikte İsrail&#8217;in bölge ülkeleri açısından tanınması ve ekonomik, siyasi iş birliği zemininin açılması yeni bir güç dengesi de oluşturmuştur. 2020 yılında Trump&#8217;ın ev sahipliğinde İsrail, Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn arasında imzalanan anlaşma peşi sıra yine 2020&#8217;de Fas ve İsrail&#8217;in anlaşmasına, 2021&#8217;de Sudan&#8217;ın İsrail ile anlaşma imzalaması tartışmalarıyla devam etmiştir. Emperyalizmin bölgede İsrail&#8217;in etkisini güçlendirme hamlesinin sonucu ise Hamas&#8217;ın İsrail&#8217;e yönelik saldırısı olarak karşımıza çıkmıştır. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bölgede IŞİD&#8217;in örgütlenmesi ve devreye sokulması, Kasım Süleymani suikasti, İran ve Suriye&#8217;ye yönelik ambargolar, kimyasal ve nükleer silah propagandaları ve son olarak İsrail&#8217;in işgalci bir güç olarak devreye girmesiyle birlikte Ortadoğu&#8217;da oluşan gerilim artık patlama noktasına gelmiş ve İsrail&#8217;in Gazze&#8217;ye yönelik katliam politikası tüm dünyanın gözü önünde devreye sokulmuştur. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Filistin ve Lübnan&#8217;ın güneyini kapsayan bu emperyalist saldırganlık İran&#8217;ın devreye girmesiyle birlikte bugün başka bir düzleme geçmiş vaziyette. Hizbullah lideri Nasrallah&#8217;ın katledilmesi sonrasında durağanlaşan ve Suriye&#8217;ye yönelen işgal olgusu, Suriye&#8217;de HTŞ ve SMO eliyle Esad yönetimini devirmiş ve Şam&#8217;ın kontrolünü ele geçirmiştir. Türkiye, emperyalizm ve İsrail iş birliği ile atılan bu adım Ortadoğu halklarını kaos, yıkım, dinci gerici karakterde bir dizayn süreciyle karşı karşıya bırakmış durumda. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Suriye&#8217;de önümüzdeki süreç emperyalizmin ve İsrail&#8217;in çıkarlarına uygun bir yeniden şekillenme dönemi olarak kodlanabilir. Bu durum ise Türk, Kürt ve Arap halklarının geleceği açısından büyük bir risk anlamına gelmektedir. </span></p>
<p><b>Emperyalist propagandanın kirli yüzü</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Emperyalizmin halklara yönelik algı operasyonu ve ideolojik propagandası geçmişten günümüze birçok örnek barındırıyor. Emperyalizm işgal, saldırı, ambargo adımlarını öncesinde ciddi bir karşı propaganda ve yalanı örgütleyerek hayata geçiriyor. Kimi zaman atacağı adımları meşrulaştırmak kimi zaman da karşıtlarına yönelik ciddi karalama kampanyaları hayata geçirmek için emperyalist propagandayı kullanıyor. Bu operasyon, Filistin, İran, Lübnan ve Suriye ekseninde yürütüldü ve ciddi bir algı inşa edilmeye çalışıldı. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Esad yönetimi düşürüldükten sonra devreye sokulan &#8220;Sednaya Hapishanesi&#8221; propagandası da HTŞ lideri Colani&#8217;nin emperyalist basın kuruluşları eliyle bir &#8220;demokrasi kahramanı&#8221; olarak lanse edilmesi özünde bir bütünlüğe oturuyor. Sednaya Hapishanesi üzerinden Esad&#8217;ın &#8220;zalimliği&#8221; algısı yaratılmaya çalışırken İsrail&#8217;in Gazze&#8217;de on binlerce insanı katletmesi, İsrail&#8217;in &#8220;meşru hakkı&#8221; olarak toplumlara anlatılmaya çalışılıyor.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Savaşın tüm kirli yüzünün açığa çıktığı bu tablo aslında kapitalist-emperyalist sistemin asıl yüzüdür ve sistemin karakterinin gizlenmesine ihtiyaç dahi duyulmamıştır. Emperyalizmin böylesi bir propagandaya ihtiyaç duyması ise özünde toplumları ve halkları ikna edemiyor oluşunun bir çıktısı olarak görülebilir. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bu propaganda siyasal ve ideolojik alanda da yeniden üretilmektedir ve sosyalist harekete dahi sirayet ettiği ifade edilmelidir. Esad karşıtlığı üzerinden şekillenen siyasal pozisyon bugün HTŞ&#8217;nin Suriye&#8217;de devrim gerçekleştirdiği gibi karşı devrimci tezlere kadar varmış durumdadır. Benzer bir örnek bugün İran üzerinden şekillenmektedir. Emperyalizmin İran&#8217;a müdahalesi bir emperyalist saldırganlık ya da anti-emperyalist tutum ekseninde değil İran rejiminin karakteri üzerinden alınan tutumla değerlendirilmekte ve emperyalizme alan açılmaktadır. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Emperyalizmin savaş, yayılma, bağımlı kılma ve yoksullaştırma politikasının bugün bu boyutta gerçekleşmesinden çıkarılacak bir diğer ders ise Sovyetler Birliği&#8217;nin çözülüşü sonrasında halkların &#8220;sahipsiz&#8221; kaldığı gerçekliğidir. Bu gerçeklik özünde sosyalizm karşıtlığı ve emperyalizm savunuculuğunun nasıl iç içe geçtiğini göstermesi açısından önemlidir. Sosyalizme teorik, ideolojik, toplumsal ve siyasal açıdan yapılan karşıtlık kapitalist-emperyalist sistemin alanını açmış, genişletmiş ve sistemi meşrulaştırmıştır. Bugün sistemi karşıya almadan yapılacak her türlü eleştiri o veya bu şekilde altı boş bir zeminde şekillenecek ve en ileri noktası olarak &#8220;hatalı politikalar&#8221; ya da &#8220;yanlış siyasetçiler&#8221; eksenine ulaşacaktır. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bugün dünyada yaşanılan durumun gerçek kaynağında politik hatalar ya da siyasetçilerin kişisel hevesleri, hedefleri değil sistemin karakteri yatmaktadır. Emperyalist-kapitalist sistem yapısı gereği savaşlar, krizler, yoksullaşma yaratmak zorundadır ve bugün dünya halklarına gelecek sunamamaktadır. </span></p>
<p><b>&#8220;Anti-emperyalist cephe&#8221; yıkıldı mı?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Emperyalist-kapitalist sistemin iç çelişkileri ve bu durumun dünya siyasetine ekonomik, siyasi, toplumsal ve kültürel etkisi, emperyalizmin karakterinin tanımlanmasını da beraberinde getirmiştir. Dünya&#8217;da ve Türkiye&#8217;de sosyalist hareket açısından da yürütülen bu tartışma farklı uçları da içinde barındırmaktadır. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Özellikle Ukrayna-Rusya savaşı sonrasında açığa çıkan Rusya&#8217;nın emperyalist olup olmadığına dair tartışma bugün Ortadoğu kapsamında da sürmektedir. Rusya ve Çin&#8217;i emperyalist olarak tanımlayıp yaşanılan olguyu &#8220;emperyalistler arası savaş&#8221; olarak gören yaklaşım; çıktı olarak ise tutum almayan ya da &#8220;yiyin birbirinizi&#8221; sığlığına çıkan bir biçim sergiliyor. Rusya, Çin ve İran&#8217;ı &#8220;anti-emperyalist cephe&#8221; olarak tanımlayan yaklaşım ise yaşanılan olguyu değerlendirirken emperyalizmi yıkacak asıl güç olan bu cephenin desteklenmesini savunuyor. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Suriye örneği ise bu tezlerin ikisinin de eksikli ve hatalı olduğunu ortaya çıkartmış durumda. Rusya devreye girememiş, İran &#8220;pozisyonunu&#8221; korumayı tercih etmiş, Çin ise kendi programını hayata geçirme noktasındaki tutumunu yinelemiştir. Bir dizi bölgesel gelişme ve gerilimin de bu tutumlarda etkili olduğunu ifade etmekle birlikte son noktada emperyalist-kapitalist sistemin yasalarının devrede olduğu bilinmek durumundadır. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Kimi dönemlerde bu güçler arasındaki gerilimin derinleşmesi ve sertleşmesi gerçek bir olgu olmakla birlikte bu güçlerin sınıflar mücadelesi bağlamında ele alındığında yapısal bir fark barındırmadığı söylenmelidir. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Dünya işçi sınıfının ve Ortadoğu halklarının anti-emperyalist mücadelesi bugün kapitalist-emperyalist sisteme temelden karşıtlığa oturmak ve sosyalizm mücadelesi ile birleşmek durumundadır. Asıl güç ve halkların geleceğini garanti altına alacak mücadele bu zeminde şekillendiği takdirde emperyalizmin ideolojik, ekonomik ve askeri hamlelerinin de engellenmesi mümkün olacaktır. </span></p>
<p><b>Yeni-Osmanlıcı politikaya geçiş</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">AKP iktidarının yeni-Osmanlıcı politik hattı uzun bir aradan sonra Ortadoğu&#8217;daki güncel tabloyla birlikte yeniden devreye girmiş durumda. İsrail&#8217;in Gazze&#8217;de yürüttüğü katliama göstermelik ve sembolik yanıtlar vererek tabanını konsolide etmeye çalışan AKP iktidarının Suriye&#8217;nin parçalanmasında aldığı rol yadsınamaz. Emperyalizmin ve İsrail&#8217;in çıkarları doğrultusunda ve sermaye düzeninin ihtiyaçları bağlamında hareket eden AKP iktidarı, Emevî Camii ve &#8220;Esad zulmü&#8221; üzerinden yürüttüğü propaganda ile iç siyasetteki etkisini ve gücünü artırma dönemine girmiş durumda. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Siyasal İslamcı, emperyalizm ve İsrail yanlısı bu tutum ise yalnızca AKP iktidarının ideolojik ve siyasal karakteri ile açıklanamaz. Ortada iştahı kabaran bir sermaye sınıfı mevcuttur ve sermayenin yönelimleri bugün &#8220;Çözüm tartışmaları&#8221;na kadar varmış durumdadır. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Türkiye sermayesi Suriye&#8217;nin yeniden inşasında rol almaya çalışacak, ciddi bir zenginleşme elde edecek, AKP iktidarı &#8220;toprak kazandık&#8221; siyaseti ile sağ tabanda ortaya çıkan tepkileri sindirecek ve düzenin yeni tabloya entegrasyonunu sağlamayı hedefleyecek. Dolayısıyla toplumun, sistemin, siyasetin yeniden örgütlenme motifleri bu olgu etrafında şekillenecektir. Bugün, Türkiye siyasetinde yaşanan birçok gelişmenin yeni dönemin yansıması olduğu bilinmek durumundadır. Bir yandan &#8220;çözüm süreci&#8221; değerlendirilirken diğer taraftan Ümit Özdağ’ın tutuklanması ve televizyon sektörü üzerinden yürütülen bir tartışmanın Haziran Direnişi&#8217;ne bağlanması, bu dizayn sürecinin de boyutunu gözler önüne seriyor. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bir dizi yanı ve çıktısı açısından değerlendirmenin erken olduğu bu evrenin ana omurgasının ise Türkiye&#8217;de sermaye düzeninin tüm mekanizmaları ile ağırlığını daha fazla hissettirmesi olacağı şimdiden gözle görünen bir gerçek. Düzenin ideolojik, siyasal, ekonomik saldırısının daha da artacağı bir dönem bizleri beklemektedir. Bu dönemde düzen karşıtı seçeneğin büyütülmesi ise hayati bir öneme sahip. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Ortadoğu&#8217;daki yeni tablo, emperyalizmin bölgede yerleşiklik kazanan bir düzleme geçişini ifade ediyor. Bu yerleşiklik bir dizi kriz ve gerilimle birlikte sürecek ve istikrarlı bir görüntü ortaya çıkartmayacak. Emperyalizmin Suriye&#8217;nin çözülmesinin ardından durulacağını düşünmek ise hatalı bir yorum olarak karşımıza çıkmaktadır. Dolayısıyla Ortadoğu&#8217;da İran&#8217;ın hedef tahtasına oturduğu ve siyasi, ekonomik, askeri bir dizi yönelimin merkezinde İran&#8217;ın kuşatılması olduğu önümüzdeki dönemde karşımıza çıkacak gibi görünmektedir.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Ortadoğu halklarının yaşadığı zulmün son bulmasının yolu da yoksullaşmanın, gericiliğin, işbirlikçi politikaların önüne geçilmesi de bugün Türkiye&#8217;de kapitalist iktidarın karşısında şekillenen güçlü bir sosyalist seçenekten geçiyor. Bölgemizde ve ülkemizde emekçi halkın tepkisi birikiyor, birikmeye de devam edecek. Asıl önemli olan ise bu tepkinin anti-emperyalist, düzen karşıtı ve sosyalizm mücadelesiyle bütünleşen bir politik harekete dönüştürülmesidir. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Türkiye işçi sınıfı yarınını böyle kazanabilir, kardeş halklara olan borcunu bu mücadeleyi başarıya ulaştırarak ödeyebilir.</span></p>
<p>The post <a href="https://komunistbirlik.org/emperyalist-saldirganlik-ve-ortadogu/">Emperyalist Saldırganlık ve Ortadoğu</a> appeared first on <a href="https://komunistbirlik.org">Komünist Birlik</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Düzenin Arayışları ve Güncel Durum</title>
		<link>https://komunistbirlik.org/duzenin-arayislari-ve-guncel-durum/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Komünist Birlik]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 15 Feb 2025 14:15:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Komünist Birlik 1.Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Ülke]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://komunistbirlik.org/?p=3808</guid>

					<description><![CDATA[<p>Siyasal mücadelede mevcut durumun tahlili önemli bir yer kaplıyor. Güncel ve tarihsel anlamda içinden geçilen süreçlerin doğru şekilde analiz edilebilmesi akademik ya da bilimsel bir çözümleme arzusundan öte öznenin süreçlere yapacağı müdahalenin içeriği ve biçimini oluşturması açısından değerlendirilmek durumunda.  Düzen ve sistem tahlili bu açıdan sosyalist hareketin dallanıp budaklanmasına neden oluyor. Kimi noktalarda tarih okuması ya da tarihe, doğaya, insana, topluma dair teorik yaklaşım farkları kimi noktalarda da güncelliğin ele alınırken uygulanan yöntem ve metot...</p>
<p>The post <a href="https://komunistbirlik.org/duzenin-arayislari-ve-guncel-durum/">Düzenin Arayışları ve Güncel Durum</a> appeared first on <a href="https://komunistbirlik.org">Komünist Birlik</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-weight: 400;">Siyasal mücadelede mevcut durumun tahlili önemli bir yer kaplıyor. Güncel ve tarihsel anlamda içinden geçilen süreçlerin doğru şekilde analiz edilebilmesi akademik ya da bilimsel bir çözümleme arzusundan öte öznenin süreçlere yapacağı müdahalenin içeriği ve biçimini oluşturması açısından değerlendirilmek durumunda. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Düzen ve sistem tahlili bu açıdan sosyalist hareketin dallanıp budaklanmasına neden oluyor. Kimi noktalarda tarih okuması ya da tarihe, doğaya, insana, topluma dair teorik yaklaşım farkları kimi noktalarda da güncelliğin ele alınırken uygulanan yöntem ve metot bu farklılaşmayı doğuruyor. Şüphesiz, tarihsel yaklaşımın doğru ve güçlü bir zemine oturtulduğu durumda güncel pozisyonun &#8220;sapması&#8221; çok karşımıza çıkmıyor. Ağırlıklı olarak hatalı ya da deforme olmuş zeminin kendisi tarihsel zemin oluyor ve yine bu hatalı zeminden kaynaklı açımlanan politik, örgütsel, taktiksel ya da stratejik tutumlar ve eylemlerin doğru bir yere oturma şansı kalmıyor.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bu yazıda, Türkiye&#8217;nin düzenine, gelişim dinamiklerine, bugünkü çıktılarına detayları ile girilmeyecek. Bu başlığa dair ufkumuzu açan çalışmalar olmakla birlikte bu çabanın ve arayışın başka bir çalışmayı gerektirdiğini biliyoruz. Fakat bugün ciddi bir kafa karışıklığı ve anlamlandırma sorunu ile karşı karşıyayız. Taşları yerli yerine oturtmak, omurgayı çakmak gerekiyor. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bugün biraz da öznenin şekillenişini berraklıkla ve netlikle tanımlamak durumundayız. Tüm bu &#8220;kaosun&#8221; ve karmaşanın içinde, aklı net olanların hem bu netliği örgütlemesi hem de bir seçenek olarak toplumun karşısına çıkartması gerekiyor. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Tarihi ve toplumları belirleyen sınıflar mücadelesi, dinamik bir yapıya sahip. Emek ve sermaye arasındaki mücadelenin siyasal, toplumsal, ekonomik, kültürel bir dizi çıktısı ve yansıması bulunuyor. Türkiye siyaseti de hem geçmiş hem de bugün açısından sınıflar arasındaki mücadelenin karakterinden şekilleniyor ve biçim alıyor. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bugünü anlamak, yarına dair perspektif oluşturmak için geçmiş, bugün ve yarını da kapsayan bir bütünlüğü inşa etmeniz gerekiyor. Aksi halde, olguların ya da olayların açıklanmasında bir dizi etken içinden bazılarını öne çıkarmanız gerekir ki; bu tutum kimi zaman ciddi siyasal hatalara sebebiyet verecektir. </span></p>
<p><b>İki kutuplu dünyanın çözülüşü Türkiye&#8217;de yeni bir rejimsel dönüşüme zemin oluşturmuştur</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Türkiye&#8217;de siyasal ve toplumsal alan, iktidar mekanizması ve sermaye iktidarının yönelimlerinin emperyalist-kapitalist sistemin yönelimlerinden bağımsız gelişmediğini başa yazmak zorundayız. İktidar olgusunu, sermaye sınıfından ve sermaye iktidarını da emperyalist-kapitalist sistemden yalıtıklaştırmamız, sistemin yapısı ve karakteri açısından mümkün görünmüyor. Tabii ki burada doğrudan birbirini belirleyen ve çelişki açığa çıkarmayan bir ilişkiler bütünü olduğunu söylemiyoruz. Fakat her ne kadar çelişkili bir biçimi olsa emperyalist-kapitalist sistem, sermaye sınıfı ve iktidar arasındaki ilişkinin zıtlık değil, bütünlük oluşturduğunu ve birbirini beslediğini ifade etmek durumundayız.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Öyle ki, AKP&#8217;nin iktidara geldiği yılların özelliği iki kutuplu dünyanın çözülüşü sonrasında emperyalizmin dünyada ekonomik, askeri, ideolojik, siyasal, kültürel boyutuyla hegemonyasını kurma ve tazelemedir. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">AKP iktidarı öncesinde anti-emperyalist bir Türkiye&#8217;nin olduğunu söylemiyoruz fakat AKP&#8217;nin yapısal bir dönüşüm evresinde Türkiye&#8217;de iktidar olduğunu ve aslında bugüne gelen sürecin harcında bu gerçeğin yattığını ifade ediyoruz. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Millî Görüş geleneğinde vücut bulan, Erbakan karşısında kendini &#8220;yenilikçiler&#8221; olarak tanımlayan ve AKP&#8217;yi kuran ekibin de temel tezleri ve geleneklerine muhalefet noktaları bu zeminden oluşmuştur. Özünde, emperyalizmin &#8220;yeni dünya düzenine&#8221; uygun bir siyasal ve ideolojik hattın savunusu iktidarın garantisiydi ve bu süreç Büyük Ortadoğu Projesi eş başkanlığına kadar vardı. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Dünyada oluşan yeni tablonun Türkiye&#8217;de gerici, işbirlikçi ve piyasacı AKP&#8217;yi iktidara getirmesi ise özünde sermaye düzeninin ve sermaye sınıfının sınıfsal yöneliminde aranmak durumunda. Son noktada sermaye sınıfı yine sınıf karakteri gereği bu emperyalist dönüşümün destekçisi ve mimarı olmuştur. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">İktidar olgusunun bu açıdan emperyalizmden, sermaye sınıfından ve bir bütün olarak sermaye düzeninden bağımsız ele alınması olguların ve olayların çarpıtılması anlamına gelecektir. Dolayısıyla Türkiye&#8217;de düzene dair yapılacak her türlü akıl yürütmenin, ister düzenin tahlili ister düzenin yıkılmasının stratejisi olsun, bu temel bakış açısını merkeze koyması gerekmektedir.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Türkiye sermaye sınıfının iki kutuplu dünyanın çözülüşü sonrasında AKP ile yoluna devam etme yönelimi özellikle 12 Eylül ile açılan İslamizasyon sürecinin pik noktası olarak görülmelidir ve bu süreç AKP’yle birlikte iktidar zeminine kadar taşınmıştır. İslamizasyon süreci Türkiye sermaye sınıfının sosyalist hareketin yükselişine karşı devreye soktuğu bir politika olmakla birlikte aynı zamanda yükselen sınıf mücadelesinin de baltalanmasının ve soğurulmasının aracı olarak kodlanmıştır. </span></p>
<p><b>Rejimsel dönüşüm sürecinin etkileri</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bu sürecin başarıya ulaşması ise mutlaka iktidar aygıtına gerek duymaktaydı. Rejimsel dönüşümlerin karakteristik özelliği olan toplumsal alanın dizayn edilmesi olgusu, iktidar gücüne yaslanarak hayata geçebilirdi, böyle de oldu. Bu açıdan AKP&#8217;li yılların öne çıkan kavramları &#8220;tasfiye&#8221; ve &#8220;saldırı&#8221; olarak şekillenmiştir. 1. Cumhuriyet rejiminin tasfiyesi ve emeğe, laikliğe, Türkiye&#8217;nin ilerici birikimine ve değerlerine karşı yürütülen saldırılar, özünde bir bütün olarak değerlendirilmeli. Adım adım ilerleyen bu süreç devlet mekanizmasının yeniden yapılandırılmasından toplumsal alanın dizaynına; eğitim sistemine yapılan gerici müdahaleden, kadın-erkek eşitliğinin reddiyesine varan politikalar, söylemler ve eylemlerle birlikte gerçekleşti.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Türkiye&#8217;de siyasal toplumsal alanı belirleyen temel olgu ise özünde rejimsel dönüşüm sürecinin çıktılarıdır. Haziran direnişini tetikleyen ve Türkiye&#8217;de iktidara karşı en kitlesel tepki koyuşu ortaya çıkartan temel güç ise rejimsel dönüşüme karşı oluşan direnç olarak kodlanmalıdır. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">AKP&#8217;li yıllar ya da 2. Cumhuriyet rejimi yapısal olmasa da karakteristik özelliği açısından iki temel döneme ayrılabilir. İktidara geliş ile başlayan &#8220;yeni rejimin&#8221; inşası süreci birinci dönem; bu dönüşüme karşı ortaya çıkan tepkilerle birlikte iktidarın zor aygıtıyla toplumu bastırmaya çalıştığı evre ise ikinci dönem olarak tanımlanabilir. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bu iki dönemi birbirinin zıttı ya da yapısal farklar barındıran dönemler olarak kodlamak ise hatalıdır. Şüphesiz yeni rejimin kuruluş dönemi diye kodlanabilecek dönemde de zor aygıtı devrededir, topluma doğrudan yönelmemiştir, bir baskı aygıtı olmasından öte önünü tıkayan engelleri ortadan kaldırmanın aracı olarak kullanılmıştır. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">2013&#8217;e gelen süreç, AKP-Gülen Cemaati ittifakının Ergenekon, Balyoz, ODATV gibi siyasi davalarla ordu, yargı, üniversiteler gibi birçok devlet aygıtını dizayn ettiği, emeğe yönelik saldırının arttığı ve işçi sınıfının sendikalaşma, kıdem gibi haklarına göz dikildiği, emperyalizmin Suriye&#8217;yi parçalama hamlesine Türkiye&#8217;nin ortak olduğu ve yeni-Osmanlıcı bir ideolojik salgının topluma aşılandığı bir tabloyu karşımıza çıkarıyor. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Dinamik olarak işleyen bu dönem ise bir dizi toplumsal ve siyasal tepkiyle birlikte gelişmiştir. Sınıfa yönelik saldırılar karşısında ortaya çıkan TEKEL direnişi, AKP-Cemaat ittifakının kadrolaşma hamlesinin çıktısı olan YKS şifre skandalına karşı ayağa kalkan liseli gençlik, Cumhuriyet mitingleri, üniversitelerde yükselen AKP karşıtı eylemler ve ‘ODTÜ Ayakta’ eylemleri bu dönüşüm sürecine karşı oluşan tepkiler ve direnç noktaları olarak şekillenmiştir. Haziran Direnişiyle birlikte ise iktidara ve iktidarın karakteristik özelliklerine karşı tüm ülkede biriken tepki açığa çıkmış, bu tepki ise sosyalist hareket tarafından devrimci bir çıkışa taşınamamıştır. Sistemin sorgulanışının arttığı ve düzenin tartışılmaya başlandığı her uğrakta olduğu gibi biriken tepkiler düzen muhalefeti eliyle sandık siyasetine taşınmış ve ardından AKP iktidarı açısından ‘ikinci dönem’ diye kodlayabileceğimiz dönemin kapıları aralanmıştır. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bu dönemin ana olgusu ise Haziran Direnişiyle birlikte şekillenen Türkiye tablosudur. AKP, hiç görmediği ve beklemediği bir halk hareketi ile karşılaşmış, Suriye&#8217;de IŞİD eliyle yapılmak istenen emperyalist proje hayata geçmemiş, iktidarın ortağı olan Gülen Cemaati ile AKP arasındaki açı açılmaya başlamış, Haziran Direnişi, Türkiye toplumunun umudunu tazelemiştir. Emperyalizm, sermaye düzeni ve AKP iktidarı eliyle açılan süreç ise bombalı katliamlar süreci olmuştur. Suruç&#8217;ta başlayan, 10 Ekim Ankara Gar katliamı ile devam eden süreç, zor aygıtıyla toplumun baskılandığı ve mücadele olgusunun sandık siyasetine entegre edildiği bir zemini yaratmıştır. 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında devreye giren OHAL uygulamalarıyla birlikte grev, eylem yasaklarını devreye sokan AKP iktidarı, adımlarını güçlendirecek bir düzlemi yakalayabilmiştir. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Başkanlık rejimine geçiş tüm bu kriz dinamikleriyle birlikte gelişmiştir. Sermaye düzeninin ayaklarını yere basması ve hareket kabiliyetini artırması açısından devreye giren bu süreç yalnızca AKP iktidarının, Tayyip Erdoğan&#8217;ın ve sağcılığın &#8220;başkanlık&#8221; hülyasıyla açıklanamayacak boyuttadır ve sisteme içkin bir olgu olarak değerlendirilmelidir. Başkanlık sistemiyle birlikte meclisin etkisi sembolik bir düzeye geçerken sermaye iktidarının kararları ve uygulamaları engelsiz bir biçimde uygulanabilir bir evreye taşınmış ve Türkiye&#8217;de düzen krizli yapısını bu &#8220;yeni&#8221; modelle aşmaya çalışmıştır.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">AKP iktidarının bu dönemine aynı zamanda emperyalist-kapitalist sistemin pandemiyle birlikte derinleşen krizinin yansıması olan ekonomik kriz olgusu damga vurmuş, yoksullaşma, gelecek kaygısı, sınıfın haklarına yönelik saldırı daha da derinleşmiştir. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Sermaye düzeninin krizi ötelemek noktasındaki programı ise bugün &#8220;Şimşek programında&#8221; somutlanan haliyle sermayeye vergi indirimi ve teşvikler, emekçi halkın sırtına yüklenen zamlar ve düşük ücret politikası olmuştur. Sermaye düzeni, ekonomik krizin ötelenmesine dair formülü sömürü politikalarının derinleşmesi ve katılaşması olarak ortaya çıkarmıştır.</span></p>
<p><b>‘Yeni rejim’le birlikte düzen siyaseti yeniden şekillenmiştir</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Düzen siyaseti denilen olgu sınıfsal bir yaklaşım ve tutumun yansıması olarak günümüzde kapitalist-emperyalist sistemle uyum ekseninde somutlanıyor. Türkiye&#8217;de de siyasal ve toplumsal alanda etkili olan ve kimi siyasal dinamikleri ya da kimlikleri &#8220;temsil&#8221; eden düzen partilerinin özünde sisteme yönelik karşıtlıktan öte onun rejimsel karakterine, siyasal ve toplumsal alanda etkin motiflerine dair eleştirileri öne çıkardığını ve programatik olarak bu nüans farklarını merkeze koyduklarını söylemek gerekiyor. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">AKP&#8217;nin iktidara gelişiyle birlikte düzen muhalefetinin de yeniden şekillendiğini ifade etmemiz gerekiyor. Emperyalizmle uyumlu ve Türkiye&#8217;de sermaye düzeninin ihtiyaçları doğrultusunda şekillenen ikinci Cumhuriyet rejimine temelden ve yapısal bir itirazın yükseltilmemesi, hatta ikinci Cumhuriyet&#8217;in karakterine uygun bir formasyon değişimine gidilmesi düzen partilerinin sistemle kurduğu bağda aranmak durumunda. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">CHP&#8217;nin helalleşme açılımı, Kürt Siyasi Hareketi&#8217;nin AKP iktidarından çözüm bekleyen ve bunu her fırsatta somutlamaya çalışan tutumu ‘yeni rejim’in düzen partileri üzerindeki etkileri olarak kodlanabilir. Düzen muhalefeti ve AKP iktidarı ele alındığında emperyalizmle ilişkiler, emek sömürüsü üzerine kurulu olan üretim biçimi, gerici tarikat ve cemaatlere dair tutum gibi noktalar baz alındığında programatik olarak zıtlık değil benzerlik ortaya çıkmaktadır. Bu durum, siyasetin topyekûn sağa kaymasına ve AKP iktidarının ideolojik ve siyasal ekseni üzerinden şekillenmesine neden olmaktadır. Muhalefet olgusunun iktidarın &#8220;hukuksuz politikalarına&#8221; ses çıkarmaktan öteye geçemeyen bir hal almasıyla birlikte toplumsal algıda oluşan &#8220;siyasete güvensizlik&#8221;, çaresizlik ve umutsuzluk, ağır bir karabulut gibi kendini hissettirmektedir. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Türkiye siyasetinde kritik denilebilecek evrelerde toplumun karşısına bir &#8220;siyasal strateji&#8221; olarak çıkarılan seçim ve sandık siyaseti ise düzen muhalefetinin ana omurgası ve hareket biçimini oluşturmaktadır. Sermaye düzenine ve AKP iktidarına karşı biriken tepkilerin seçim eksene akıtılması ve sandıkta somutlanması ise büyük bir hüsranla sonuçlanmıştır. İttifaklar dönemi olarak tanımlayabileceğimiz dönem bu &#8220;stratejinin&#8221; pik noktasıdır ve sonuçları toplumsal açıdan büyük bir yıkım getirmiştir. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Cumhur İttifakı karşısında konum alan ve CHP&#8217;nin sağcı, faşist partilerle birlikte şekillendirdiği Millet İttifakı’nın başarısızlığı aynı zamanda büyük dersler ve ödevler barındırmaktadır. Sağa karşı sağ politikası, liyakat üzerinden yapılan bir iktidar eleştirisinin sonucu AKP-MHP iktidarının yoluna devam etmesine, yaşadığı &#8220;güç kaybını&#8221; kısa sürede toparlamasına ve toplumsal siyasal açıdan adımlarını güçlendirerek ilerlemesine neden olmuştur.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bugün, Türkiye sermaye düzeni ele alındığında iktidar-devlet-sermaye bütünlüğü açısından yeni bir yönelimin şekillenmesi iç dinamiklerin etkisi kadar dış politikada yaşanacak gelişmeler ve emperyalizmin yönelimleriyle de ele alınmak durumundadır. Bu açıdan Türkiye sermaye düzeninin emperyalist sistemle kurduğu bağ ve sermaye sınıfının çıkarları noktasında AKP iktidarının aldığı pozisyon rejimsel bir dönüşüme değil; AKP iktidarıyla ilerleme gerçekliğine işaret etmektedir. Düzenin restorasyon arayışı ve tadilatı ise yine AKP-MHP iktidarının politik, ekonomik ve ideolojik yönelimleriyle birlikte sağlanmak durumundadır. Bugün devreye sokulan &#8220;çözüm&#8221; tartışmaları bu restorasyon ve tadilatın bir noktası olarak değerlendirilmelidir. </span></p>
<p><b>AKP&#8217;ye kaybettirmek: Strateji mi, stratejisizlik mi?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Başlıkta ifade edilen &#8220;AKP&#8217;ye kaybettirmek&#8221;, bugün düzen muhalefetinin ana stratejisi olarak ifade edilebilir. Fakat özellikle Haziran Direnişi sonrasında Türkiye sosyalist hareketinde gerçekleşen likidasyon ve gelişen düzen içi çözüm arayışları Türkiye sosyalist hareketini AKP karşıtlığı eksenine sıkıştırmış ve &#8220;kaybettirmek&#8221; siyaseti denilecek bir tutumu şekillendirmiştir. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">İkinci Cumhuriyet&#8217;in kuruluşu ile birlikte güç kaybeden sosyalist hareket, düzen karşıtlığı ve işçi sınıfının iktidar mücadelesini söylemsel bir düzeyde tutmuş, özünde ise AKP iktidarının karşısında geniş bir muhalefet cephesinin örülmesine, muhalefetin eleştirel ya da doğrudan desteklenmesine odaklanmıştır. Bu yaklaşım, teorik ve ideolojik boyutlar taşımasıyla birlikte özünde sosyalist devrim fikriyatından uzaklaşmak ve sınıftan kaçışa içkin olarak gelişmiş, Türkiye sosyalist hareketi &#8220;sarayın&#8221; devrilmesini programına yazarak siyasetini bu düzeye indirgemiştir. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bir yanda ortaya atılan faşizm tespitleri ve çıktısı olarak faşizme karşı birleşik cephe önerileri diğer yanda ise iktidarın zayıflığına yapılan vurgu ve çıktısı olarak &#8220;bir tekme de biz atalım&#8221; siyaseti ortaya çıkmış ve sosyalist hareketin hakim düşüncesi halini almıştır. Bu iki tespit ne kadar uç olsa da özünde Türkiye&#8217;de düzenin okunması noktasındaki boşluklara ya da hatalı teorik yaklaşımlara işaret etmektedir. Çünkü Türkiye&#8217;de ne faşizm vardır ne de AKP-MHP iktidarı bir tekmeyle yıkılacak vaziyettedir. Türkiye&#8217;de emperyalist kapitalist sistemle bütünlük içerisinde şekillenen bir sermaye sınıfı ve onun siyasal temsilcisi AKP-MHP iktidarı vardır. Bugün yeri geldiğinde havuç, yeri geldiğinde ise sopa politikasıyla yol almaya çalışmaktadır.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Türkiye sosyalist hareketi, &#8220;kaybettirme&#8221; stratejisi ekseninde düzen muhalefetine eklemlenmiş ve temel karakterini, ilkelerini ve değerlerini silikleştirmiştir. Özünde ‘yeni rejim’le birlikte düzen muhalefetinin şekillendiği gibi, Türkiye sosyalist hareketi de şekillenmiş ve reformizmin etkisiyle yoğrulmuştur. &#8220;Bir oy bana, bir oy Kılıçdaroğlu&#8217;na&#8221; formülüyle somutlanan &#8220;strateji&#8221; özünde Millet İttifakı&#8217;nın kazanabilecek olmasına ve kazandığında ise Türkiye siyasetinde sola alan açılacağına dair bir inanışa dayanmaktaydı. Yani, Türkiye&#8217;de demokratik bir ortamın oluşması için çaba harcanmalıydı, sosyalist hareket buna kayıtsız kalamazdı, kalırsa &#8220;halktan kopardı&#8221;, &#8220;halkla duygudaşlık kuramazdı&#8221;. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bu sürecin kaybedeni ise yalnızca Millet İttifakı değil, aynı zamanda düzen muhalefetine eklemlenen Türkiye sosyalist hareketi olmuştur. Sağcılıkla ve faşist hareketlerle yapılan ittifak desteklenmiş, özünde düzen muhalefetinin AKP-MHP ile aynı olan programatik hattı meşrulaştırılmış ve düzen karşıtlığı geriye çekilmiştir. </span></p>
<p><b>Çözüm, anayasa, havuç ve sopa</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Yoksullaşmanın ve emperyalist politikaların çıktısı olarak şekillenen sığınmacılar gündeminin etkisiyle birlikte yerel seçimlerden güç kaybederek çıkan AKP-MHP iktidarı kısa süre içerisinde gücünü toparlamış ve dünyada gerçekleşen gelişmelerin de etkisiyle siyasi otoritesini yeniden konumlandırmış durumda. Özellikle İsrail&#8217;in Filistin ve Lübnan&#8217;a yönelik saldırılarıyla birlikte açılan yeni süreç, HTŞ ve SMO&#8217;nun Suriye&#8217;ye girmesi ve Esad yönetimini devirmesiyle birlikte devam etmiş ve AKP iktidarı bu süreçte aktif rol oynamıştır.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Emperyalizmin Ortadoğu&#8217;yu yeniden dizayn etme projesinin ilerlediği bu evrede ise AKP-MHP iktidarı çözüm tartışmasını açmış, Bahçeli&#8217;nin DEM Parti&#8217;ye uzattığı elle birlikte süreç gelişmiştir. Bugün çözüm süreci, AKP-MHP iktidarı açısından Ortadoğu&#8217;da oluşacak yeni düzlemde Türkiye sermaye devletinin alan kaplaması ve mevzii güçlendirmesine oturmaktadır. Bununla birlikte Türkiye iç siyasetinde yeni bir konsensüs ve güç dengesi oluşturma amacı taşıyan bu süreç, özünde düzenin restorasyonuna hizmet edecek ve AKP-MHP iktidarının elini güçlendirecek temel olgu olarak şekillenmektedir. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">AKP-MHP iktidarı ve Kürt Siyasi Hareketi arasındaki ilişkinin girift yapısı ağırlıklı olarak emperyalizm ve Ortadoğu politikaları kapsamında şekillenmektedir. İç siyasette ise bir güç olarak Kürt Siyasi Hareketinin aldığı pozisyon kimi zaman AKP-MHP&#8217;nin sopa göstermesine neden olsa da bugün bu süreç farklı bir yönelime doğru ilerlemektedir. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">AKP-MHP iktidarı, muhalefet hareketini bölmeyi hedeflediği bir evrede değildir. AKP-MHP iktidarı, kendi bekasını garanti altına almak açısından bir ittifak ya da çözüm arayışında da değildir. Bugün çözüm süreci, AKP-MHP iktidarının Suriye hamasetiyle birlikte güç kazandığı ve sağ-milliyetçi kesimin konsolide edildiği bir evrede gelişmektedir. Dolayısıyla, çözüm sürecine dair yalnızca AKP-MHP iktidarının ya da Tayyip Erdoğan&#8217;ın bekası üzerinden yaklaşmak ve tutum geliştirmek hatalı olacaktır. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bugün emperyalizm, sermaye düzeni ve iktidar bütünlüğüne bakıldığında bir uzlaşma ve yönelim olduğu görülmek durumundadır. Suriye&#8217;nin önümüzdeki dönem nasıl kurulacağı ve burada hangi güçlerin etkin olacağı tartışması esas nokta olarak görülmeli ve çözüm sürecinin sermaye düzeninin bir yönelimi olduğu açığa çıkarılmak durumundadır. Bu açıdan AKP-MHP iktidarı düzenin, siyasetin, toplumsal yapının restorasyonunu &#8220;çözüm&#8221; hamlesiyle birlikte gerçekleştirmeyi hedeflemektedir. Bir taraftan kayyum politikasıyla sopa gösteren iktidar, diğer taraftan ise DEM heyetinin Öcalan ile görüşmesini sağlayarak ikili bir süreç işletmektedir. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Kapitalist-emperyalist sistemin himayesinde gelişecek bir sürecin halklara ve emekçilere barış getirmeyeceğini biliyoruz. Türkiye&#8217;deki yapısal sorunların çözümü noktasında düzen karşıtı ve anti-emperyalist bir mücadele şekillenmediği takdirde düzen içi tüm arayışların sermaye düzenine ve onun iktidarlarına hizmet edeceğini vurgulamak zorundayız. </span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-weight: 400;">Tüm bu sürecin bir anayasa ile taçlandırılması, yine düzenin ana yönelimi olarak karşımızda. Demokrasi, özgürlük, barış söylemleri altına gizlenen ve sermaye düzeninin ayaklarını yere daha güçlü basmasını sağlayacak bir programın topluma sunulması, düzenin önümüzdeki dönem adımlarını daha güçlü atması açısından gerekli görünmektedir. Bu açıdan, &#8220;çözüm&#8221; tartışmalarıyla birlikte Türkiye toplumunun karşısına çıkarılması muhtemel bir yeni anayasa gündemi özünde emperyalizmin Türkiye&#8217;ye biçtiği misyonu, bu misyonunun hayata geçirilmesi noktasında atılacak adımları ve Türkiye&#8217;de işçi sınıfının baskılanma mekanizmalarını kapsamak durumundadır. </span></p>
<p><b>Düzen karşıtlığı yükseltilmelidir</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">&#8220;Bu pisliği devrim temizler!&#8221; sözünün her geçen gün yakıcılığını hissettirdiği bir dönemden geçiyoruz. İktidarıyla ve muhalefetiyle sermaye düzeni, Türkiye halkını büyük bir yoksulluğun ve geleceksizliğin pençesine sürüklemiş durumda. Her geçen gün yeni katliam haberleriyle uyanıyoruz, emekçilerin insanca bir ücret talebiyle adeta dalga geçilerek yapılan zam haberlerini izliyoruz, gençliğin tarikat ve cemaatlerin elinde yitip gidişini ve düzen tarafından nasıl teslim alındığını görüyoruz, yaşıyoruz. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Türkiye, sermaye düzeni ve onun temsilcisi AKP-MHP iktidarı eliyle büyük bir yıkıma sürükleniyor ve &#8220;umut&#8221; diye pazarlanan düzen muhalefetinin hangi adayı çıkaracağına odaklanmamızı, kurtarıcı beklememizi istiyorlar. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Fakat şunu biliyoruz; sömürü düzenine, gericiliğe, ülkemizin emperyalist politikaların uygulayıcısı haline getirilmesine karşı tepkiler her geçen gün birikiyor ve birikmeye devam edecek. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">En geniş muhalefet cephesi safsataları toplumun önüne ısıtılıp getirilmeye devam edilecek. &#8220;Yerellerden merkeze&#8221; diye sunulan stratejiyle oyalayacak; &#8220;kent lokantası&#8221; vb. örnekleriyle sadaka kültürünü örgütleyecek ve kötünün iyisine alıştırılmaya çalışacaklar bu toplumu. Türkiye&#8217;de ise emekçilerin bu tabloya boyun eğmesini ve şükretmesini isteyecekler. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">İşte tam da bu noktada, sömürü düzenine, işbirlikçi ve gerici AKP-MHP iktidarına karşı tepkinin düzen karşıtı bir kanalda birikmesi ve örgütlenmesi gerekmektedir. Bugün CHP&#8217;den ya da DEM Parti&#8217;den ayrıksı bir zeminde, emekçilerin, gençlerin, kadınların iktidarını yani sosyalist iktidarı hedefleyen bir siyasal tutumun güçlenmesi ve vücut bulması gerekmektedir. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">İşçi sınıfı ve işçi sınıfının siyaseti devreye girmek zorundadır. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bunun için ise örgütlü ve güçlü bir Komünist Parti&#8217;ye ihtiyaç bulunuyor. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Türkiye&#8217;de biriken tepkilerin düzen karşıtı bir kanalda buluşması büyük bir güç açığa çıkartacak biliyoruz çünkü; bu düzenin topluma, emekçilere, kadınlara ve gençlere sunacak ne bir programı ne de geleceği bulunuyor. Bu düzen, emekçilerin sırtından zenginleşenlerin düzeni ve artık alaşağı edilmek zorunda. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Türkiye sermaye düzeni yeni bir yolu açmaya çalışırken emekçilerin ve sosyalistlerin de yeni bir mücadele dönemine hazırlanması gerekmektedir. Bu açıdan, iktidarıyla ve muhalefetiyle düzene içkin tüm program ve &#8220;stratejiler&#8221; reddedilmelidir. Emekçilerin ve sosyalistlerin gündemine ise sosyalizmi seçenek haline getirmek için örgütlenmek ve örgütlü mücadeleyi büyütmek girmelidir.</span></p>
<p>The post <a href="https://komunistbirlik.org/duzenin-arayislari-ve-guncel-durum/">Düzenin Arayışları ve Güncel Durum</a> appeared first on <a href="https://komunistbirlik.org">Komünist Birlik</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Üniversitenin çöktüğü yerde: Sosyalist Düşünce Okulları yola çıkıyor!</title>
		<link>https://komunistbirlik.org/universitenin-coktugu-yerde-sosyalist-dusunce-okullari-yola-cikiyor/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Komünist Birlik]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 15 Feb 2025 11:39:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Gençlik]]></category>
		<category><![CDATA[Komünist Birlik 1.Sayı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://komunistbirlik.org/?p=3770</guid>

					<description><![CDATA[<p>Üniversitelerin içerisinde olduğu çöküşü ve çürümeyi uzun uzun konuşmanın anlamı yok. Cumhuriyetin tasfiyesi için çıktığı yolda yargıyı, devlet kademelerini, orduyu yeni rejimle uyumlu şekilde dönüştürmeyi başaran 23 yıllık AKP iktidarının üniversiteleri teslim almaya yönelik hamlelerinin ardı arkası gelmedi, gelmiyor. AKP’nin ülkemizi götürdüğü karanlık tablonun bir çıktısı olarak akademi, bilimsellikten uzaklaşıyor, kampüsler şirketlere açılıyor, ilerici hocalarımız tasfiye ediliyor, yerlerine müritler, yandaşlar, tacizciler hoca ve hatta rektör diye dolduruluyor&#8230; Bunlara rağmen, geçmiş dönemde başta İstanbul Üniversitesi’nin bölünmesi...</p>
<p>The post <a href="https://komunistbirlik.org/universitenin-coktugu-yerde-sosyalist-dusunce-okullari-yola-cikiyor/">Üniversitenin çöktüğü yerde: Sosyalist Düşünce Okulları yola çıkıyor!</a> appeared first on <a href="https://komunistbirlik.org">Komünist Birlik</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Üniversitelerin içerisinde olduğu çöküşü ve çürümeyi uzun uzun konuşmanın anlamı yok. Cumhuriyetin tasfiyesi için çıktığı yolda yargıyı, devlet kademelerini, orduyu yeni rejimle uyumlu şekilde dönüştürmeyi başaran 23 yıllık AKP iktidarının üniversiteleri teslim almaya yönelik hamlelerinin ardı arkası gelmedi, gelmiyor. AKP’nin ülkemizi götürdüğü karanlık tablonun bir çıktısı olarak akademi, bilimsellikten uzaklaşıyor, kampüsler şirketlere açılıyor, ilerici hocalarımız tasfiye ediliyor, yerlerine müritler, yandaşlar, tacizciler hoca ve hatta rektör diye dolduruluyor&#8230; Bunlara rağmen, geçmiş dönemde başta İstanbul Üniversitesi’nin bölünmesi eylemleri, atanmış rektörlere karşı Boğaziçi ve ODTÜ direnişleri, bütün baskılara rağmen ilerici hocalarımızın varlığı, üniversiteli gençliğin yaşamın hiçbir alanında AKP ile uzlaşmıyor oluşu, bu gerici dönüşüme karşı direnç noktaları olarak karşımıza çıktı.</p>
<p>Direnç noktalarının beslendiği temel kaynak ise üniversite fikri, daha açık ifadesiyle üniversitenin tarihsel süreç içerisinde kazandığı ve taşıdığı aydınlanmacı, ilerici değerlerdi ancak 12 Eylül, YÖK ve AKP ile gelen saldırılar karşısında üniversiteyi ayakta tutmaya yetmedi. Üniversitenin, bilimin aydınlanmanın yuvası olarak topumla bağının kurulmadığı her geçen zaman, üniversite saldırılara daha açık hala geldi; geri çekildi. Bu bağın kurulması, üniversite kavgasının yeniden şekillendirilmesinde öncü bir öznenin eksikliği ise biz komünistler adına zayıflık olarak karşımıza çıktı.</p>
<p>Kariyer kulüpleri, çeşit çeşit gerici, faşist ve piyasacı eğilimler üniversitelerde kendine böylece yer buldu. Üniversitelerde tekil tekil gündelik “talepler” eksenine sıkışmakta olan sözümüz ona mücadele çizgisi, bir muhalefet hareketi olmanın bile gerisinde kaldı. Tarihsellikle, ülke siyasetiyle üniversite mücadelesinin bağının kurulduğu ve kavganın sınırlı da olsa büyüdüğü kesitler de oldu. Ancak sınırlılıklar aşılamadı ve henüz bir evre tamamlanamadı; üzerine pandemi, seçim, komünist hareketin uğradığı likidasyon süreci gibi bir nesnellik eklenince süreklilik de kazanılamadı. Yine de üniversite, gericiliğe teslim olmadı. Yazımıza başlarken derdimiz bir dönemin muhakemesini yapmaktan ya da görüneni anlatmaktan ziyade, üniversitelerin içerisinde bulunduğu çöküşe ve öğrenci gençliğin içerisinde olduğu hale devrimci bir müdahalede bulunmanın yollarını konuşmaktı ki bu da komünist gençliğin görevlerine işaret etmektedir.</p>
<p>Bir politik mücadele alanı olarak düşünüldüğünde üniversitelerin ideolojik işlevi yadsınmamalı ve hatta hakkı teslim edilerek bu alanda ideolojik mücadele başa yazılmalıdır. Ağırlıklı olarak egemen ideolojinin durmadan “bilim” adına yeniden üretildiği ve sabah akşam üniversite gençliğinin karşısına çıkartıldığı üniversitelerde, aydınlanma kavgası yalnızca akademik tartışmalar ya da 68’li devrimcilerin deyimiyle “entelektüel gevezelik” olarak algılanmamalı; yan yana gelinip sonra da dağılan tartışma gruplarının ötesine geçebilmeli ve üniversite fikrinin yansıttığı aydınlanmacı, ilerici değerler ete kemiğe büründürülmelidir. Bunun yoluysa üniversitelerin yeni bir komünist kuşakla buluşmasından geçmektedir. Komünist gençlik, mevcut mekanizmaların ürettiği ideolojik hegemonya ile hesaplaşmalı ve kendi ideolojik hattını güncellemeli, güçlendirmelidir.</p>
<p>Gençlik mücadelesi, yalnızca gençliğin kendini ifade ettiği bir alan oluşturmakla sınırlı kalamaz; aynı zamanda üniversitelerin tarihsel misyonunu yeniden canlandırarak üniversiteyi ideolojik, bilimsel ve politik bir mücadele merkezi haline getirmeyi hedeflemelidir. Üniversitelerin piyasa odaklı dönüşümü, AKP&#8217;nin gerici politikalarıyla birleştiğinde, bilimin toplumsal ilerlemeyi sağlama rolünü yok etmekte ve gençliği apolitik bir “yığına” dönüştürmeye çalışmaktadır. Bununla birlikte eğitimin her kademesinde özelleşmesi ve eşitsizliklerin yoğunlaşmasıyla da gençlik açısından üniversiteler; köylerden, kasabalardan, mahallelerden gelip de “geldiği yer için” faydalı olmanın, memlekete borcunu ödemenin yeri olmaktan çıkmış durumdadır. Ancak bu dönüşümün karşısında durmak, yalnızca karşıt bir söylem geliştirmekle değil, üniversiteyi yeniden kurma iradesiyle mümkündür.</p>
<p>Komünist gençlik bu çerçevede üniversitelerin ideolojik kuşatılmışlığını kırarak eşitlik ve özgürlük gibi değerleri yeniden üretmek, toplumsal alanda da görünür kılmak zorundadır. Bu zorunluluk, yalnızca bilimsel üretimi savunmayı değil üniversitenin çöküşüne karşı Marksist bilincin yeşermesini sağlamayı, bu bilinci sınıf mücadelesinin bir aracı olarak kullanmayı da öğrenmeyi gerektirir. Unutulmamalıdır ki egemen ideolojinin bilimi ve üniversiteleri araçsallaştırarak sürdürdüğü bu kuşatma ancak bilinçli, örgütlü, sürekli bir karşı çıkışla durdurulabilir. Bu boşluğu doldurmanın yolu, Marksizmin tarihsel maddeci yaklaşımını ve eleştirel yöntemini gençliğin bilincinde yeşertmektir. Bu uğurda yürütülecek ideolojik mücadele yalnızca entelektüel bir faaliyet değil sınıf mücadelesinin bu boyutuyla üniversitede tezahür etmiş halidir ki üniversitelerden liselere öğrenci gençlik içerisinde kendi yolunu açmak için yola çıkan Sosyalist Düşünce Okulları tam da bu noktaya oturmaktadır.</p>
<p>Liberal bir masal olarak “tarafsızlık” maskesi altında yeniden üretilen egemen ideolojiye Marksist teoriyle bir karşıtlık kuran Sosyalist Düşünce Okulları, üniversitelerde ideolojik mücadeleyi soyut bir kavram olmaktan kurtarır; gerici- piyasacı politikalar ve liberal eğilimler karşısında hem düşünsel hem de pratik bir mevzi olarak yola çıkmıştır. Böylece gençlik ve toplum içerisinde “devrimci” dönüşümün pratik bir aracı konumundadır. Bununla beraber izlenecek stratejik rota, bu mücadeleyi yalnızca bir üniversite hareketi olarak değil toplumsal dönüşümün bir parçası olarak ele almak ve komünist bir gençlik kuşağını bu hedef doğrultusunda örgütlemektir.</p>
<p>The post <a href="https://komunistbirlik.org/universitenin-coktugu-yerde-sosyalist-dusunce-okullari-yola-cikiyor/">Üniversitenin çöktüğü yerde: Sosyalist Düşünce Okulları yola çıkıyor!</a> appeared first on <a href="https://komunistbirlik.org">Komünist Birlik</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
