Kadınların SesiKomünist Birlik 2.Sayı8 Mart’ları Kazanmak…

Mart 16, 20253 min

8 Mart’ın tarihi bilindiği üzere çoğu daha çocuk yaşta ve yine çoğunluğu kadın olan fabrika işçilerinin bir iş cinayeti sonucu hayatlarını kaybetmesine dayanır. 1911’de New York’ta 123’ü kadın 146 tekstil işçisi fabrikada çıkan yangında hayatını kaybetti. Triangle Gömlek Fabrikası’nda yaşanan bu katliam sermaye sınıfının bugün hâlâ bitmek bilmeyen kâr hırsının dehşete düşüren arsızlığını net bir şekilde ortaya seriyor. Biz de 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nün bugünle bağını kurarak mücadeleyi yükseltirken işçi sınıfın işte bu gerçek tarihi ile hareket edeceğiz diyerek yazımızın en başından notumuzu düşmeli, safımızı belirtmeliyiz. 


Bugün ‘toplumsal cinsiyet eşitliği’ başlığında sık sık tartıştığımız, solun ve sosyalistlerin güncel tartışmalarından olan kadın sorununa bakışta birkaç referans noktası vererek yazımıza bir başlangıç yapılabilir. Frederick Engels’in “Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni” çalışması cinsiyet eşitsizliğinin kaynağını açıklamaya yönelik bir çaba barındırır. Marx ve Engels pek çok konuda olduğu gibi bu başlıkta da ortak bir tutum sahibiydi. Cinsiyet sorunun temelinde kapitalist üretim ilişkilerinin yattığını vurgulayan çalışma; kadının ev işlerini, erkeğin ise geçimi sağlayan roller üstlendikleri yeni üretim ilişkisinin -yani özel mülkiyetin- ortaya çıkışını referans olarak alır. Özel mülkiyetin ortaya çıkışıyla rolü ev içi işlere ve çocuk bakımına gerileyen kadın, gericileşen kimi toplumsal kesimlerde daha da baskıcı ve köleleşen konuma çekilmiştir. Kadının ekonomik, toplumsal, hukuki olarak özgürleşmesi ve özel mülkiyet bütün bir çelişki içindedir. Buna göre, kadının kapitalizmde köleliğinin son bulmasının ve nihayetinde özgürleşmesinin başat yolu yine özel mülkiyetin son bulmasıdır.

  “Erkek günümüzde pek çok halde, hiç değilse varlıklı sınıflarda, ailenin para kazanıcısı ve besleyicisi olmak zorundadır ve bu, hiçbir özel hukuksal imtiyaz tanınmasını gerektirmeden, ona bir egemen konumu verir. Ailede erkek burjuvadır, kadın proletaryayı temsil eder.” ¹

Kapitalist sermaye düzeninde gelişen sanayi kas gücüne olan ihtiyacı azaltmış; kadının ev içi rolünün dışına çıkmasını sağlamış ve dokuma başta olmak üzere kimi sanayi üretim alanlarında kadın ve çocuklar proletaryanın parçası haline gelmiştir. Kadın ve çocukların da üretimin parçası haline geldiği kapitalist düzende her ne kadar ev yaşamı dışına çıkabilen kadının ekonomik anlamda özgürleştiği tezi savunulabilir gibi görünse de, istihdam edilen kadın ve çocukların erkek işçilere kıyasla çok düşük ücretlerle çalıştırıldığı da sömürünün önemli bir göstergesi olarak karşımıza çıkıyor. 

Ekonomik olarak kısmen özgürlük elde eden kadının, siyasi, hukuki ve toplumsal olarak ileri bir konumundan söz edilemez. Bu en temel başlıklarda bile kadın hâlâ erkeğin gölgesindedir. Geleneksel ve geri aile yapısında kadının en temel görevi ev işleri ve çocuk bakımında tek sorumluluk sahibi kişi olmasıdır. Komünistler ancak kapitalist sistemdeki mevcut üretim ilişkilerinin alaşağı edilmesiyle kadının konumunun ileri bir noktadan yeniden tarif edilebileceğini söylese de, bahsettiğimiz bu geleneksel aile yapısının çözülmesinde kamusal iş bölümlerine de işaret ettiler. Bu iş bölümleri başlıca: ev içi emek süreçlerinin kamu görevi olarak komün bir iş bölümüyle paylaşılması; çocuk bakımının pedagojik eğitim ve bilgi sahibi kişilerce üstlenileceği, bakımın profesyonel bir mesleğe havale edilmesi… Komünistler, kadının doğuştan bir ‘annelik mesleği’ne sahip olması gerektiğini, çocuk bakımında da doğal bir yeteneğe sahip olduğunu reddeder. Bu noktada Clara Zetkin’e başvurmakta fayda görüyoruz.

“Tıpkı diğer mesleklerde olduğu gibi, bu meslekte de tam başarı için doğal yeteneğe, gerekli teknik öğrenime ve mümkün olduğunca yüksek ve çok yönlü gelişmeye sahip olmasıdır. Kadına eğiticilik mesleği tercihli meslek olarak yüklenmek isteniyorsa, o zaman en azından, mesleğinde başarılı olması için gerekli olan yukarıda sayılan üç şartı onun kendinde taşıdığından yola çıkmak gerekir. (…) Nasıl ki tüm erkekler, örneğin ayakkabıcı, asker veya ressam yeteneği nüveleriyle doğmuyorlarsa, nasıl ki bunların hepsi belki de var olan nüveleri geliştiremiyorsa, aynı şekilde kadın da pedagojik meslek yeteneğiyle dünyaya gelmiyor.”

Kadının geleneksel aile yapısındaki köleliğinin yerle bir edilmesinde önemli görülen bu işbölümleri: fabrika mutfakları, kolektif aşevleri, çamaşırhaneler, yurtlar, yuvalar ve kreşler…

“Kadınlar için oy hakkı sosyalizm mücadelesinde gücümüzü birleştirecek”


Pek çok kaynak bize 28 Şubat 1909’da Amerika Birleşik Devletleri’nde ilk kez Kadınlar Günü’nün kutlandığını söylüyor. Bu yıllarda Amerikalı kadınların gündeminde elbette kadınlar için oy hakkı talepler arasında en güçlü olanı. Aynı tarihlerde Avrupalı işçi kadınların mücadelesi ise tarihe iz bırakıyor. 1907 yılında Stuttgard’da Alman sosyalistlerinin çabalarıyla Birinci Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansı toplanıyor. Aradan geçen 3 yılda sınıf hareketi büyürken İkinci Uluslararası Sosyalist Kadın Konferansı Kopenhag’da toplanıyor. Konferansın Rusya delegesi olan Aleksandra Kollontay, ilk konferansta (1907) Alman Sosyal Demokrat Parti’nin (SPD) kadın üye sayısının 10 bin kadar olduğunu, ikinci konferans sürecinde ise (1910) partinin 82 binden fazla kadın üyesinin olduğunu; kadın işçilerin sosyalist gazetesi Die Gleichheit’in 80 bin basıldığını söylüyor.

Her yerde, Danimarka’da, İsveç’te, Norveç’te, İsviçre’de, Hollanda’da, İtalya’da, Birleşik Devletler’de, işçi sınıfı kadınları uyanıyor, kadınların sosyalist hareketini kurmaya başlıyor ve Alman sosyalist kadınlarının büyük çabalar ile belirledikleri yolda ilerliyorlar.

Kopenhag’da toplanan bu İkinci Konferans, yalnızca Avrupa’da yükselen sendikal hareketler, işçi mücadelelerini konu etmekle kalmıyor; burada sosyalist kadın mücadelesi açısından tarihi öneme sahip konuşmalar, raporlar, değerlendirmeler ve kararlar 17 ülkeden toplam 100 delege ile sunuluyor. Amerikalı sosyalistler tarafından ilk kez dile getirilen Kadınlar Günü işte bu konferansta yanıt buluyor. Alman bir sosyalist olan konferans delegesi Luise Zietz, SPD’nin kadın öncülerindendi. Zietz’in oy hakkı mücadelesini başa yazarak önerdiği kadınlar günü, Clara Zetkin’in de desteğiyle, “kadınlar için oy hakkı sosyalizm mücadelesinde gücümüzü birleştirecek” denilerek kabul edilmiş oldu. Takip eden yıllarda Rus sosyalistlerinin yayın organı Pravda’da Kadınlar Günü için işçi sınıfı mücadelesini ayıracak değil büyütecek bir yere öneme sahip olduğunu vurgulayan yazılara yer verildi.

Dünya Savaşı’nın yıkıcı etkisiyle işçi sınıfı açlık, kıtlık, yoksulluk ve ölümün pençesindeyken sosyalist kadınlar savaşa karşı barış diyerek emperyalist savaşın parçası ve taraftarı olmayacaklarını haykırdılar.

Zetkin’e parantez…


Yazımızın tam bu kısmında Clara Zetkin için bir parantez açmalıyız. Zetkin genç yaşlarda sınıf mücadelesiyle tanışmış ve sosyalist mücadelenin içinde saf tutmuştu. Kişisel mücadele tarihine burjuva kadınlara ve yine burjuva kadın hareketine dair keskin eleştirilerini eklemiştir. Kadınların kurtuluşunun emekçilerin sınıf mücadelesinden bağımsız olamayacağını; kurtuluşun ancak sosyalizmde olduğunu tarihimize not etmiştir. “Kadınların Karl Marx’a Borçlu Oldukları Şeyler” adlı makalesi şunları söylüyor:


İlk kez materyalist tarih anlayışı bize, kadın sorununu genel tarihi gelişmenin akışı içinde, genel sosyal bağıntılar ışığında, onun tarihi olarak koşullanmışlığı ve meşruluğu içinde açık bir şekilde anlamamızı, onun itici ve taşıyıcı güçlerini, bunların erişmek istedikleri amaçları, ortaya atılan sorunların ancak hangi koşullar altında çözülebileceğini anlamamızı sağladı.”


Burjuva kadınları ile proleter kadınların aynı safta olmadıklarını; çelişkinin tam da sınıflar arasındaki uzlaşmaz çatışmayla ortaya çıktığını mücadele ömrü boyunca vurgulayan Zetkin, sosyalist politikalar üretmiş ve bizlere, sosyalist kadın mücadelesi tarihimizde rehber oluyor. Üyesi olduğu parti içerisinde savaş yanlısı ve düzen içi muhalefete dönük revizyonist eğilimlere karşı devrimci tutum sergilemiş, savaş karşıtlığını dillendirerek parti içinde muhalefet etmişti. Rus devrimcilerle temas halinde olan Zetkin, Lenin’in ‘emperyalist savaşa karşı sınıf savaşı’ tutumunu da böylece desteklemiş oldu. Ekim Devrimi için paylaştığı şu sözler bizleri bugün bile heyecanlandırıyor; kendisini 8 Mart vesilesiyle de sevgi ve saygıyla selamlamayı komünist kadınlar olarak bir borç biliyoruz: 

Ekim Devriminin dev cüssesi önümüzde duruyor, ateşli soluğu uluslararası proletaryaya haykırıyor: Varım, var olacağım! Beni izleyin


Tarih 1917…

“Emekçi Kadınlar Günü, uluslararası bir dayanışma günüdür; proleter kadınların gücünü ve örgütlülüğünü yeniden değerlendirme günüdür. Ancak yalnız kadınlara özgü bir gün değildir. 8 Mart, işçiler ve köylüler, tüm Rus işçileri ve tüm dünya işçileri için tarihi ve unutulmaz bir gündür. 1917 yılında bugün, büyük Şubat devrimi gerçekleşti. Bu devrimi başlatan Petrograd’ın işçi kadınlarıydı; Çar ve ortaklarına muhalefet bayrağını kaldırmaya ilk karar verenler onlardı. Bu yüzden emekçi kadınların günü bizim için çifte kutlamadır.”


1917 Rusya’sı halkın çara karşı çetin bir mücadeleye giriştiği yıl… Şubat devrimi ardından Çar tahttan çekildi. 1917’de Bolşeviklerin Ekim Devrimi cüretinin hemen sonrasında Uluslararası Kadın Günü’nün tarihi nihayet 8 Mart olarak belirlendi. Ekim Devrimi sonrasında kadının özgürleşmesi Bolşeviklerin temel başlıkları ve tartışmaları arasında yer aldı. Komünist toplumda kadının eşitliği ve özgürlüğünü yeniden inşa edebilmenin yollarını arayan isimlerden, Bolşevik devrimci Kollontay bu noktada öne çıkıyor. Bolşevikler arasında bu noktada kimi tartışmalar ve anlaşmazlıklar olsa da, ilk olarak Kasım 1917’de kadın işçilerin erkeklerle eşit ücret ve 8 saatlik iş günü sınırlandırması için yasa çıkarttılar. Sonrasında boşanmayı kolaylaştıran bir dizi yasa, kadınlara seçme ve seçilme hakkı, evlilikte eşlerin eşitliğine dönük Aile Kanunu, dini nikâhın kaldırılması, kadının evlilik sonrası kendi soyadını kullanma hakkı, isterlerse erkeklerin evlilik sonrası kadının soyadını kullanabilmesi ve 1920’de kürtajın yasallaşması… Kimi başarılı kimi başarısız örneklere sahip olan “Jenotdel” ise Sovyetler Birliği’ndeki Bolşevik öncü kadrolar Aleksandra Kollontay, Nadejda Krupskaya, Inessa Armand, Vera Slutskaya gibi pek çok isimle Komünist Partisi Merkez Komitesi Kadın Birimi olarak kuruldu. Jenotdel’in başlıca görevleri arasında yasal reformların denetlenmesi, kadınların okuryazarlığının artırılması, kadınlara dönük politik bilincin artırılması adına eğitimler, fuhuş ve kadına yönelik suçlarla mücadele, işçi köylü kadınların arasında propaganda bulunuyordu.

Ülkemizden…

Ülkemizde ilk kez 1922’de Ankara’da kutlanan 8 Mart, Komünist Enternasyonel’in Kadınlar Seksiyonu’ndan gelen bilgi ile yine komünist kadınlar tarafından gerçekleşti. 
Reel sosyalizmin çözülüşüyle birlikte tüm dünyada kendini hissettiren gericilik, işçi düşmanlığı, emperyalist saldırganlık, savaşlar ülkemizde de uzun yıllardır emekçi halka sefalet, açlık, yoksulluk ve eşitsizlik olarak yansıyor. Emperyalist kapitalist sistemin ülkemizde en derinden sarstığı kesim ise elbette kadınlardır. Son çeyrek yüzyılını gerici AKP iktidarıyla geçiren ülkemizde kadınlar; ekonomik, siyasal, toplumsal, hukuki haklar başlıklarında geriye çekilişi ve hatta deyim yerindeyse bir çöküşü yaşıyor. Birinci Cumhuriyet ile hesaplaşma, İkinci Cumhuriyet’in yerleşmesi adına yıllardır adım adım planlanan ve gerçekleşen yüzlerce saldırı, AKP’nin iktidar olduğu günden bugüne kadar ajandasında ilk sıralarda yerini aldı. İstanbul Sözleşmesi’nin yangından mal kaçırırcasına kaldırılması, kadınları hedef alan kadın düşmanı cinsiyetçi söylemler, tarikat ve cemaatlerin iktidar eliyle büyütülmesi- beslenmesi, hayatımızı ve toplumsal yaşamı yeniden dizayn etmek adına geliştirilen formüller, kadına yönelik şiddeti ve kadın cinayetlerini karşısına almak bir yana destekleyen söylemler ve elbette ‘yasaklanan’ polis şiddetiyle karşılaşan 8 Mart’larımız… Okurlarımız, az önce saydıklarımız için kimi örneklendirmelerde bulunmak ve kadın cinayetlerini de davalardan referanslarla işlemek isteriz fakat buna sayfaların yetmeyeceğini sizler de çok iyi biliyorsunuz. Başka bir yazımızın konusu olması sözü vererek, 2025 yılının Tayyip Erdoğan tarafından ‘Aile Yılı’ olarak ilan edilmesiyle devam edelim. Sözde aile yapısının korunması adına bir dizi çalışmayı içeren bu ilan; faizsiz evlilik kredisi, tek seferlik doğum yardımı (5000 TL), çocuk başına maddi yardım (1500 TL), bir de genç çiftler için konut desteği gibi belirsiz bir ifadeyi de kapsıyor. Gerici iktidar yine emekçi kadınların aklıyla alay ediyor! Ekonomik krizlerin, enflasyonun, işsizliğin faturasını 23 yıldır sefaletle ödeyen bizlere sadaka kültürünü aşılamaya çalışan AKP’nin son sadaka örneği de işte bu ilandır.

Biliyoruz ki ülkemiz emekçileri emperyalist saldırganlığın, gericiliğin, yoksulluğun, kapitalist sömürünün faturasını en ağır ödeyenlerdendir. Biliyoruz ki, ülkemiz emekçi kadınları tüm bu saldırılara yanıtı, işte yazımızda da anlatmaya çalıştığımız büyük bir mücadele mirasını ve tarihi büyütmekte, omuzlamakta bulacaktır. AKP gericilikle özgürlüğümüze, sömürüyle emeğimize, kadın düşmanlığıyla hayatlarımıza, yasalarıyla haklarımıza saldırırken; ülkemizde kadınlar hiç aldanmadılar. 8 Mart’larda meydanları dolduran, 8 Mart’ı sosyalist kadın mücadelesinin mirasıyla sahiplenen, 8 Mart’ı kazanacak, büyütecek ve nihayet AKP’yi devirecek olan kadınların Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nü kutluyoruz!

Tarihimize en kızıl mücadele rengimizi çalan, kadınların eşitlik ve özgürlük arayışını sosyalist devrim mücadelesiyle buluşturan komünist kadınlar bizlere onur duyacak bir mirası omuzlamamız için bıraktılar. 8 Mart’ları işte bu kızıllığıyla yeniden ve durmadan yükseltecek; ülkemizin aydınlık, eşit ve özgür günlerine emekçi kadınların adını yazacağız!


Kaynakça

¹K. Marx, F. Engels, ve V.İ. Lenin, Kadın ve Aile, çev. Öner Ünalan, Sol Yayınları, Ankara 1979, s.189.

Özdemir, B. (2021). Sovyetler Birliği’nde Komünist Kadın Hareketi (1919-1930). İstanbul: Yordam Kitap

Komünist Birlik | 2025