Komünist Birlik HaftalıkKomünist Birlik Haftalık 29 Eylül-5 Ekim 2026

Ekim 5, 20263 min

Yeni Osmanlıcılığın Anayasasına Hayır!

TBMM’nin açılmasıyla birlikte yeni Anayasa tartışmaları tekrar gündeme geldi. Numan Kurtulmuş’un konuşmasında “darbe döneminin izlerini taşıyan Anayasa’nın milletin katılımıyla değişmesi gerektiğine” dair yaptığı vurgu ve Recep Tayyip Erdoğan’ın darbe anayasasını kastederek “Türkiye bu ayıptan bir an önce kurtulmalıdır” ifadeleri, AKP’nin bu konudaki adımlarını hızlandıracağını gösteriyor. 

Anayasa tartışmalarının ya da AKP’nin buna duyduğu ihtiyacın bir çok yönü bulunuyor. Bugün anayasa tartışmalarına yalnızca AKP’nin iç siyasette yaşadığı sıkışmayı aşma arayışı olarak bakmak içinden geçtiğimiz süreci açıklamaya yetmemektedir. AKP, emperyalizmin planları doğrultusunda bir istibdat rejimi kurmuş, bugün de emperyalist saldırganlığa ortak olarak Ortadoğu’da rol üstlenmeye çalışmaktadır. 

Emperyalizmin Suriye’ye yönelik müdahalesi ve HTŞ-SDG entegrasyonuyla birlikte bölgede hakimiyetini artırmaya çalışan sermaye devleti kalıcılaşmak ve Ortadoğu’daki dönüşümde rol kapmak için “çözüm” süreci ve bununla da bağlantılı olan yeni Anayasa tartışmalarını gündeme getirmiştir. 

AKP, halkın gözünde 12 Eylül’ü aratan bir baskı rejimi kurmuştur!

AKP, 12 Eylül’ün açtığı yolda yürümüş, iktidara gelmiş ve dün Kenan Evren için “bizim çocuklar başardı!” diyenler bugün Recep Tayyip Erdoğan’ı ve AKP’yi alkışlamaktadır. 

AKP, demokrasi, özgürlük, sivil anayasa söylemlerine sığınarak kurduğu istibdat rejimini tescillemek ve süreklileştirmek istemektedir. Halkın nezdinde AKP’nin anayasa yapma ehliyeti bulunmamaktadır. 

AKP’nin adımlarının her ne gerekçeyle olursa olsun meşrulaştırılması ve yeni Osmanlıcılığın metni anlamına gelen yeni Anayasa’ya olur verilmesi kabul edilemez. 

Yeni Osmanlıcılığa da, yeni Osmanlıcılığın Anayasasına da hayır! 

Bu Düzen Soygun Düzenidir! AKP Halka Hesap Vermelidir!

Türkiye’de patlayan fon krizi, birkaç açgözlü yöneticinin yaptığı bir usulsüzlükten ibaret değildir. Ortaya saçılan tablo, sermaye düzeninin nasıl çalıştığını bir kez daha bizlere göstermektedir: Emekçinin cebinden çıkan para, finans piyasalarının içinde yeniden sermayeye aktarılmaktadır.

Borsa, emekçilere yıllardır “yatırım”, “birikim”, “gelecek güvencesi” diye pazarlanıyor. Oysa emekçinin ay sonunda elinde kalan üç kuruşa göz diken bu düzen, emekçilere hayal satıyor. “Paranı değerlendir”, “yatırım yap”, “sen de kazan” deniliyor. Fakat üretmeden, emek harcamadan para kazanmanın yolu olarak gösterilen şey, gerçekte paranın el değiştirdiği devasa bir kumarhanedir. Birinin kazancı, başkasının kaybı üzerinden büyürken finans kuruluşları ve sermaye sahipleri bu dolaşımın güvenli tarafında yer alıyor.

Fon krizi de bu gerçeğin üzerindeki perdeyi kaldırmıştır. Milyarlarca liranın dolaştığı bir piyasada fiyatlar şişirilmiş, servetler büyümüş, siyasi ve ekonomik bağlantılar tartışma konusu olmuş; sonunda faturanın kime çıktığı da belli olmuştur.

Üstelik mesele yalnızca birkaç kişinin suç işleyip işlemediği değildir. Asıl soru, böyle bir düzenin neden meşru kabul edildiğidir. İşçinin ürettiği değerden pay alan sermaye, bununla yetinmeyip emekçinin tasarrufuna da el uzatmaktadır. Maaşı enflasyon karşısında eriyen emekçiye “borsaya gir, paranı değerlendir” denirken, sermaye sınıfı finans piyasalarını kendi servetini büyütmenin aracına dönüştürmektedir.

Bugün AKP iktidarı birkaç ismi soruşturup meseleyi kapatmaya çalışamaz. Çünkü yıllardır “yatırım” diye pazarlanan bu düzenin siyasi sorumluluğu iktidarın ta kendisidir.

Borsa kumardır. Fon piyasası bu kumarın kurumsallaştırılmış biçimlerindendir. Ve bu düzen, emekçinin üç kuruşunu sermayeye aktarmaktadır.

Bu yüzden mesele yalnızca vurguncuların cezalandırılması değildir. Bu soygun düzeninin kendisi sorgulanmalıdır.

AKP, bu soygunun hesabını halka vermelidir!

Düzen Partilerine Sırt Dönelim!

31 Mart 2024 yerel seçimlerinde CHP’nin birinci parti olarak çıkması, hem CHP’lilerde hem de muhalefet partilerinde büyük bir sevinç yaratmıştı. Ancak CHP, ortaya çıkan bu fırsatı AKP’yi sıkıştırmak ve iktidarı erken genel seçime zorlamak için kullanmak yerine, dönemin CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in öncülüğünde “normalleşme” siyasetine yöneldi. AKP’yle yumuşama, diyalog ve uzlaşı arayışına girdi. Böylece yerel seçimlerin yarattığı toplumsal ve siyasi basıncı iktidara karşı büyütmeyerek sönümlendirdi. Son tahlilde, AKP bu süreçte rahat bir nefes aldı, elini yeniden güçlendirecek planlarını yaptı ve saldırıya geçti. 

Muhalefet partilerinde bugün, 31 Mart sonrasının sevincinden eser kalmadı. Ekrem İmamoğlu’nun hapse atılması, CHP’ye butlan kararı verilerek ana muhalefet partisinin bölünmesi, birçok belediyeye kayyum atanması ya da belediye başkanlarının hapse gönderilmesi, Yeni Parti ve diğer muhalefet partilerinin belediye başkanlarının ve milletvekillerinin AKP’ye katılması… Tüm bunlar, 31 Mart seçimleriyle ortaya çıkan siyasi tablonun nasıl tersine çevrildiğini gösteriyor.

Geçen hafta, beşi CHP’li olan dokuz belediye başkanı daha AKP’ye geçti. Şu ana kadar onlarca milletvekili veya belediye başkanı AKP’ye geçmiş oldu. Bu geçişlerin, geçiş yapan kişilerin kişisel zayıflıklarından değil, muhalefet partilerinin sınıfsal pozisyonundan ve siyasi zafiyetlerinden kaynaklandığı açık. Tüm partilerin sağa kayması ve giderek birbirine benzemesi, siyasetçilerin önemli bir bölümünün kâr, rant ve ayrıcalık peşinde olması, bu geçişleri kolaylaştıran etkenler arasında.

İktidarın saldırıları karşısında güçlü bir direniş gösteremeyen Özgür Özel ve diğer muhalefet partileri, çözüm olarak yine seçimleri ve sandığı gösteriyor. Oysa seçme ve seçilme hakkının dahi ayaklar altına alındığı bir konjonktürde, muhalefet partilerinin yalnızca halkın tepkisini ve öfkesini soğurduğu, seçimleri tek kurtuluş yolu olarak göstererek halkı oyaladığı ve kandırdığı açıktır.

“Sütte leke var, onda yok” diye övülen İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay’ın AKP’ye geçeceği yönündeki iddialar bile, ana muhalefet veya diğer muhalefet partileri fark etmeksizin, bu partilerin siyasetçilerine güven olmayacağını göstermektedir. Çünkü onların aday olarak karşımıza çıkardıkları siyasetçilerin AKP’lilerden hiçbir farkı yok. Öyle olmasaydı, siyasetçilerin bir partiden diğerine bu kadar kolay geçmesi mümkün olur muydu?

Bu tablodan çıkaracağımız sonuç bellidir: Düzen partilerine sırt dönelim! Tek kurtuluş emekçilerin laiklik, bağımsızlık, kamuculuk etrafında kenetlenmesinden, insanca bir yaşam ve eşitlikçi bir düzen mücadelesini yükseltmekten geçiyor. Kendi gücümüze güvenelim ve yeni bir ülkeyi kendi ellerimizle kuralım.

Madenler Devletleştirilmelidir! İş Cinayetleri Kader Değildir! 

Soma’da yaşanan göçük sonrası 5 işçi hayatını kaybetti. 2014 yılında 301 işçinin hayatını kaybettiği maden ocağının yanı başında bulunan İmbat Madencilik’e ait ocakta yaşanan göçük, maden işletmeciliğinde güvenliğe önem verilmediğini ve kâr hırsının aynı hızla devam ettiğini gösterdi.

Patronlar kâr marjını yükseltmek için güvenliği, işçi sağlığını göz ardı ediyor. Havalandırma, gaz sensörleri, yaşam odası gibi önlemleri maliyet gerekçesi nedeni ile dikkate almıyor. Aşırı üretim baskısı mevcut önlemlerin de göz ardı edilmesine ve uzun çalışma saatlerine neden oluyor. Önlemleri, çalışma koşullarını denetlemesi gerekenler denetlemiyor veya göstermelik denetimler sonunda caydırıcılıktan uzak cezalar veriyor.

2014’te Soma’da 301 işçi, 2022’de Amasra’da 43 işçi, 2024’te İliç’te 9 işçi, bugün yine Soma’da 5 işçi maden patronlarının kâr hırsından dolayı hayatını kaybetti.

Sorunlar yıllardır aynı ama çözüm bulması gerekenler işlerini yapmıyor. 

Sorun, topluma ait olan varlıkların yağmalanıp piyasanın insafına bırakan politikalar ile sermayeye kâr alanları sağlanmasıdır.

Öncelikle bu ihmallere neden olan ve göz yumanlar cezalandırılmalıdır.

Çözüm, kamu yararı gözetilerek tüm madenlerin devletleştirildiği, insan sağlığını gözeten çalışma koşullarının yaratıldığı ve sömürünün ortadan kaldırıldığı bir düzenin yaratılmasıdır.

Madenlerde işçi güvenliği sağlanmalı, maden işçilerinin talepleri dikkate alınmalıdır. 

Madenlerde güvencesiz çalışmaya son verecek adımlar atılmalıdır.

İş cinayetlerine kader ve fıtrat diyenlere karşı emekçiler birlik olmalı ve haklarına, geleceğine, yaşamına sahip çıkmalıdır!

Sosyalist Liseliler: Fransa’da Liseliler Ayakta!

Fransa’da liseli arkadaşlarımız günlerdir gelecekleri için sokaklarda! Paris’te nitelikli eğitim talebiyle başlayan eylemler kısa sürede ülkenin dört bir yanına yayıldı. Binlerce liseli okulunu, sokağını ve meydanları dolduruyor. Mücadeleyi bastırmak için gelen gözaltılara rağmen geri adım atmıyor, seslerini yükseltmeye devam ediyorlar.

Onların mücadelesi bize hiç yabancı değil. Türkiye’de de liseli gençlik sınav düzenine, gerici eğitim politikalarına, MESEM’lere, ve geleceksizliğe karşı mücadele ediyor. Her gün bizlere dayatılan bu düzen, eğitim hakkımızdan geleceğimize kadar hayatımızın her alanını kuşatıyor.

Kapitalizm dünyanın dört bir yanında gençliği geleceksizliğe mahkum ediyor. Eğitim hakkımızın her geçen gün daha fazla kısıtlandığı, geleceğimizin sınavlara ve güvencesiz çalışmaya sıkıştırıldığı bir düzenin sonuçlarını yaşıyoruz. Fransa’da sokaklara çıkan sıra arkadaşlarımızın yükselttiği ses, kendi okullarımızda yaşadığımız sorunları ve bunlara karşı mücadele etme zorunluluğumuzu bir kez daha gösteriyor.

Emperyalist-kapitalist sistem tüm dünyada yoksulluğu, geleceksizliği, eşitsizlikleri ve savaşları büyütüyor. Bugün, Fransa’da gençliğin yükselen mücadelesi, eşit ve özgür bir yaşam talepleri ile Türkiye’de gençliğin gelecek arayışının aynı sorundan kaynaklandığı görüyoruz. 

Bir gerçeği daha biliyoruz; sorunlarımız ve arayışımız gibi kurtuluşumuz ve mücadelemiz de bir o kadar ortak. 

Gençliğe gelecek sunamayan bu sistemi değiştirmek zorundayız!

Eşitlik, özgürlük ve kardeşliğin hüküm sürdüğü bir dünyayı yaratmak bizlerin ellerinde! 

Fransa’da liseli arkadaşlarımızın gelecekleri için yükselttikleri mücadeleyi selamlıyoruz! 

Fransa’da gençliğin talepleri karşılanmalı ve gençliğe yönelik saldırılar son bulmalıdır! 

Yaşasın eşit eğitim!

Yaşasın eşitlik, özgürlük, kardeşlik! 

Sosyalist Liselilerden Aydınlanma Okulları’na Çağrı!

Aydınlanma Okulları 11. Yılında: Karanlıklar Aydınlanıncaya Dek!

Liseli gençlik bugün geleceksizlikle, gerici eğitim politikalarıyla, MESEM’lerle, yapboza dönen sınav sistemiyle ve her geçen gün ağırlaşan sömürü koşullarıyla karşı karşıya. Bütün bunlar birbirinden bağımsız sorunlar değil; bizlerin yaşamını kuşatan sömürü düzeninin sonuçlarıdır.

Bu düzeni değiştirmek isteyenler, önce içinde yaşadığı sistemi, toplumu anlamalıdır. Aydınlanma Okulları tam da bu ihtiyaçtan yola çıktı. Liseli gençlik 11 yıldır birlikte bilimi, tarihi, toplumu, felsefeyi, siyasal gelişmeleri tartışıyor; dünyayı anlayıp değiştirme iradesini büyütüyor.

Aydınlanma Okulları, anlatılmayanları anlatıyor, tartışılmayanları tartışıyor. Bize dayatılanın ötesine bakıyor, içinde yaşadığımız düzenin gerçeklerini birlikte sorguluyoruz. Çünkü etrafımızı kuşatan gerici karanlığı ve sömürü çarklarını ortadan kaldırmak için bu düzenin nasıl işlediğini ve neden değiştirilmesi gerektiğini bilmemiz; mücadelemizi bilinçli ve örgütlü bir hale getirmemiz gerekiyor.

Aydınlanma Okulları 11 yıldır liseli gençliğin bu arayışının bir parçası. Bugün de okullarımızda, sokaklarda ve mücadele alanlarında eşit, özgür, laik bir ülke için verdiğimiz mücadeleyi büyütüyoruz.

11 yıldır olduğu gibi bugün de öğreniyor, tartışıyor ve mücadele ediyoruz.

Liseli gençliği, karanlığın zihnimizi hedef almasına, tarihin ve bilimsel gerçeklerin çarpıtılmasına, hurafelerle dolu müfredatlara ve bizlere dayatılan köhnemiş düşüncelere karşı aydınlanma bayrağını yükseltmeye çağırıyoruz. 

Aydınlanma Okulları senin okulun!

Bu okulda, dogmatik, bilim dışı düşünceler yok. 

Bu okulda, düzenin bizlere dayattığı “her koyun kendi bacağından asılır” düşüncesi yok.

Bu okulda, birlikte öğrenmenin, tartışmanın, okumanın ve ufkumuzu genişletmenin arayışı var. 

Aydınlanma Okulları, “karanlığa teslim olmayız” diyenlerin okulu, bu okul senin okulun!

Birlik ve Dayanışma Hareketi: Haklarımız ve Geleceğimiz İçin Kadınlar Bir Adım Öne!

Anayasa Mahkemesinin yoksulluk nafakasında yer alan “süresiz olarak” ibaresini iptal etmesi nafaka hakkının gaspına yönelik bir girişim olarak değerlendirilmelidir.  Kararın yürürlüğe gireceği 30 Haziran 2027’ye kadar Meclis’in önünde önemli bir düzenleme süreci bulunuyor. 

Kadınların istihdama katılımından ücret eşitsizliğine, ücretsiz bakım emeğinden yoksulluğa kadar uzanan sorunlar ortadayken nafaka yalnızca boşanma sonrasında ödenen bir para olarak değerlendirilemez. Yıllarca ev içi emek veren, çocuk ve yaşlı bakımını sırtlanan, çalışma hayatından uzak kalan ya da güvencesiz işlerde çalışmak zorunda bırakılan kadınlar için boşanma, aynı zamanda ciddi bir ekonomik belirsizlik anlamına geliyor. Nafaka hakkı bu koşullar içinde değerlendirilmek durumundadır. Yoksulluk nafakası, boşanmanın ardından yoksulluğa düşecek tarafın yaşamını sürdürebilmesini amaçlayan bir hukuki güvencedir. 

Üstelik mevcut hukukta nafakanın her durumda ömür boyu devam etmesi gibi bir düzenleme bulunmuyor. Yoksulluğun ortadan kalkması, yeniden evlenme gibi koşullarda nafakanın sona ermesine ilişkin hükümler hukukta mevcut.  

“Türkiye’de aile yapısını korumak, düşen doğurganlık hızına karşı nüfus dinamizmini sürdürmek ve toplumsal refahı artırmak” söylemleriyle Cumhurbaşkanlığı genelgesiyle 2026-2035 dönemini kapsayan “Aile ve Nüfus 10 Yılı” vizyonu ilan edildi. AKP iktidarı bir yandan resmi belgelerinde kadınların istihdamını artırmaktan, bakım hizmetlerine erişimin geliştirilmesinden ve kadınların ekonomik olarak güçlendirilmesinden bahsederken diğer yandan kadını aile içinde ve toplumsal alanda güçsüz bırakan, sömürü, gericilik ve şiddet sarmalına iten kararları hayata geçiriyor.

Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmesinin üzerinden (20 Mart 2021) yıllar geçti. O tarihten bugüne kadınların şiddetten korunması, ekonomik bağımsızlığı ve eşitliği konusunda olumlu hiçbir gelişme olmadı. Bugün “Ailem Güvende” adı altında yürütülen politikalar ile güvenliğin ne anlama geldiğini iyi düşünmek gerekiyor. Kadın için güvenli bir aile; ekonomik bağımlılık nedeniyle terk edilemeyen bir ev, şiddet karşısında susmak zorunda kalınan bir ilişki ya da boşanma halinde yoksulluk korkusuyla sürdürülen bir evlilik olmamalıdır. 

Yoksulluk da bir güvensizlik alanıdır. İşsizlik, güvencesiz çalışma, barınma sorunu, bakım yükü ve ekonomik bağımlılık da hayatlarımızı belirleyen gerçek tehditlerdir.

Bu nedenle nafaka hakkını tartışırken kadınların neden nafakaya ihtiyaç duyabildiğini de konuşmak zorundayız. Kadınların güvenceli istihdama erişimini artıran, eşit işe eşit ücret ilkesini hayata geçiren, kamusal bakım hizmetlerini yaygınlaştıran, çocuk bakımını kadınların bireysel sorumluluğu olmaktan çıkaran ve kadınların şiddete maruz kalmadan güvenli bir yaşam sürdürebilmelerini sağlayan bir düzen gereklidir. 

AKP’nin kadınları gericilik, sömürü ve şiddet kıskacına almasına, nafaka hakkını gasp etmesine karşı mücadeleyi yükseltmek zorundayız. 

İnsanca yaşayabileceğimiz, sokaklarında özgürce dolaşabileceğimiz bir ülke için kadınlar bir adım öne!

 

Komünist Birlik | 2025