<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Komünist Birlik 2.Sayı Archives - Komünist Birlik</title>
	<atom:link href="https://komunistbirlik.org/category/komunist-birlik-2-sayi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://komunistbirlik.org/category/komunist-birlik-2-sayi/</link>
	<description>Yeniden Atılım İçin</description>
	<lastBuildDate>Wed, 29 Oct 2025 07:24:12 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9.4</generator>

<image>
	<url>https://komunistbirlik.org/wp-content/uploads/2025/10/cropped-Komunist-Birlik-Logo-32x32.png</url>
	<title>Komünist Birlik 2.Sayı Archives - Komünist Birlik</title>
	<link>https://komunistbirlik.org/category/komunist-birlik-2-sayi/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Sınıf Mücadelesi ve Görevlerimiz</title>
		<link>https://komunistbirlik.org/sinif-mucadelesi-ve-gorevlerimiz/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Komünist Birlik]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 16 Mar 2025 11:52:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Emeğin Gündemi]]></category>
		<category><![CDATA[Komünist Birlik 2.Sayı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://komunistbirlik.org/?p=3854</guid>

					<description><![CDATA[<p>Tarihin motor gücü şekilleniyor Sanayi Devrimi ile birlikte modern anlamda şekillenen işçi sınıfı, ekonomik, politik ve sosyal alanlarda etkin bir rol oynamaya başlamıştır. 19. ve 20. yüzyıllarda sınıf mücadeleleri giderek keskinleşmiş, amansız bir rekabet ortamında işçi sınıfı hem sömürüye hem de adaletsizliğe karşı örgütlü tepkiler vermiştir. Feodalizmden kapitalizme geçiş sürecinde, Sanayi Devrimi’nin etkisiyle büyük fabrikalarda çalışmaya başlayan işçiler, toplumsal bir sınıf olarak tarih sahnesinde belirginleşmiştir. İlk dönemlerde işçilerin karşılaştığı ağır çalışma koşulları, düşük ücretler, kötü...</p>
<p>The post <a href="https://komunistbirlik.org/sinif-mucadelesi-ve-gorevlerimiz/">Sınıf Mücadelesi ve Görevlerimiz</a> appeared first on <a href="https://komunistbirlik.org">Komünist Birlik</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><b>Tarihin motor gücü şekilleniyor</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Sanayi Devrimi ile birlikte modern anlamda şekillenen işçi sınıfı, ekonomik, politik ve sosyal alanlarda etkin bir rol oynamaya başlamıştır. 19. ve 20. yüzyıllarda sınıf mücadeleleri giderek keskinleşmiş, amansız bir rekabet ortamında işçi sınıfı hem sömürüye hem de adaletsizliğe karşı örgütlü tepkiler vermiştir. Feodalizmden kapitalizme geçiş sürecinde, Sanayi Devrimi’nin etkisiyle büyük fabrikalarda çalışmaya başlayan işçiler, toplumsal bir sınıf olarak tarih sahnesinde belirginleşmiştir. İlk dönemlerde işçilerin karşılaştığı ağır çalışma koşulları, düşük ücretler, kötü barınma şartları, iş cinayetleri ve açlık gibi sorunlar, dayanışma sandıkları etrafında örgütlenen işçilerin artan baskılara karşı ortak mücadele vermesine neden olmuştur.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Sanayi Devrimi’nin başlangıcında, makinelerin el emeğini tehdit etmesiyle işçi ve zanaatkârların yaşam standartları gerilemeye başlamış; bu durum Ludistler olarak bilinen grupların, makinelerin üretimdeki rolüne tepki gösterip fabrikalardaki makineleri yıkmalarıyla kendini göstermiştir. Aynı zamanda Fransa’nın özellikle Lyon gibi sanayileşmenin hız kazandığı bölgelerinde, ağır çalışma koşulları ve düşük ücretler nedeniyle işçiler grevler düzenleyerek seslerini duyurmaya başlamış; bu durum işçi sınıfının örgütlenmesinin ve hak taleplerinin başlangıcını işaret etmiştir. 1830’lu yıllarda İngiltere’de gelişen Chartist hareketi, genel oy hakkı, eşit seçmenlik ve daha adil çalışma koşulları talepleriyle işçi sınıfının siyasi haklar için verdiği mücadelenin sembolü haline gelmiş; halkın siyasal temsil ve demokratik haklarının savunulması açısından önemli bir dönüm noktası olmuştur.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">1848 yılı, Avrupa’da birçok ülkede işçi ve halkın sosyal, ekonomik ve siyasi taleplerini dile getirdiği bir ayaklanmalar dönemine işaret eder. Feodal ve monarşik yapıların sarsıldığı bu süreçte, işçi sınıfı güncel hak taleplerinin yanı sıra iktidarlara karşı siyasi mücadeleye de girişmiş, ancak bu devrimci hareketler büyük vahşet ve kanla bastırılmıştır. Ayaklanmaların baskı altında kalması sonucu toplanan Komünist Birlik, Marks ve Engels’e bir program yazma görevi vermiş ve bunun sonucunda, işçi sınıfının tarihsel mücadelesini siyasal iktidar programına dönüştüren Komünist Manifesto kaleme alınmıştır. Bu metin, kapitalizmin eleştirisini yaparken işçi sınıfının birleşerek devrimci bir dönüşüm gerçekleştirmesi çağrısında bulunmuş, böylece modern sosyalist düşüncenin temellerini atmıştır.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">İşçi sınıfının verdiği mücadelelerin sonucunda 1850’lerden itibaren örgütlenmeye yönelik baskılar azalmaya başlamış ve günümüz sendikal yapılarının ilk nüveleri oluşmaya başlamıştır. Örgütlenme çabaları, seçme-seçilme hakkı, çalışma koşullarının iyileştirilmesi ve 8 saatlik iş günü talepleri, Avrupa’nın yanı sıra diğer kıtalarda da yankı bulmuş; 1856 yılında Avustralya’nın Melbourne kentinde taş ve inşaat işçileri, günde sekiz saatlik çalışma şartlarını savunmak amacıyla Melbourne Üniversitesi&#8217;nden Parlamento Evi&#8217;ne kadar düzenledikleri yürüyüşle, hem iş-yaşam dengesini sağlama hem de sağlık ve güvenliklerini koruma gerekliliğini ortaya koymuşlardır. 1880’lerin başından itibaren Amerika’da ise ücretler, çalışma koşulları ve 8 saatlik iş günü taleplerine yönelik eylemler doruk noktasına ulaşmış; 1886 yılında Chicago’da işçiler, 1 Mayıs günü iş bırakıp yürüyerek Haymarket Meydanı’nda toplandılar. Bu gösteri sırasında patlamanın yarattığı paniğin ardından onlarca işçi hayatını kaybetmiş ve daha sonra üç işçi önderi idam edilmiştir. 1899’da toplanan 2. Enternasyonal, 1 Mayıs’ı işçi sınıfının uluslararası birlik mücadelesi ve dayanışma günü olarak ilan etmiş, böylece işçi hareketinin küresel boyutunun altını çizmeye başlamıştır.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Uluslararası arenada işçi sınıfının örgütlenmesi ve dayanışması, 1864 yılında kurulan 1. Enternasyonal ile ivme kazanmış; bu örgüt, kapitalist sisteme karşı ortak mücadele yollarını arayarak sendikal yapıların konumunu tartışmış ve işçi sınıfının mücadelesinde önemli bir dönüm noktası olmuştur.</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><b>Sınıfın ilk deneyimi: Paris Komünü</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Paris Komünü, 1871 yılında Paris&#8217;te kısa sürede kurulan ve sadece iki ay kadar sürdüğü halde dünya tarihine derin izler bırakan devrimci bir deneyimdir. Bu olay, işçi sınıfının ilk iktidar deneyimidir. 18 Mart 1871&#8217;de başlayan ve yaklaşık iki ay süren Paris Komünü, 21-28 Mayıs 1871 tarihleri arasında gerçekleşen </span><b>Kanlı Hafta</b><span style="font-weight: 400;"> ile son bulmuştur. Komünün yıkılışı, işçi sınıfı hareketleri açısından büyük bir ders niteliğinde olmuş, ancak aynı zamanda daha sonraki sosyalist ve komünist hareketler için de ilham kaynağı olmuştur.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Paris Komünü’nün yenilgisinden sonra 1. Enternasyonalin merkezi New York&#8217;a taşındı ve 1876 da toplanarak kapatıldı.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Enternasyonal, 1889 yılında, 1. Enternasyonal’in dağılmasının ardından, Avrupa’daki sosyalist ve radikal işçi hareketlerinin yeniden birleşme ihtiyacını yansıtarak kuruldu. Kuruluş amacı, ulusal sınırları aşan işçi dayanışmasını sağlamak, kapitalist sisteme karşı ortak mücadele stratejileri geliştirmek ve işçi haklarının korunması ile sosyal adaletin sağlanması için güçlü bir uluslararası platform oluşturmaktı. Bu örgüt, üye ülkelerden gelen sosyalist partiler ve radikal işçi örgütleri aracılığıyla uluslararası kongreler düzenleyerek fikir alışverişinde bulunmayı, stratejik eylem planları belirlemeyi ve işçi sınıfının siyasi temsilini artırmayı hedefledi.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Ancak, 2. Enternasyonal, ideolojik farklılıklar, ulusal çıkarların öne çıkması ve reformcu ile devrimci görüşler arasındaki çatışmalar nedeniyle çeşitli zorluklarla karşılaştı. 1890’larda düzenlenen kongrelerde, işçi hakları, çalışma koşulları ve toplumsal reformlar gibi konular ele alınırken, 1914’te patlak veren Birinci Dünya Savaşı&#8217;nda Sosyal Demokratların kendi burjuvazilerinin saflarına geçip işçi sınıfına ihanet etmesiyle 2. Enternasyonal çözüldü.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">İşçi sınıfının örgütlenmesini yasaklarla durduramayan burjuvazi, sınıfı içten kuşatma stratejisine geçti. 1899’da Fransa’nın kuzeyinde, maden ocaklarında kitlesel bir grev meydana geldi. Grevde yer alan işçi sendikasına karşı patronlar, uzlaşmacı ve işbirlikçi bir yaklaşım benimseyerek alternatif bir sendika kurdurdu. Patronlar tarafından kurdurulan bu sendikanın binasının cephesinin sarı renkte olması ve aynı zamanda &#8220;sarı&#8221; isminde bir gazete çıkarması, sendikal hareket literatüründe &#8220;sarı sendika&#8221; kavramının ilk kez kullanılmasına neden oldu.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Sarı sendikacılık tipi, sonrasında diğer ülkelerde de ortaya çıktı. Bu model, mücadele eden işçi sendikalarına karşı, işbirlikçi, uzlaşmacı ve işçileri satan sendikacılık anlayışını temsil etti. Böylece, sendika kurma stratejilerinde patronların, işçilerin gerçek taleplerini yansıtmak yerine, daha kontrol edilebilir ve devlet-işveren yanlısı sendikaları teşvik eden bir model geliştirdiği görülmektedir.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Emperyalist kapitalist sistem, ekonomik ve politik krizlerini çözmekte yetersiz kaldığında, uluslararası arenada gerilimlerin artmasına yol açtı. Bu sistemde, kapitalist devletler arasında sömürge rekabeti, silahlanma yarışı ve ekonomik çıkar çatışmaları, krizlerin derinleşmesine neden oldu. Çözümsüz kalan bu yapısal sorunlar, nihayetinde 1. Dünya Savaşı&#8217;nın patlak vermesine neden olmuştur. Yani, emperyalist kapitalist sistem, krizini çözmekte başarısız olduğunda, devletlerin karşılıklı çıkar çatışmaları ve askeri rekabeti sonucu büyük çaplı bir savaşın fitilini ateşlemiştir.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">1.Dünya Savaşı’nın yarattığı kaosta, insanlık tarihin en büyük sıçramasını, en büyük devrimini gördü.</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><b>İşçi sınıfı iktidara geliyor</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">1917 Ekim Devrimi, Rusya’da işçi, köylü ve asker Sovyetlerinin,Bolşeviklerin öncülüğünde gerçekleştirdiği devrim, tarihin bir dönüm noktasıdır. Devrim, geçici hükümetin savaşın yarattığı ekonomik ve sosyal sıkıntılara yeterince cevap verememesi sonucu, halkın öfkesini arka plana itmiş; Bolşevik liderliğinde, “Barış, Toprak, Ekmek” sloganları etrafında kitlelerin desteğini alarak tarihin en büyük devrimi gerçekleşmiştir. Bu süreç, kapitalist düzenin çöküşünü ve işçi sınıfının, köylülerle birlikte, devrimci bir iktidarın kurulmasını simgeleyen radikal bir dönüşümü temsil etmiştir.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Devrimin ardından kurulan Sovyet yönetimi, işçi sınıfının iktidara gelmesiyle birlikte, ekonomik ve toplumsal alanda kapsamlı reformların başlamasına ön ayak olmuş; üretim araçlarının toplumsallaştırılması, eşitlikçi bir toplum yapısının hedeflenmesi ve sömürüye son verilmesi yönünde radikal adımlar atılmıştır. 1917 Ekim Devrimi, sadece Rusya’daki mevcut güç dengesini değiştirmekle kalmamış, aynı zamanda dünya çapında işçi sınıfının, ezilen kesimlerin iktidara gelmesinin mümkün olduğunun güçlü bir örneği olarak dünya işçi sınıfı mücadelesine ilham kaynağı olmuştur.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Komüntern, dünya devrimine öncülük etmek amacıyla 2 Mart 1919’da kuruldu. Rusya’daki Bolşevik devriminin ardından, işçi sınıfı ve ezilen kesimler arasında uluslararası dayanışmayı güçlendirmek, kapitalist sisteme karşı ortak mücadele stratejilerini koordine etmek ve üretim araçlarının toplumsallaştırılmasını savunmak için kurulan bu yapı, devrimci partiler arasında işbirliğini ve ortak mücadeleyi artırmayı hedeflemiştir.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Kuruluş sürecinde, Komüntern uluslararası kongreler düzenleyerek farklı ülkelerden gelen devrimci unsurları bir araya getirmiş ve her ulusal devrimci hareketin kendi özgün koşullarına uygun stratejiler geliştirmesine olanak tanımıştır. Bu sayede, dünya devriminin yayılmasını teşvik eden Komüntern, 1920’ler boyunca Avrupa ve diğer bölgelerde etkili olmuş; dünya komünist hareketine kalıcı bir miras bırakmıştır.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Sovyet Devrimi&#8217;nin gerçekleşmesi, Komüntern&#8217;in kurulması ve kapitalist ülkelerdeki sınıf hareketinin yükselmesi, emperyalist kapitalist sisteme karşı yeni taleplerin ve denge arayışlarının ortaya çıkmasına yol açtı. Bu süreçte, işçi sınıfının örgütlenmesi güçlenmiş; sendikal haklara daha fazla alan tanınmış, azgın sömürü dizginlenmeye çalışılmış ve çalışma koşullarında nispeten iyileştirmeler yapılmıştır. Kapitalist ülkeler, artan sınıf mücadeleleri ve uluslararası devrimci hareketin baskısı altında, işçi haklarını koruma yönünde adımlar atarak, sistemde kısmi bir düzenlemeye gitmiştir.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bu gelişmelerin uluslararası denetimi ve koordinasyonu için ise Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) kurulmuştur. ILO, çalışma standartlarını belirlemek, işçi haklarını korumak ve sendikal hareketleri güçlendirmek amacıyla üye ülkeler arasında işbirliğini artırmaya çalışmış; böylece, emperyalist kapitalist sisteme karşı işçi hareketlerinin kazanımları, uluslararası ölçekte teminat altına alınmaya çalışılmıştır.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Sosyalist devrimin Avrupa’da yaygınlaşmaması ve Almanya devriminin yenilmesi, ekonomik ve siyasi arenada derin yaralar açtı. 1929 Ekonomik Buhranı’nın patlak vermesiyle kapitalist sistemin acımasız krizleri daha da belirginleşti; işçi sınıfı ve sol hareketler güç kaybederken, ekonomik çalkantılar ve toplumsal umutsuzluk ortamı da derinleşti. Bu durum, karşı devrimci unsurların ulusalcı ve otoriter söylemlerle öne çıkmasına zemin hazırladı; halkın ekonomik sıkıntıları ve politik istikrarsızlık, radikal alternatiflere yönelmesine yol açtı.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Sonuç olarak, ekonomik kriz, siyasi istikrarsızlık ve sosyal kargaşa, Avrupa’da faşist ideolojilerin yükselişine zemin oluşturdu. Özellikle Almanya’da, sosyalist devrimin yenilmesi ve işçi sınıfının beklentilerinin karşılanamaması, radikal karşı devrim hareketlerinin güçlenmesine neden oldu. Bu ortamda, faşist partiler halkın ekonomik sıkıntılarını ve toplumsal endişelerini kendi lehlerine kullanarak iktidara geldi; böylece, Avrupa’nın siyasi haritası kökten değişti ve II. Dünya Savaşı’nın zeminini hazırlayan bir ortam oluştu.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">2.Dünya Savaşı sırasında faşist rejimler, işçi sınıfı devleti modelini ortadan kaldırmayı amaçlamış; Sovyetler Birliği&#8217;nin Nazileri yenmesi ve Nazi işgali altındaki ülkelerdeki partizan hareketlerinin mücadelesi sonucunda, dünyanın üçte biri sosyalist yönetim altına girmiştir. Bu dönemde, sosyalist blok içinde işçi sınıfının devrimci ideallerini ve örgütlenme potansiyelini yansıtan yönetimler, savaşın getirdiği radikal dönüşümü somutlaştırmış; uluslararası arenada işçi sınıfının özgürlük ve eşitlik talepleri, yeni bir siyasi düzenin temellerini atmıştır.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Ancak, savaş Batı Avrupa&#8217;daki komünist partilerin reformizme kayması ve kapitalizmin Keynesçi ekonomik politikalarının verdiği ödünler sonucunda, işçi aristokrasisi olarak adlandırılan yeni bir sınıf oluşumu ortaya çıkmış ve bu durum, işçi sınıfının siyasal iktidar iddiasını giderek geri çekmeye başlamasına yol açmıştır. Ekonomik refahın artması ve politik istikrarın sağlanması, işçi sınıfının devrimci taleplerinin yerini daha uzlaşmacı, reformist yaklaşımlara bırakmasına zemin hazırlamış; toplumsal uzlaşma sendikacılığı sınıf sendikacılığının yerini almaya başladı.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">1970&#8217;lerde kapitalist sistem, ekonomik daralma, artan enflasyon ve düşük büyüme oranları gibi sorunlarla karşı karşıya kalırken, aynı zamanda küreselleşme ve teknolojik dönüşüm süreçleri de mevcut üretim modellerini sarsmıştır. Bu dönemde, özellikle petrol krizlerinin etkisiyle ekonomik belirsizlikler derinleşmiş, işsizlik oranları yükselmiş ve işçi sınıfı, düşük ücretler ve kötü çalışma koşulları gibi sorunlarla daha da zorlanmıştır. Ekonomik krizin yarattığı baskılar, kapitalist sistemin işleyişindeki çelişkileri ortaya çıkarırken, toplumsal adaletsizlikleri artırmıştır.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bu ekonomik kriz ortamında, neoliberal politikaların yükselişiyle birlikte devletler, piyasayı serbestleştirici politikalar benimsemiş; bu da işçi sınıfı üzerinde ciddi saldırılara ve sendikal hareketlerin gerilemesine yol açmıştır. Özellikle Reagan, Thatcher ve Kohl gibi liderler, işçi sınıfının örgütlenme gücünü azaltmak, ücretler ve sosyal haklarda kesintilere gitmek suretiyle ekonomik krizden kaynaklanan sıkışmayı azaltma çabası içine girmiştir. Sonuç olarak, kapitalizmin 1970’lerde yaşadığı krizin etkileri, işçi sınıfı üzerinde “sınıf saldırıları” olarak adlandırılabilecek uygulamalarla kendini göstermiş, işçi haklarının korunması ve sendikal mücadelenin yoğunluğu, ekonomik istikrar ve büyüme arayışları karşısında önemli ölçüde gerilemiştir.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">1970&#8217;lerde üretimin bölünmesi, yeni yönetim teknikleri ve kalite çemberleri, işçi sınıfı açısından ciddi olumsuz sonuçlar doğurmuştur. İş süreçlerinin daha küçük parçalara bölünmesi, sendikal örgütlenmeye büyük darbeler indirmiş, işçilerin arasında rekabeti artırmıştır. Bu durum, iş güvencesinin azalmasına ve işçilerin sürekli düşük düzeyde, tekrarlayan ve yoğun iş yükü altında çalışmaya zorlanmasına yol açmıştır.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Ayrıca, kalite çemberleri gibi katılımcı yönetim teknikleri, görünürde işçilerin sürece dahil edildiği iddia edilirken, aslında bu yöntemler işverenlerin üretim verimliliğini artırma amacı güderken, işçilerin gerçek taleplerini dinlemekten ziyade, performans baskısını ve sürekli denetime dayalı kontrolü artırmıştır. Sonuç olarak, bu uygulamalar işçi sınıfının örgütlenme gücünü zayıflatmış ve mücadele önünde ciddi bariyerler oluştururken mevcut sendikal yapılar bu uygulamaların bir aparatı haline getirilmiştir.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Sovyetler Birliği&#8217;nin çözülüşüyle birlikte, emperyalist kapitalist sistemin zincirlerinden boşalırcasına işçi sınıfına yönelik saldırıları hız kazandı. Eski sosyalist blokların yerini alan neoliberal düzen, ekonomik, politik ve sosyal arenada işçi haklarını sistematik olarak kısıtlamaya başladı; sendikaların gücü zayıfladı, emekçilerin örgütlenmesi erozyona uğradı ve politik özneler tasfiye edilerek büyük bir likidasyon yaşandı.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Aynı zamanda, geleneksel sınıf mücadelesinin yerini, kimlik politikaları alarak etnik kimlikçilik, çevreci söylemler ve cinsiyetçilik gibi alternatif ideolojilere kaydı. Bu dönüşüm, işçi sınıfının sistemik olarak temsil edilme gücünü ortadan kaldırdı ve devrimci taleplerin yerini kültürel ve kimlik temelli tartışmalara bıraktı. Böylece, işçi sınıfına yönelik saldırılar hem somut ekonomik alanlarda hem de ideolojik arenada devam ederken, toplumsal mücadele anlayışında köklü bir değişim yaşandı.</span></p>
<p><b>Osmanlı&#8217;dan Türkiye&#8217;ye sınıf mücadelesinin kısa tarihi</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Tüm bu süreçlerden Türkiye işçi sınıfı da azade değildir. 1845&#8217;te polis kanununa grev yasağının getirilmesi, Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nda işçi hareketlerinin erken ayrılma biçimini ortaya koymuş; düzensizliklerin bozulması sert bir şekilde sınırlamaya yönelik adımlar atılmıştır. 1865&#8217;te Dilaver Paşa Nizamnamesi ile kömür madenlerindeki düzenlemeler, işçi haklarının ihmal edilmesi ve üretim alanında yaşanan ağır koşulların yasal düzenlemeleriyle kontrol altına alınmaya çalışıldı. 1872&#8217;de gerçekleşen Tersane grevi ise, Osmanlı&#8217;da ilk sendika birimlerinin ortaya çıkması ve parçalı örgütlü mücadele adımlarının başlatılmasına örnek teşkil etmekteydi. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">1908&#8217;de İkinci Meşrutiyet&#8217;in ilanıyla birlikte işçi grevleri yeniden gündeme geldi, ancak bu eylemler sert devlet müdahalesiyle bastırıldı. 1909&#8217;da ortaya çıkan Tatili Eşgal Kanunu, işçi örgütlerine yönelik sınırlandırmaların bir simgesi olarak kayda geçmiştir. 1918–1923 döneminde, sınıf birimlerinin ve yapısal örgütlenmelerin çıkışı, Osmanlı&#8217;nın son döneminden Cumhuriyet&#8217;in ilk yıllarına uzanan süreçte, işçi sınıfının örgütlenmesinde yeni örgütlenme biçimlerinin ortaya çıkması neden olmuştur. Türkiye Sosyalist Fırkası, Beynelminel İşçiler İttihadı, Türkiye İşçi Derneği, İstanbul Umummi Birliği ve Amele Teali Cemiyeti gibi Cumhuriyetin ilk yıllarında sendikal örgütlenmeler belirginleşirken, 1925&#8217;te Takriri Sükun sonrasında sınıf örgütlenmelerinin yasaklanması, örgütlenme mücadelesine ciddi engeller oluşturmuştur.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bakü’de 1920 yılında kurulan Türkiye Komünist Partisi, sönümlenene kadar işçi sınıfının her aşamadaki mücadelesinde etkin rol üstlenmiştir. Sınıf mücadelesinin her aşamasında belirleyici olmuştur.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Takriri Sükun Kanunu&#8217;ndan sonra sınıf örgütlenmesi yasaklansa da TKP hücrelerinin öncülüğünde 1927 Adana Demiryolu grevi ve 1930’lardaki tütün işçilerinin mücadelesi tarihe iz bırakmıştır.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">1946’da sınıf esasına dayalı örgütlenme kalkınca TKP’lilerin öncülüğünde onlarca sendika ve iki tane yasal sosyalist parti kuruldu. Sermaye düzeni 3 ay sonra sendikaları ve partileri kapattı, onlarca kişiyi tutukladı ve yayınları kapattı.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">1947’de çıkarılan sendikalar kanunuyla devlet kontrolünde vesayet sendikacılığı aşamasına geçildi.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">1952’de emperyalist kuruluşlar ve düzenin temsilcileri eliyle Türk-İş kurularak sınıf hareketi kontrol altına alınmaya çalışıldı.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">1960’lar sınıf mücadelesinde yeni bir evreyi açtı. Sömürüye ve vesayet sendikacılığına karşı bayrak açıldı. 1961 Saraçhane mitingi, TİP’in kurulması, Kavel direnişi, onlarca fabrikada sendikal mücadele ve hak arayışı işgallerini, 1967’de DİSK&#8217;in kuruluşu izledi. DİSK ekonomi ile siyasal mücadelenin bütünlüğünü esas aldı, toplu iş sözleşmeleriyle önemli ekonomik haklar elde derken sosyalizm mücadelesini de programına aldı.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">DİSK’in yarattığı toplumsal etkiden korkan sermaye düzeninin DİSK’i etkisizleştirme girişimine karşı 15-16 Haziran 1970&#8217;de Türkiye tarihinin en büyük işçi kalkışması yaşandı. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">1975’de yapılan DİSK’in 5. Genel kurulunda sınıf sendikacılığı güçlenerek çıkınca mücadele daha da sertleşti. 1976 kitlesel 1 Mayısı, DGM direnişleri, 1977 kitlesel 1 Mayısı ve provokasyonu izledi. 1977 yılının son günlerinde DİSK’in 6. Genel kurulunda sınıf sendikacıları tasfiye edildi, Kemal Türkler&#8217;in yerine Abdullah Baştürk başkanlığa seçildi. 1977-78 metalde büyük grevler yaşandı. 22 Temmuz 1980’de faşist tetikçiler tarafından Kemal Türkler vurularak öldürüldü.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Yükselen sınıf hareketini durdurmak için 12 Eylül 1980 faşist askeri darbesi gerçekleşti, binlerce işçi önderi tutuklandı, politik sürgün hayatına zorlandı. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">1980’de mücadele devam etti, NETAŞ grevi, 1989 bahar eylemleri, 90-91 metal toplu grevleri, 1991 büyük madenci yürüyüşle devam etti. 1990&#8217;larda başlayıp 1995&#8217;te zirve yapan kamu çalışanları hareketi, devletin müdahalesiyle beraber liberal ve kimlikçi siyasetlerin de etkisiyle önemsizleşti.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">1992’de yeniden açılan DİSK sosyal mutabakat sendikacılığını benimseyerek, tüzüğünde sosyalizmi hedefleyen maddeleri çıkartmış ve tarihsel DİSK’ten kopmuştur.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Likidasyonla beraber etkisizleşen sınıf hareketi özelleştirme ve hak kayıplarına karşı verilen mücadeleler TEKEL eylemleri dışında lokal düzeyde kaldı ve toplumsallaşamadı. </span></p>
<p><b>Günümüz ve görevlerimiz</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bu gelinen aşamada emperyalist kapitalist sitemin çelişkileri ve krizleri derinleşirken, emperyalist yağma ve savaşlar milyonlarca insanın ölümüyle devam ediyor. Dünya ya felakete sürülmeye devam edecek ya da bu gidişat antiemperyalist, antikapitalist bir mücadeleyle durdurulacak. Bu gidişata dur demek için ise işçi sınıfı siyasal iktidar iddiasıyla ayağa kalması gerekiyor. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Ülkemizde kriz derinleşerek devam ederken, sermaye sınıfı kârlarına kâr katıyor, açlık, yoksulluk daha da artarken, çalışanların yarıdan fazlası sefalet ücreti dahi sayılamayacak asgari ücrete mahkum edilirken, on milyona yakın emekli çaresizlikle baş başa bırakılmıştır. Gençler geleceklerine yönelik herhangi bir umut dahi görememektedirler.  Bu olumsuz tabloya karşı öfke birikmekte ancak bu öfke siyasallaşmadığı için, içten içe bir çürümeye dönüşmektedir. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">İşçi sınıfı bölünmüştür; sektörel, kamu- özel, kadrolu- taşeron, etnik, mezhepsel, cinsiyet ve bölgesel olarak bölünmüştür.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">İşçi sınıfı kuşatılmıştır; dinci gericilik, milliyetçi ve ulusalcı ideolojik formlarla kuşatılmıştır. Cemaat – tarikat yapılanması ve sarı, işbirlikçi sendikalarla kuşatılmıştır.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">İşçi sınıfı örgütsüzdür; parçalı olduğu kadar aynı zamanda örgütsüzdür, mevcut sendikalara % 10&#8217;lar civarındaki yasal üye ile, örgütlülüğün aynı şey olmadığı da bilinen bir gerçektir. Kaldı ki mevcut sendikaların büyük bir çoğunluğu sarı ve işbirlikçi sendikalardır.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">İşçi sınıfının yapısı genişlemiştir: Sanayileşme, teknolojik gelişmeler ve yeni yönetim teknikleri etkisiyle işçi sınıfı yapısı önemli ölçüde genişlemiştir. Geleneksel anlamda ağır sanayi sektörlerinde çalışanların sayısı genele göre azalan işçi sınıfı, günümüzde hizmet sektörü, bilgi teknolojisi, kamu sektörü ve yeni üretim alanlarını da kapsayacak şekilde çeşitlenmiştir. Geçmişte, doktor, mühendis, avukat gibi meslekler ( Beyaz yakalılar ) geleneksel olarak orta sınıfın bir parçası olarak görülüyordu. Ancak zamanla, özellikle büyük şirketler, devlet kurumları ve uluslararası sermaye ilişkilerinin yoğunlaştığı yeni üretim biçimleri içerisinde bu meslek gruplarının önemli bir kısmı, bağımsız girişimcilik ve mesleki özerkliklerini kaybederek, ücretli çalışan konumuna geçiş yapmış, işçi sınıfının bir parçası olup proleterleşmişlerdir.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">İşsizlik, güvencesizlik, taşeron sistemi, çalışma saatlerinin artmasının yanı sıra esnek çalışma yaygınlaşmış, kısa süreli ve part time çalışma, uzakta ve evden çalışma gibi yeni çalışma modelleri hızla artmıştır.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">İşçi sınıfının birliği ancak siyasi bir zeminde sağlanır; zira, işçi sınıfı bölmeleri ve sektörlerinin güncel talepleri farklılaşsa da, bu talepler tek başına ekonomist ve sendikalist beklentilerin ötesine geçemez. İşçi sınıfının gerçek kurtuluşu için güncel taleplerin, tarihsel kurtuluş misyonuyla, yani ekonomik mücadele ile siyasi mücadelenin birleşmesiyle bütünleşmesi gerekmektedir. İktidar mücadelesi vermeyen bir sınıf,  güncel kazanım elde edemez. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Sınıf mücadelesinin önündeki en büyük engel, ideolojik kuşatmadır. Öncelikle, AKP iktidarının toplumsal yaşamın her alanına nüfuz eden dinci gericilik ideolojisiyle amansız bir mücadele verilmelidir. Aynı kararlılıkla, milliyetçi-ulusalcı ideolojilerin, toplumda bölücü ve kutuplaştırıcı etkileri de hedef alınmalıdır. Ayrıca, sınıf kimliğinin üzerini örten, işçi sınıfının gerçek çıkarlarını gölgeleyen kimlikçi ideolojilerle de mücadele edilmelidir.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Sınıfı mücadelesinin önündeki engellerden biri de sarı ve bürokratik sendikalardır. Sarı sendikalara karşı amansız bir mücadele verilmeli. Sınıf sendikacılığı güçlendirilmelidir.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Mevcut örgütlenme modelleri ve sendikal formlar, işçi sınıfının örgütsüzlük sorununu çözmek için yetersiz kalmaktadır. Çünkü bugüne kadar var olan sendikalar, esasen Fordist üretim tarzına göre şekillenmiş, klasik toplu iş sözleşmesi sendikacılığı ilkesine dayanarak örgütlenmiştir. Bu yapı, günümüz işçi sınıfının, özellikle üretim yöntemlerinin, teknolojik dönüşümlerin ve sektörler arası farklılıkların getirdiği çeşitliliği tam anlamıyla temsil edememekte, işçi sınıfının tüm bölmelerinin örgütlenmesini sağlamakta yetersiz kalmaktadır. Dolayısıyla, işçi sınıfının yeni ve kapsayıcı örgütlenme biçimlerine ihtiyacı vardır. Bu bağlamda işçi sınıfı tarih sahnesine çıktığı günden itibaren kullandığı örgütlenme ve mücadele biçimleri sentezlenerek mevcut sendikaları kapsayarak aşan yeni örgütlenme biçimlerini hedeflenmelidir. Alan ve sektörel örgütlenmeler ortak bir çatıda birleştirilmelidir. Sınıf mücadelesi bütün toplumu kapsayacak şekilde örgütlenmelidir, bu bağlamda akademisyenler, gazeteciler, bilim insanları başta olmak üzere diğer toplumsal kesimleri de içeren örgütlenme modelleri yaratılmalıdır.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">İşçi sınıfı, tüm farklı meslek gruplarını ve sektörleri kapsayan geniş bir toplumsal yapıdır; ancak, bu çeşitlilik içinde her grubun özgün talepleri sıklıkla birbirine paralel olmayabilir. Örneğin, tekstil işçilerinin talepleri ile bilişim sektöründeki işçilerin talepleri ya da aile hekiminin beklentileri ile metal işçilerinin talepleri arasında farklılıkları ortaklaştıracak formüller bulunmalıdır.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bir kez daha belirtelim: İşçi sınıfı siyasal iktidar mücadelesi vermediği sürece güncel kazanımlar elde edemez. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Yeni bir sınıf hareketi ancak yeni bir genç öncü işçi kuşağıyla oluşacaktır. Bunun da politik özne ve öncüsüz olmadan gerçekleşmesi mümkün değildir. Doğru ideolojik zeminde ve sosyalist devrimci bir programla donatılan bir parti bunları gerçekleştirebilir.</span></p>
<p>The post <a href="https://komunistbirlik.org/sinif-mucadelesi-ve-gorevlerimiz/">Sınıf Mücadelesi ve Görevlerimiz</a> appeared first on <a href="https://komunistbirlik.org">Komünist Birlik</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Trump Ne Hedefliyor?</title>
		<link>https://komunistbirlik.org/trump-ne-hedefliyor/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Komünist Birlik]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 16 Mar 2025 11:47:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Komünist Birlik 2.Sayı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://komunistbirlik.org/?p=3851</guid>

					<description><![CDATA[<p>Donald Trump, beklendiği üzere 2024 ABD Başkanlık seçimlerini rahat bir şekilde kazandı. 20 Ocak 2025&#8217;te 47. ABD Başkanı olarak ikinci kez göreve başladı. ABD yasalarına göre bir kişi en fazla iki kez başkanlık yapabilir. Dolayısıyla Trump için bu son dönem olacak. Ancak kendisi ikinci başkanlık döneminde, ilkine kıyasla çok daha sert ve agresif bir siyaset tarzı benimsedi. Koltuğa oturduğu ilk gün, 26 önemli kararnameye imza attı. Bu kararlarla ABD&#8217;yi Dünya Sağlık Örgütü&#8217;nden (WHO) ve Paris...</p>
<p>The post <a href="https://komunistbirlik.org/trump-ne-hedefliyor/">Trump Ne Hedefliyor?</a> appeared first on <a href="https://komunistbirlik.org">Komünist Birlik</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-weight: 400;">Donald Trump, beklendiği üzere 2024 ABD Başkanlık seçimlerini rahat bir şekilde kazandı. 20 Ocak 2025&#8217;te 47. ABD Başkanı olarak ikinci kez göreve başladı. ABD yasalarına göre bir kişi en fazla iki kez başkanlık yapabilir. Dolayısıyla Trump için bu son dönem olacak. Ancak kendisi ikinci başkanlık döneminde, ilkine kıyasla çok daha sert ve agresif bir siyaset tarzı benimsedi.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Koltuğa oturduğu ilk gün, 26 önemli kararnameye imza attı. Bu kararlarla ABD&#8217;yi Dünya Sağlık Örgütü&#8217;nden (WHO) ve Paris İklim Anlaşması&#8217;ndan çekti. Ayrıca, 6 Ocak 2021&#8217;de gerçekleşen Kongre Baskını&#8217;na katıldıkları için ceza alan ve bir kısmı halen tutuklu bulunan 1.600 kişiyi affetti. Trump, selefi Joe Biden&#8217;ın başkanlığının son günlerinde &#8220;terörü destekleyen ülkeler&#8221; listesinden çıkardığı Küba&#8217;yı tekrar listeye ekledi. Aslında bu hamleler bile Trump&#8217;ın ikinci başkanlık döneminin ilkine göre daha da tartışmalı geçeceğinin ilk işaretleriydi.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Dış politikada da benzer şekilde, dünyayı şaşırtan çıkışlar yapmaktan çekinmedi. Danimarka’dan Grönland’ı satın alma teklifini yeniden gündeme getirdi, Panama Kanalı&#8217;nın ABD&#8217;nin kontrolüne geri dönmesi gerektiğini savundu. Kanada&#8217;nın ABD’nin 51. eyaleti olması fikrini dile getirdi. Bu açıklamalar ciddi tepkilere ve tartışmalara yol açtı.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Özellikle ABD’nin Ukrayna ile ilişkilerinde büyük değişim yaşandı. 28 Şubat&#8217;taki Beyaz Saray toplantısında, Başkan Yardımcısı JD Vance ile birlikte Trump, Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski’yi kameralar önünde sert bir şekilde eleştirdi. ABD&#8217;yle anlaşma yapmaması halinde Ukrayna&#8217;ya yönelik askeri yardımları askıya alma tehdidinde bulundu. Tehditleri kısa sürede Ukrayna yönetimi üzerinde etkisini gösterdi. Ukrayna topraklarından çıkan doğal kaynaklardan (mineraller, petrol, gaz) elde edilen gelirin yüzde 50’si, ABD’nin de ortak olduğu bir fona aktarılma kararı alındı. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Trump’ın ikinci dönemi, yalnızca iç politikada değil, küresel dengelerde de büyük değişimlere yol açacak gibi görünüyor. “MAGA” (Amerika&#8217;yı Yeniden Büyük Yap) sloganıyla yola çıkan Trump, bu kez yalnızca iç politikayı değil, dünya düzenini de kökten sarsmayı hedefliyor gibi görünüyor.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;"> Ama tüm bu karmaşanın ve tartışmaların sebebi 78 yaşındaki bir adamın hezeyanları veya deliliği mi? Bu sorunun üzerinde dikkatli bir şekilde durmak gerekiyor.  Dünyayı etkileyen bu yeni kararlar tek bir kişinin zihninden mi çıkıyor yoksa bir sınıfın, bir grubun veya bir dinamiğin siyasi hedefleri mi? </span></p>
<p><b>Proje 2025 VE Elon Musk</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Yazının başında bahsettiğimiz gibi, Trump’ın ilk gün imzaladığı 26 kararnameden 16’sı -yani neredeyse üçte ikisi- 900 sayfalık bir politika taslağı olan Proje 2025’den alınmış gibi gözüküyor. 1973’de kurulan, ABD’li bir muhafazakâr think tank (düşünce kuruluşu) olan Heritage Foundation’ın hazırladığı belgenin arkasında 100’den fazla muhafazakâr örgüt ve 400’den fazla uzman yer alıyor.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Proje 2025’e bakıldığında bunun sadece bir politika taslağından ibaret olmadığı anlaşılıyor. Bu politikaya uygun kişileri eğitmek ve devletin üst kademelerine çıkarmak gibi köklü planları var. Eğitim, ekonomi, güvenlik ve sosyal politikalar gibi birçok alanda muhafazakâr anlayışa dayalı bir devlet yönetim modeli sunuyor.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Heritage Foundation, 1981 senesinden beri Liderlik İçin Görev (Mandate for Leadership) başlığıyla metinler yayınlıyor. Bu metinler yeni ABD başkanı koltuğuna oturmadan önce hazırlanıp kamuoyuna sunuluyor. Bu şekilde yeni başkana ve Amerikan siyasetine bir nevi yön verilmeye çalışılıyor.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Donald Trump seçim sürecinde Proje 2025’le alakasının olmadığını söylese ve belgeyi “söyledikleri bazı şeyler saçma ve berbat” diye eleştirse de Trump’ın aldığı ilk gün kararlarının çoğunun bu belgede yer almasıyla işler bitmiyor. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Proje 2025’in hazırlanma sürecinde yer alan 400’den fazla kişiden oluşan ekibin 140’ı, Trump’ın ilk başkanlık döneminde onunla çalışanlardan oluşuyor. Trump’ın başkan yardımcısı, eski Ohio senatörü JD Vance, Proje 2025’in mimarı Kevin Roberts ile yakın bağlara sahip. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">İtalyan devrimci Antonio Gramsci’nin dediği gibi, “Hükümet, burjuvazinin en güçlü grubunun ya da tarafının ödülüdür”   ve burjuvazi bu ödülü talep ediyor. Trump’a seçim kampanyası sırasında yüklü bağışlarda bulunan zenginler arasında en dikkat çekici olanı X, Tesla, SpaceX’in sahibi Elon Musk. 260 milyon dolara yakın bağışta bulunan Musk, Trump’ın zaferiyle ödülünü aldı: Hükümet Verimliliği Bakanlığı (DOGE) adı verilen danışma komisyonunun başına geçti. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Trump’ın kararları, Elon Musk gibi teknoloji devleri, silah tüccarları, sanayi şirketleri ve gerici grupların etkisiyle şekilleniyor. Trump destekçisi büyük sermayenin etkisi en net şekilde ABD’nin Çin’e karşı izlediği politikalarda görülebiliyor.</span></p>
<p><b>Trump’ın İkinci Başkanlık Döneminde ABD-Çin İlişkileri</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Donald Trump’ın 20 Ocak 2025’te başlayan ikinci başkanlık dönemi, ABD-Çin ilişkilerinde yeni bir gerilim ve rekabet dalgasını tetikledi. İlk döneminde ticaret savaşlarıyla dikkat çeken Trump, ikinci dönem dış politikasıyla ise ekonomik ve jeopolitik üstünlüğü geri kazanmayı hedefliyor. Bu bağlamda, Grönland ısrarı, yapay zekâ alanındaki Çin tehdidi (özellikle DeepSeek’in yükselişi) ve teknoloji savaşları, ABD’nin emperyalist yönelimlerinin temel taşlarını oluşturuyor. Öte yandan Çin, DeepSeek gibi teknolojik atılımlar ve Kuşak-Yol Projesi kapsamında oluşturduğu yeni ittifaklar yoluyla bu baskıya karşı koymaya çalışıyor. Peki, bu dönemde ABD-Çin ilişkileri nasıl şekillenecek ve küresel sistem üzerindeki etkileri neler olacak?</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">İlk döneminde Çin’e karşı “Phase One” ticaret anlaşması gibi pragmatik adımlar atan Trump, bu kez daha şahin bir tutum sergiliyor. Örneğin, Tayvan’a savunma taahhüdünü belirsiz bırakarak Pekin’i kışkırtırken, Grönland gibi jeopolitik hamlelerle Çin’in kaynaklara erişimini sınırlamayı planlıyor. Trump’ın ana hedefi, ABD’nin küresel liderliğini pekiştirirken Çin’in yükselişini durdurmak…</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Trump’ın ikinci dönemdeki Çin politikası, Biden yönetiminin sistematik ve çok taraflı yaklaşımından keskin bir şekilde ayrılıyor. Trump, çip sektörü gibi stratejik alanlara yönelik ihracat yasaklarıyla Çin’i ekonomik ve teknolojik olarak köşeye sıkıştırmayı amaçlıyor. Bu politikalar, Biden’ın %25-35 bandındaki yaptırımlarına kıyasla daha agresif ve tek taraflı bir karakter taşıyor.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Trump yönetimi, 1 Şubat 2025&#8217;te Çin&#8217;den yapılan tüm ithalatlara %10 oranında ek gümrük tarifesi uygulamaya başladı. Bu karar, Çin&#8217;in ABD&#8217;den ithal edilen kömür ve sıvılaştırılmış doğal gaz gibi ürünlere %15, petrol ve tarım makinelerine ise %10 oranında misilleme gümrük tarifeleri getirmesine neden oldu. Ayrıca, Çin, bazı ABD merkezli firmaları &#8220;Güvenilmez Varlıklar Listesi&#8221;ne ekledi ve Google&#8217;a karşı anti-tröst soruşturması başlattı. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">27 Şubat 2025&#8217;te Trump, Çin ithalatına uygulanan gümrük tarifelerini %20&#8217;ye çıkaracağını duyurdu. Bu adımlar, küresel ekonomi üzerinde geniş kapsamlı etkiler yaratabilecek büyük bir ticaret savaşının habercisi olarak görülmekte.</span></p>
<p><b>Teknoloji Savaşı: Çip Sektöründen Yapay Zekâya</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">ABD-Çin rekabetinin en yoğun yaşandığı alanlardan birinin teknoloji olduğunu söyleyebiliriz. Trump, ABD&#8217;nin çip üretim işini Tayvan’ın elinden alınması gerektiğini ve bu sektörün ülkeye geri dönmesini istediğini belirtiyor. Tayvan&#8217;ın TSMC şirketi dünyanın en büyük çip üreticisi ve APPLE, INTEL ve NVIDIA gibi şirketler için çip üretiyor. Bu sebepten çip sektöründe Tayvan’ın TSMC’sine bağımlılığı azaltmak için ABD’de üretimi teşvik ederken, Çin’e yönelik ihracat yasaklarını da bu yüzden genişletiyor.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bu hamlenin kısa vadede Çin’in teknolojik gelişimini yavaşlatabileceğini umuyorlardı ama DeepSeek’in başarısıyla beraber, Çin’in bu baskıya rağmen yapay zekâ ve 5G gibi alanlarda ilerleyebildiğini kanıtlıyor. DeepSeek Kurucusu Liang Wenfeng kendisiyle yapılan bir söyleşide, Çin’in ‘izleyici’ konumdan uzaklaşması gerektiğini, bu durumun değişmesi gerektiğini vurguluyor. Liang’ın vurguladığı bu durumu Çin’in uygulamaya çalıştığı ve gelmek istediği yeri gösteren politikanın bir sonucu olarak görülebilir.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">DeepSeek’in düşük maliyetli olması, yapay zekâ ile ilgili şirketlerde büyük hisse kaybına sebep verdi. Özellikle Trump, bu çıkışın ABD’nin teknoloji sektörüne bir uyarı nitelediğini dile getirmişti. DeepSeek’in bu yükselişi sadece ABD’yi değil Batılı hükümetleri de endişelendiriyor. Güney Kore ve İtalya, gizlilik endişeleri bahanesiyle DeepSeek uygulamalarını yasakladı. Çin’in yapay zekâ alanında kazandığı bu avantajın ABD teknolojileri üzerindeki baskının arttıracağını düşünebiliriz. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bu teknoloji savaşı, küresel tedarik zincirlerini de etkiliyor. ABD’nin yaptırımları, müttefiklerini (Japonya, Güney Kore vd.) Çin’e karşı daha sıkı bir duruşa zorluyor. Çin’in ABD’ye misilleme gümrük tarifeleri, ABD ve Çin arasındaki ticaret ve teknoloji savaşını karşılıklı olarak derinleştiriyor.  </span></p>
<p><b>Yeni Bir Soğuk Savaş mı?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Trump ikinci döneminde ABD-Çin ilişkileri üzerinden, “yeni bir Soğuk Savaş” benzetmesini kimi çevreler dile getiriyor. Bu temkinli yaklaşılması gerekilen bir söylem. Trump’ın ilk dönem Çin ile yaptığı pragmatik anlaşmalar, bugünkü ticaret ve teknoloji savaşları birbiriyle çelişkili görünebilir. Fakat emperyalist sistem, Sovyetler Birliği’nin yıkılmasından, iki kutuplu dünyanın ortadan kalkmasından beri kendine yapay karşıtlıklar yaratmaya devam ediyor. 2024’ün sonlarına doğru yaşanan bölgesel ve uluslararası gelişmeler, bu çelişkili gözüken durumların aslında yapay gerilimler olduğunu gösteriyor. Bu konuda Suriye İç Savaşı’nda ve Ukrayna-Rusya Savaşı’nda ABD ile Rusya arasında karşılıklı verilen tavizler ile yapılan antlaşmalar doğrudan örnek olarak gösterilebilir. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bu açıdan, bir dönemin düşmanı olan Rusya ile ABD bugün müttefik olmaya çalışıyor, karşılıklı ticaret antlaşmaları için görüşmeler yapılıyor, bir dönem ilişkilerin geliştirilmeye çalışıldığı Çin ise yeni düşman olabiliyor. Benzer bir durum ABD ve AB ülkeleri arasında da görülebilir. Bir yandan Ukrayna-Rusya Savaşı’nın barış görüşmeleri için adım atan Trump, Rusya ile savaşı bitirmek ve müttefikliğini geliştirmek noktasında ilerlerken bir yandan AB ülkeleri ile bu savaş nezdinde gerilimler yaşıyor. Karşılıklı ticaret, gümrük savaşları ortaya çıkıyor.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Emperyalist-kapitalist sistem, Sovyetler Birliği&#8217;nin çözülüşünden sonra güç ve çıkar ilişkileri ekseninde şekillenmiş ve dünya genelinde yeni bir düzlemde kendini hissettirmiştir. Bu süreç, sistemin iç çelişkilerinin arttığı ve bölgesel savaşlar ile gerilimlerin derinleştiği bir döneme kapı aralamıştır. ABD, Rusya ve Çin arasındaki ilişkilerdeki çatışmalar, bu sistemin içindeki rekabetin ve stratejik hamlelerin bir yansımasıdır. Ancak, bu ülkelerin anti-emperyalistmiş gibi gözüken pozisyonları sınıfsal karşıtlık değil, daha çok güç mücadeleleri üzerinden şekillenmektedir.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Aynı zamanda, Çin’in küresel ekonomik gücü ve Rusya’nın askeri tutumu, emperyalist blokların karşılıklı baskılarla şekillenen ilişkilerini derinleştirmektedir. Bunun yanı sıra, emperyalist-kapitalist sistemin krizleri ve çelişkileri, dünya çapında tepkileri tetiklemektedir. Dünya’nın birçok yerinde emperyalizmin yarattığı yıkım ve sınıfsal adaletsizliklere karşı halk hareketleri ve tepkiler artmaktadır. Bu karşıtlıklar, sosyalist ve devrimci bir alternatifin gücünü artırma ihtiyacını bir kez daha ortaya koymaktadır. Emperyalist-kapitalist sistemin geleceksizliği, dünya halklarının bu düzene karşı örgütlü bir karşı duruş geliştirmesini zorunlu kılmaktadır.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Sonuç olarak, emperyalist-kapitalist sistem hem ideolojik hem de politik açıdan giderek daha kırılgan bir hale gelmiştir. Bu düzen, yapısı gereği krizler, savaşlar ve sömürü olmadan varlığını sürdürememektedir. İnsanlığın bu sisteme karşı geliştireceği direniş, ancak sosyalizmin yeniden gerçek bir alternatif haline gelmesiyle anlam kazanabilir. Sistemin derin çelişkileri ve krizleri, yapay karşıtlıklarla ya da kapitalist sistem içindeki farklı güç odaklarına gereğinden fazla anlam yükleyerek çözülemez. Dünya halklarını çatışmalara, yıkıma ve vahşete sürükleyen emperyalist politikaların durdurulması da ancak sosyalizm mücadelesiyle mümkün olabilir.</span></p>
<p>The post <a href="https://komunistbirlik.org/trump-ne-hedefliyor/">Trump Ne Hedefliyor?</a> appeared first on <a href="https://komunistbirlik.org">Komünist Birlik</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Gelecek Bizim Ellerimizde, Kapitalizm Tarihin Çöplüğüne!</title>
		<link>https://komunistbirlik.org/gelecek-bizim-ellerimizde-kapitalizm-tarihin-coplugune/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Komünist Birlik]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 16 Mar 2025 11:42:58 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Gençlik]]></category>
		<category><![CDATA[Komünist Birlik 2.Sayı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://komunistbirlik.org/?p=3848</guid>

					<description><![CDATA[<p>Üstüne uzun uzun yazıp çizilen, kuşaklara bölünen, bu kadar üstünde durulmasına rağmen türlü krizlerden, işsizlikten, gelecek kaygısından, gericilikten, hayat pahalılığından kurtulamayan gençlik için bizimde söyleyeceğimiz bazı sözler var; fakat bu söyleyeceklerimiz ne bir vaadi ne de bir kuşak analizini kapsıyor. Çünkü bugün zaten düzenin aktörleri tarafından gençlik, memlekette bir laboratuvardaymış  gibi üstüne her türlü deneyin yapıldığı bir toplumsal dinamik hâline geldi. Nelerden mi bahsediyoruz? Elbette faşistlerin, gericilerin, sermayedarların, liberallerin kıskacına aldığı ve üstünde tepindiği bir...</p>
<p>The post <a href="https://komunistbirlik.org/gelecek-bizim-ellerimizde-kapitalizm-tarihin-coplugune/">Gelecek Bizim Ellerimizde, Kapitalizm Tarihin Çöplüğüne!</a> appeared first on <a href="https://komunistbirlik.org">Komünist Birlik</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-weight: 400;">Üstüne uzun uzun yazıp çizilen, kuşaklara bölünen, bu kadar üstünde durulmasına rağmen türlü krizlerden, işsizlikten, gelecek kaygısından, gericilikten, hayat pahalılığından kurtulamayan gençlik için bizimde söyleyeceğimiz bazı sözler var; fakat bu söyleyeceklerimiz ne bir vaadi ne de bir kuşak analizini kapsıyor. Çünkü bugün zaten düzenin aktörleri tarafından gençlik, memlekette bir laboratuvardaymış  gibi üstüne her türlü deneyin yapıldığı bir toplumsal dinamik hâline geldi. Nelerden mi bahsediyoruz? Elbette faşistlerin, gericilerin, sermayedarların, liberallerin kıskacına aldığı ve üstünde tepindiği bir nesne haline geldiğinden bahsediyoruz.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Yanı başımızda savaşlar yaşanırken ve bu savaşların acı sonuçlarıyla karşılaşırken, faşistler bu durumu fırsat bilip gençlikte ırkçı, mezhepçi yaklaşımlar yaratmaya çalışıyor. Özellikle bazı aktörlerin öne sürüldüğü sosyal medya mecralarının bu yaklaşımların ortaya çıkmasında büyük bir payı var. Türkçü-İslamcı olarak tarifleyebileceğimiz bu kesimler ya gerici hezeyanlarla kadınlara, Alevilere; ya da ırkçı hezeyanlarla Kürtlere, Araplara saldırıyorlar ve gençlikte de bu yaklaşımı artırmak için her yola başvuruyorlar. Gerek yayınların konusunu belirlerken gerekse dezenformasyon açıklarından faydalanarak haberleri palazlandırırken yapıyorlar. Tabii bunları belli bir siyasi motivasyonla yapıyorlar. Gençliği sarmalayan olumsuz maddi koşulların, işsizliğin, geleceksizliğin, umutsuzluk çemberinin üstünü örtmek için yapıyorlar.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Yalnızca faşistler değil, gericiler de ellerinde olan iktidardan yararlanarak üniversitelere AKP’li rektörleri atıyor, tacizci hocaları koruyup kolluyor, eğitimi gericilik-sermaye iş birliğiyle tasarlayarak özel üniversitelerin, bilim-dışı projelerin sayısını artırıyor. Hatta kendi anlayışına uygun yeni bir devlet üniversitesi dahi kurabiliyor, çağ-dışı düşüncelere sahip kulüplere öncelik veriyor. Liberallerse bu sermaye düzeni devam etsin diye özgürlükçü anlayış kılıfı altında birçok sorunu hasıraltı ederek, kariyer kulüpleriyle gençliğe umut satarak, akademide sunulan metinlerle ve derslerle anti-Marksist ve liberal soslu gerici-milliyetçi düşünceleri gençliğe takdim ederek bu çarkı döndürmeye devam ediyor. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Üniversitelerdeki durumu, eskisi gibi liselerden keskin bir şekilde ayırmak pek mümkün değil. Liseler, üniversitelere göre müdahale etmesi daha kolay olan bir alan olarak görülse de artık herhangi bir nüans kaldığını söyleyemeyiz. MESEM’lerle, okulun içine sokulan dernek ve vakıflarla, tarikat yurtlarıyla, sayısı artan özel okullarla, ücretli eğitimin her alanda yaygınlaştırılmasıyla gericiliğin ve sermayenin etkisi gençliğin her kesiminde aynı şekilde hissediliyor.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Gençliğin türlü kılıflar altında dönüştürülmeye çalışıldığına şahit oluyoruz, müdahale etmedikçe de bu örnekleri daha çok göreceğimiz dönemler devam edecek. Bu yüzden gençliğin uğradığı mağduriyetlerden, yapılan haksızlıklardan, üniversitelerde ve liselerde dönen liyakatsiz atamalardan bahsetmenin ötesinde bir emeli öne koymakta fayda var. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Her şeyden önce şunu sormak gerek: Gericilerden, sermayedarlardan, faşistlerden, liberalizmin tahakkümünden kurtulmak istiyorsak ana amacımız ne olmalı? Çünkü kapitalizmin ideolojileri olarak tanımlayabileceğimiz düşüncelerden kurtulmak, sandığımız gibi verilen oylarla, geçici yapılandırmalarla, revizyonlarla ya da asgari ücretin “şu kadar” olmasıyla ilgili bir durum değil. Dolayısıyla ilk olarak ana hedefimizi tekrar düşünmek gerekir. Memlekete karşı duyulan sorumluluk ancak bizi mücadeleyle buluşturabilir. Bu sorumluluk,önce memlekette koltuğunu sağlamlaştırmış olan sermaye düzenini ve kapitalizmi karşımıza alarak duyulabilir hale gelir. Saydığımız ideolojilerle herhangi bir derdi olmayan tüm siyasi aktörlerin bu düzenle de derdi yoktur. Bu ülkede düzenle derdi olan ve bu sorumluluğu duyan yalnızca komünistlerdir. Hiçbir ideolojik örtüye, yaldızlı kapılara, küçük seçim hesaplarına kanmayan komünistlerdir. Dolayısıyla gençlik, her şeyden önce kaderinin bu düzenin yıkımında olacağını bilmelidir. Bu düzen yıkılmadan, kapitalizm tarihin tozlu sayfalarında yerini almadan, biz yeni bir geleceğe, yeni bir ülkeye ve yeni bir üniversiteye sahip olamayacağız. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Düzen tüm ideolojik araçlarıyla; eğitimle, hukukla, medyayla, kolluk kuvvetleriyle saldırırken karşısında bir özne olduğunun bilinciyle saldırır. Bugün gençlik olarak bizim de bunu hatırlamamız önemlidir. Komünist bir kuşak yetişmeden, örgütlü bir kuşak yetişmeden bir özneden bahsetmemiz mümkün değildir. O yüzden en öncelikli amacımız bu bilinç ve sorumlulukla bir kuşağın sorumluluğunu da taşıyacak örgütlülüğe sahip olmaktır. Nâzım Hikmet’in de dediği gibi: “Gelecek günler için ayet inmedi bize/O’nu biz kendimiz vadettik kendimize!”</span></p>
<p>The post <a href="https://komunistbirlik.org/gelecek-bizim-ellerimizde-kapitalizm-tarihin-coplugune/">Gelecek Bizim Ellerimizde, Kapitalizm Tarihin Çöplüğüne!</a> appeared first on <a href="https://komunistbirlik.org">Komünist Birlik</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>8 Mart’ları Kazanmak…</title>
		<link>https://komunistbirlik.org/8-martlari-kazanmak/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Komünist Birlik]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 16 Mar 2025 11:36:17 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kadınların Sesi]]></category>
		<category><![CDATA[Komünist Birlik 2.Sayı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://komunistbirlik.org/?p=3844</guid>

					<description><![CDATA[<p>8 Mart’ın tarihi bilindiği üzere çoğu daha çocuk yaşta ve yine çoğunluğu kadın olan fabrika işçilerinin bir iş cinayeti sonucu hayatlarını kaybetmesine dayanır. 1911’de New York’ta 123’ü kadın 146 tekstil işçisi fabrikada çıkan yangında hayatını kaybetti. Triangle Gömlek Fabrikası’nda yaşanan bu katliam sermaye sınıfının bugün hâlâ bitmek bilmeyen kâr hırsının dehşete düşüren arsızlığını net bir şekilde ortaya seriyor. Biz de 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nün bugünle bağını kurarak mücadeleyi yükseltirken işçi sınıfın işte bu...</p>
<p>The post <a href="https://komunistbirlik.org/8-martlari-kazanmak/">8 Mart’ları Kazanmak…</a> appeared first on <a href="https://komunistbirlik.org">Komünist Birlik</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-weight: 400;">8 Mart’ın tarihi bilindiği üzere çoğu daha çocuk yaşta ve yine çoğunluğu kadın olan fabrika işçilerinin bir iş cinayeti sonucu hayatlarını kaybetmesine dayanır. 1911’de New York’ta 123’ü kadın 146 tekstil işçisi fabrikada çıkan yangında hayatını kaybetti. Triangle Gömlek Fabrikası’nda yaşanan bu katliam sermaye sınıfının bugün hâlâ bitmek bilmeyen kâr hırsının dehşete düşüren arsızlığını net bir şekilde ortaya seriyor. Biz de 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nün bugünle bağını kurarak mücadeleyi yükseltirken işçi sınıfın işte bu gerçek tarihi ile hareket edeceğiz diyerek yazımızın en başından notumuzu düşmeli, safımızı belirtmeliyiz. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;"><br />
</span><span style="font-weight: 400;">Bugün ‘toplumsal cinsiyet eşitliği’ başlığında sık sık tartıştığımız, solun ve sosyalistlerin güncel tartışmalarından olan kadın sorununa bakışta birkaç referans noktası vererek yazımıza bir başlangıç yapılabilir. Frederick Engels’in “Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni” çalışması cinsiyet eşitsizliğinin kaynağını açıklamaya yönelik bir çaba barındırır. Marx ve Engels pek çok konuda olduğu gibi bu başlıkta da ortak bir tutum sahibiydi. Cinsiyet sorunun temelinde kapitalist üretim ilişkilerinin yattığını vurgulayan çalışma; kadının ev işlerini, erkeğin ise geçimi sağlayan roller üstlendikleri yeni üretim ilişkisinin -yani özel mülkiyetin- ortaya çıkışını referans olarak alır. Özel mülkiyetin ortaya çıkışıyla rolü ev içi işlere ve çocuk bakımına gerileyen kadın, gericileşen kimi toplumsal kesimlerde daha da baskıcı ve köleleşen konuma çekilmiştir. Kadının ekonomik, toplumsal, hukuki olarak özgürleşmesi ve özel mülkiyet bütün bir çelişki içindedir. Buna göre, kadının kapitalizmde köleliğinin son bulmasının ve nihayetinde özgürleşmesinin başat yolu yine özel mülkiyetin son bulmasıdır. </span><span style="font-weight: 400;"><br />
</span><span style="font-weight: 400;"><br />
</span><span style="font-weight: 400;">  “Erkek günümüzde pek çok halde, hiç değilse varlıklı sınıflarda, ailenin para kazanıcısı ve besleyicisi olmak zorundadır ve bu, hiçbir özel hukuksal imtiyaz tanınmasını gerektirmeden, ona bir egemen konumu verir. Ailede erkek burjuvadır, kadın proletaryayı temsil eder.” ¹</span><span style="font-weight: 400;"><br />
</span><span style="font-weight: 400;"><br />
</span><span style="font-weight: 400;">Kapitalist sermaye düzeninde gelişen sanayi kas gücüne olan ihtiyacı azaltmış; kadının ev içi rolünün dışına çıkmasını sağlamış ve dokuma başta olmak üzere kimi sanayi üretim alanlarında kadın ve çocuklar proletaryanın parçası haline gelmiştir. Kadın ve çocukların da üretimin parçası haline geldiği kapitalist düzende her ne kadar ev yaşamı dışına çıkabilen kadının ekonomik anlamda özgürleştiği tezi savunulabilir gibi görünse de, istihdam edilen kadın ve çocukların erkek işçilere kıyasla çok düşük ücretlerle çalıştırıldığı da sömürünün önemli bir göstergesi olarak karşımıza çıkıyor. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Ekonomik olarak kısmen özgürlük elde eden kadının, siyasi, hukuki ve toplumsal olarak ileri bir konumundan söz edilemez. Bu en temel başlıklarda bile kadın hâlâ erkeğin gölgesindedir. Geleneksel ve geri aile yapısında kadının en temel görevi ev işleri ve çocuk bakımında tek sorumluluk sahibi kişi olmasıdır. Komünistler ancak kapitalist sistemdeki mevcut üretim ilişkilerinin alaşağı edilmesiyle kadının konumunun ileri bir noktadan yeniden tarif edilebileceğini söylese de, bahsettiğimiz bu geleneksel aile yapısının çözülmesinde kamusal iş bölümlerine de işaret ettiler. Bu iş bölümleri başlıca: ev içi emek süreçlerinin kamu görevi olarak komün bir iş bölümüyle paylaşılması; çocuk bakımının pedagojik eğitim ve bilgi sahibi kişilerce üstlenileceği, bakımın profesyonel bir mesleğe havale edilmesi… Komünistler, kadının doğuştan bir ‘annelik mesleği’ne sahip olması gerektiğini, çocuk bakımında da doğal bir yeteneğe sahip olduğunu reddeder. Bu noktada Clara Zetkin’e başvurmakta fayda görüyoruz.</span><span style="font-weight: 400;"><br />
</span></p>
<blockquote><p><span style="font-weight: 400;">“Tıpkı diğer mesleklerde olduğu gibi, bu meslekte de tam başarı için doğal yeteneğe, gerekli teknik öğrenime ve mümkün olduğunca yüksek ve çok yönlü gelişmeye sahip olmasıdır. Kadına eğiticilik mesleği tercihli meslek olarak yüklenmek isteniyorsa, o zaman en azından, mesleğinde başarılı olması için gerekli olan yukarıda sayılan üç şartı onun kendinde taşıdığından yola çıkmak gerekir. (…) Nasıl ki tüm erkekler, örneğin ayakkabıcı, asker veya ressam yeteneği nüveleriyle doğmuyorlarsa, nasıl ki bunların hepsi belki de var olan nüveleri geliştiremiyorsa, aynı şekilde kadın da pedagojik meslek yeteneğiyle dünyaya gelmiyor.”</span></p></blockquote>
<p><span style="font-weight: 400;">Kadının geleneksel aile yapısındaki köleliğinin yerle bir edilmesinde önemli görülen bu işbölümleri: fabrika mutfakları, kolektif aşevleri, çamaşırhaneler, yurtlar, yuvalar ve kreşler… </span><span style="font-weight: 400;"><br />
</span><span style="font-weight: 400;"><br />
</span><b>“Kadınlar için oy hakkı sosyalizm mücadelesinde gücümüzü birleştirecek”</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;"><br />
</span><span style="font-weight: 400;">Pek çok kaynak bize 28 Şubat 1909’da Amerika Birleşik Devletleri’nde ilk kez Kadınlar Günü’nün kutlandığını söylüyor. Bu yıllarda Amerikalı kadınların gündeminde elbette kadınlar için oy hakkı talepler arasında en güçlü olanı. Aynı tarihlerde Avrupalı işçi kadınların mücadelesi ise tarihe iz bırakıyor. 1907 yılında Stuttgard’da Alman sosyalistlerinin çabalarıyla Birinci Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansı toplanıyor. Aradan geçen 3 yılda sınıf hareketi büyürken İkinci Uluslararası Sosyalist Kadın Konferansı Kopenhag’da toplanıyor. Konferansın Rusya delegesi olan Aleksandra Kollontay, ilk konferansta (1907) Alman Sosyal Demokrat Parti’nin (SPD) kadın üye sayısının 10 bin kadar olduğunu, ikinci konferans sürecinde ise (1910) partinin 82 binden fazla kadın üyesinin olduğunu; </span><span style="font-weight: 400;">kadın işçilerin sosyalist gazetesi Die Gleichheit’in 80 bin basıldığını söylüyor.</span></p>
<blockquote><p><span style="font-weight: 400;">Her yerde, Danimarka’da, İsveç’te, Norveç’te, İsviçre’de, Hollanda’da, İtalya’da, Birleşik Devletler’de, işçi sınıfı kadınları uyanıyor, kadınların sosyalist hareketini kurmaya başlıyor ve Alman sosyalist kadınlarının büyük çabalar ile belirledikleri yolda ilerliyorlar.</span></p></blockquote>
<p><span style="font-weight: 400;">Kopenhag’da toplanan bu İkinci Konferans, yalnızca Avrupa’da yükselen sendikal hareketler, işçi mücadelelerini konu etmekle kalmıyor; burada sosyalist kadın mücadelesi açısından tarihi öneme sahip konuşmalar, raporlar, değerlendirmeler ve kararlar 17 ülkeden toplam 100 delege ile sunuluyor. Amerikalı sosyalistler tarafından ilk kez dile getirilen Kadınlar Günü işte bu konferansta yanıt buluyor. Alman bir sosyalist olan konferans delegesi </span><span style="font-weight: 400;">Luise Zietz, SPD’nin kadın öncülerindendi. Zietz’in oy hakkı mücadelesini başa yazarak önerdiği kadınlar günü, Clara Zetkin’in de desteğiyle, “kadınlar için oy hakkı sosyalizm mücadelesinde gücümüzü birleştirecek” denilerek kabul edilmiş oldu. Takip eden yıllarda Rus sosyalistlerinin yayın organı Pravda’da Kadınlar Günü için işçi sınıfı mücadelesini ayıracak değil büyütecek bir yere öneme sahip olduğunu vurgulayan yazılara yer verildi. </span><span style="font-weight: 400;"><br />
</span><span style="font-weight: 400;"><br />
</span><span style="font-weight: 400;">Dünya Savaşı’nın yıkıcı etkisiyle işçi sınıfı açlık, kıtlık, yoksulluk ve ölümün pençesindeyken sosyalist kadınlar savaşa karşı barış diyerek emperyalist savaşın parçası ve taraftarı olmayacaklarını haykırdılar. </span><span style="font-weight: 400;"><br />
</span><span style="font-weight: 400;"><br />
</span><b>Zetkin’e parantez…</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;"><br />
</span><span style="font-weight: 400;">Yazımızın tam bu kısmında Clara Zetkin için bir parantez açmalıyız. Zetkin genç yaşlarda sınıf mücadelesiyle tanışmış ve sosyalist mücadelenin içinde saf tutmuştu. Kişisel mücadele tarihine burjuva kadınlara ve yine burjuva kadın hareketine dair keskin eleştirilerini eklemiştir. Kadınların kurtuluşunun emekçilerin sınıf mücadelesinden bağımsız olamayacağını; kurtuluşun ancak sosyalizmde olduğunu tarihimize not etmiştir. “Kadınların Karl Marx’a Borçlu Oldukları Şeyler” adlı makalesi şunları söylüyor:</span></p>
<blockquote><p><span style="font-weight: 400;"><br />
</span><span style="font-weight: 400;">“</span><span style="font-weight: 400;">İlk kez materyalist tarih anlayışı bize, kadın sorununu genel tarihi gelişmenin akışı içinde, genel sosyal bağıntılar ışığında, onun tarihi olarak koşullanmışlığı ve meşruluğu içinde açık bir şekilde anlamamızı, onun itici ve taşıyıcı güçlerini, bunların erişmek istedikleri amaçları, ortaya atılan sorunların ancak hangi koşullar altında çözülebileceğini anlamamızı sağladı.”</span></p></blockquote>
<p><span style="font-weight: 400;"><br />
</span><span style="font-weight: 400;">Burjuva kadınları ile proleter kadınların aynı safta olmadıklarını; çelişkinin tam da sınıflar arasındaki uzlaşmaz çatışmayla ortaya çıktığını mücadele ömrü boyunca vurgulayan Zetkin, sosyalist politikalar üretmiş ve bizlere, sosyalist kadın mücadelesi tarihimizde rehber oluyor. Üyesi olduğu parti içerisinde savaş yanlısı ve düzen içi muhalefete dönük revizyonist eğilimlere karşı devrimci tutum sergilemiş, savaş karşıtlığını dillendirerek parti içinde muhalefet etmişti. Rus devrimcilerle temas halinde olan Zetkin, Lenin’in ‘emperyalist savaşa karşı sınıf savaşı’ tutumunu da böylece desteklemiş oldu. Ekim Devrimi için paylaştığı şu sözler bizleri bugün bile heyecanlandırıyor; kendisini 8 Mart vesilesiyle de sevgi ve saygıyla selamlamayı komünist kadınlar olarak bir borç biliyoruz: </span></p>
<blockquote><p><span style="font-weight: 400;">Ekim Devriminin dev cüssesi önümüzde duruyor, ateşli soluğu uluslararası proletaryaya haykırıyor: Varım, var olacağım! Beni izleyin</span></p></blockquote>
<p><span style="font-weight: 400;"><br />
</span><b>Tarih 1917…</b><span style="font-weight: 400;"><br />
</span><span style="font-weight: 400;"><br />
</span></p>
<blockquote><p><span style="font-weight: 400;">“Emekçi Kadınlar Günü, uluslararası bir dayanışma günüdür; proleter kadınların gücünü ve örgütlülüğünü yeniden değerlendirme günüdür. Ancak yalnız kadınlara özgü bir gün değildir. 8 Mart, işçiler ve köylüler, tüm Rus işçileri ve tüm dünya işçileri için tarihi ve unutulmaz bir gündür. 1917 yılında bugün, büyük Şubat devrimi gerçekleşti. Bu devrimi başlatan Petrograd’ın işçi kadınlarıydı; Çar ve ortaklarına muhalefet bayrağını kaldırmaya ilk karar verenler onlardı. Bu yüzden emekçi kadınların günü bizim için çifte kutlamadır.”</span></p></blockquote>
<p><span style="font-weight: 400;"><br />
</span><span style="font-weight: 400;">1917 Rusya’sı halkın çara karşı çetin bir mücadeleye giriştiği yıl… Şubat devrimi ardından Çar tahttan çekildi. 1917’de Bolşeviklerin Ekim Devrimi cüretinin hemen sonrasında Uluslararası Kadın Günü’nün tarihi nihayet 8 Mart olarak belirlendi. Ekim Devrimi sonrasında kadının özgürleşmesi Bolşeviklerin temel başlıkları ve tartışmaları arasında yer aldı. Komünist toplumda kadının eşitliği ve özgürlüğünü yeniden inşa edebilmenin yollarını arayan isimlerden, Bolşevik devrimci Kollontay bu noktada öne çıkıyor. Bolşevikler arasında bu noktada kimi tartışmalar ve anlaşmazlıklar olsa da, ilk olarak Kasım 1917’de kadın işçilerin erkeklerle eşit ücret ve 8 saatlik iş günü sınırlandırması için yasa çıkarttılar. Sonrasında boşanmayı kolaylaştıran bir dizi yasa, kadınlara seçme ve seçilme hakkı, evlilikte eşlerin eşitliğine dönük Aile Kanunu, dini nikâhın kaldırılması, kadının evlilik sonrası kendi soyadını kullanma hakkı, isterlerse erkeklerin evlilik sonrası kadının soyadını kullanabilmesi ve 1920’de kürtajın yasallaşması… Kimi başarılı kimi başarısız örneklere sahip olan “Jenotdel” ise Sovyetler Birliği’ndeki Bolşevik öncü kadrolar Aleksandra Kollontay, Nadejda Krupskaya, Inessa Armand, Vera Slutskaya gibi pek çok isimle Komünist Partisi Merkez Komitesi Kadın Birimi olarak kuruldu. Jenotdel’in başlıca görevleri arasında yasal reformların denetlenmesi, kadınların okuryazarlığının artırılması, kadınlara dönük politik bilincin artırılması adına eğitimler, fuhuş ve kadına yönelik suçlarla mücadele, işçi köylü kadınların arasında propaganda bulunuyordu. </span><span style="font-weight: 400;"><br />
</span><b><br />
</b><b>Ülkemizden…</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Ülkemizde ilk kez 1922’de Ankara’da kutlanan 8 Mart, Komünist Enternasyonel’in Kadınlar Seksiyonu’ndan gelen bilgi ile yine komünist kadınlar tarafından gerçekleşti.  </span><span style="font-weight: 400;"><br />
</span><span style="font-weight: 400;">Reel sosyalizmin çözülüşüyle birlikte tüm dünyada kendini hissettiren gericilik, işçi düşmanlığı, emperyalist saldırganlık, savaşlar ülkemizde de uzun yıllardır emekçi halka sefalet, açlık, yoksulluk ve eşitsizlik olarak yansıyor. Emperyalist kapitalist sistemin ülkemizde en derinden sarstığı kesim ise elbette kadınlardır. Son çeyrek yüzyılını gerici AKP iktidarıyla geçiren ülkemizde kadınlar; ekonomik, siyasal, toplumsal, hukuki haklar başlıklarında geriye çekilişi ve hatta deyim yerindeyse bir çöküşü yaşıyor. Birinci Cumhuriyet ile hesaplaşma, İkinci Cumhuriyet’in yerleşmesi adına yıllardır adım adım planlanan ve gerçekleşen yüzlerce saldırı, AKP’nin iktidar olduğu günden bugüne kadar ajandasında ilk sıralarda yerini aldı. İstanbul Sözleşmesi’nin yangından mal kaçırırcasına kaldırılması, kadınları hedef alan kadın düşmanı cinsiyetçi söylemler, tarikat ve cemaatlerin iktidar eliyle büyütülmesi- beslenmesi, hayatımızı ve toplumsal yaşamı yeniden dizayn etmek adına geliştirilen formüller, kadına yönelik şiddeti ve kadın cinayetlerini karşısına almak bir yana destekleyen söylemler ve elbette ‘yasaklanan’ polis şiddetiyle karşılaşan 8 Mart’larımız… Okurlarımız, az önce saydıklarımız için kimi örneklendirmelerde bulunmak ve kadın cinayetlerini de davalardan referanslarla işlemek isteriz fakat buna sayfaların yetmeyeceğini sizler de çok iyi biliyorsunuz. Başka bir yazımızın konusu olması sözü vererek, 2025 yılının Tayyip Erdoğan tarafından ‘Aile Yılı’ olarak ilan edilmesiyle devam edelim. Sözde aile yapısının korunması adına bir dizi çalışmayı içeren bu ilan; faizsiz evlilik kredisi, tek seferlik doğum yardımı (5000 TL), çocuk başına maddi yardım (1500 TL), bir de genç çiftler için konut desteği gibi belirsiz bir ifadeyi de kapsıyor. Gerici iktidar yine emekçi kadınların aklıyla alay ediyor! Ekonomik krizlerin, enflasyonun, işsizliğin faturasını 23 yıldır sefaletle ödeyen bizlere sadaka kültürünü aşılamaya çalışan AKP’nin son sadaka örneği de işte bu ilandır.<br />
</span><span style="font-weight: 400;"><br />
</span><span style="font-weight: 400;">Biliyoruz ki ülkemiz emekçileri emperyalist saldırganlığın, gericiliğin, yoksulluğun, kapitalist sömürünün faturasını en ağır ödeyenlerdendir. Biliyoruz ki, ülkemiz emekçi kadınları tüm bu saldırılara yanıtı, işte yazımızda da anlatmaya çalıştığımız büyük bir mücadele mirasını ve tarihi büyütmekte, omuzlamakta bulacaktır. AKP gericilikle özgürlüğümüze, sömürüyle emeğimize, kadın düşmanlığıyla hayatlarımıza, yasalarıyla haklarımıza saldırırken; ülkemizde kadınlar hiç aldanmadılar. 8 Mart’larda meydanları dolduran, 8 Mart’ı sosyalist kadın mücadelesinin mirasıyla sahiplenen, 8 Mart’ı kazanacak, büyütecek ve nihayet AKP’yi devirecek olan kadınların Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nü kutluyoruz!</span><span style="font-weight: 400;"><br />
</span><span style="font-weight: 400;"><br />
</span><span style="font-weight: 400;">Tarihimize en kızıl mücadele rengimizi çalan, kadınların eşitlik ve özgürlük arayışını sosyalist devrim mücadelesiyle buluşturan komünist kadınlar bizlere onur duyacak bir mirası omuzlamamız için bıraktılar. 8 Mart’ları işte bu kızıllığıyla yeniden ve durmadan yükseltecek; ülkemizin aydınlık, eşit ve özgür günlerine emekçi kadınların adını yazacağız! </span><span style="font-weight: 400;"><br />
</span><span style="font-weight: 400;"><br />
</span><span style="font-weight: 400;"><br />
</span></p>
<p>Kaynakça</p>
<p><span style="font-weight: 400;">¹K. Marx, F. Engels, ve V.İ. Lenin, Kadın ve Aile, çev. Öner Ünalan, Sol Yayınları, Ankara 1979, s.189.</p>
<p></span>Özdemir, B. (2021). Sovyetler Birliği’nde Komünist Kadın Hareketi (1919-1930). İstanbul: Yordam Kitap</p>
<p>The post <a href="https://komunistbirlik.org/8-martlari-kazanmak/">8 Mart’ları Kazanmak…</a> appeared first on <a href="https://komunistbirlik.org">Komünist Birlik</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Düzen, Rejim, İktidar: Neye Karşı Mücadele Ediyoruz?</title>
		<link>https://komunistbirlik.org/duzen-rejim-iktidar-neye-karsi-mucadele-ediyoruz/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Komünist Birlik]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 16 Mar 2025 11:24:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Komünist Birlik 2.Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Ülke]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://komunistbirlik.org/?p=3841</guid>

					<description><![CDATA[<p>Türkiye&#8217;de konu mücadele olunca kavramlar ve olguların iç içe geçtiği, sanıyoruz herkes tarafından kabul edilebilir bir gerçek. Faşizm, diktatörlük, saray rejimi, tek adam iktidarı, şeriat rejimi gibi birçok kavramın siyasette kendine yer bulduğuna tanık oluyoruz. Siyaset, bir noktasıyla sadelik ve anlaşılırlık gerektirse de kavram ve tanımlamaların fütursuz kullanımı beraberinde birçok hatayı ve eksikliği de getiriyor. Bu ifade, dergimiz okuyucuları açısından &#8220;iyi niyetli&#8221; bir değerlendirme olarak görülebilir, katılıyoruz. Çünkü, bunca kavramın ve tanımlamanın altında yatan ideolojik...</p>
<p>The post <a href="https://komunistbirlik.org/duzen-rejim-iktidar-neye-karsi-mucadele-ediyoruz/">Düzen, Rejim, İktidar: Neye Karşı Mücadele Ediyoruz?</a> appeared first on <a href="https://komunistbirlik.org">Komünist Birlik</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye&#8217;de konu mücadele olunca kavramlar ve olguların iç içe geçtiği, sanıyoruz herkes tarafından kabul edilebilir bir gerçek. Faşizm, diktatörlük, saray rejimi, tek adam iktidarı, şeriat rejimi gibi birçok kavramın siyasette kendine yer bulduğuna tanık oluyoruz. Siyaset, bir noktasıyla sadelik ve anlaşılırlık gerektirse de kavram ve tanımlamaların fütursuz kullanımı beraberinde birçok hatayı ve eksikliği de getiriyor. Bu ifade, dergimiz okuyucuları açısından &#8220;iyi niyetli&#8221; bir değerlendirme olarak görülebilir, katılıyoruz. Çünkü, bunca kavramın ve tanımlamanın altında yatan ideolojik ve siyasal yaklaşımlar olduğunu biliyoruz.</p>
<p>Örneğin, Türkiye&#8217;nin içinden geçtiği süreci ve yaşadığımız sorunları yalnızca saray ve onun etrafındaki &#8220;çetelere&#8221; bağlayan bir yaklaşımın adlı adınca sermaye düzenini ve onun yönelimlerini görmezden gelmek olduğunu ifade etmek durumundayız. Ya da yıllardır faşizm tespiti yapan hareketlerin bugünkü siyasal durumu &#8220;demokratikleşme&#8221; dönemi olarak okumasının sanıyoruz pragmatizm dışında açıklanacak bir yanı bulunmuyor.</p>
<p>Tam da bu karmaşıklık içerisinde siyasete ve topluma müdahalenin önce “alanı düzlemek”ten geçtiğini ifade etmemiz gerekmektedir. Alan düzlenecek, ya da mıntıka temizliği yapılacaksa geçmiş, bugün ve yarını bir bütünlük içerisinde değerlendirmek gerekiyor. Güncelliğe hapsolmamanın da geçmişte takılıp kalmamanın da püf noktası bu bütünlükte yatmaktadır.</p>
<p>2023 yerel seçimlerinden güç kaybederek çıkan AKP-MHP iktidarı, seçimlerin üzerinden çok vakit geçmeden siyasal alanı domine etmeyi başarmış durumda. Ekonomik krizle boğuşan emekçilerin iktidara yönelik tepkileri devam etse de bölgesel gelişmeler ve bu gelişmelerin iç siyasetteki yansımaları Türkiye&#8217;de yeni bir sürecin de habercisi niteliğinde.</p>
<p>İsrail&#8217;in Gazze&#8217;de uyguladığı katliam politikasıyla ilerleyen süreç, Türkiye hamiliğinde Heyet Tahrir El-Şam (HTŞ) ve Suriye Milli Ordusu (SMO)&#8217;nun Suriye&#8217;de Esad iktidarını ele geçirmesiyle birlikte yeni bir evreye taşındı. Emperyalizmin Yeşil Kuşak, Büyük Ortadoğu Projesi gibi emperyalist dizayn projelerinin merkezinde duran Ortadoğu&#8217;da yeni bir düzlem ortaya çıktı ve bu düzlemin bölge ve Türkiye siyasetine etkileri de şekillenmeye başladı.</p>
<p>Türkiye&#8217;de sermaye düzeni, emperyalist kapitalist sistemin yönelimleriyle doğrudan ilintili olarak şekilleniyor. Gerek yıllardır emperyalizm ve İsrail&#8217;in çıkarları doğrultusunda uygulanan dış politika, gerek askeri, ekonomik ve siyasi bağımlılık bunun en somut göstergesi olarak karşımızda duruyor. Türkiye sermaye düzeni ve temsilcisi AKP-MHP iktidarı, dönem dönem emperyalizmin yönelimlerinden kaynaklı sıkışma yaşasa da; ya da emperyalizmle zıtlık oluşturan bir görüntü sergilese de yıllardır atılan adımlar ve uygulanan politikalar bu bağımlılık ilişkisine işaret etmektedir.</p>
<p>Bugün de Ortadoğu&#8217;da başlayan dizayn ve dönüşüm sürecine eklemlenen Türkiye sermaye düzeni ve AKP-MHP iktidarı bu zeminden ekonomik, siyasi ve askeri kazanımla çıkmanın arayışı içerisinde. Türkiye&#8217;de yaşanan sıkışmayı da aşmanın yolu olarak tariflenen bu yönelim, hamasi söylemleri, yeni-Osmanlıcı hülyayı ve Ortadoğu&#8217;nun dizaynında üstlenilmek istenilen garantörlüğü açığa çıkarmış durumda.</p>
<p><strong>Yeni denkleme entegrasyon süreci</strong></p>
<p>Emperyalizmin ve İsrail&#8217;in Filistin, İran, Lübnan ve son olarak Suriye&#8217;ye yönelik müdahalesinin başlamasıyla birlikte Türkiye siyasetine &#8220;Dünya&#8217;da barışı savunurken kendi ülkemizde savunmamak olmaz&#8221; sözüyle giren &#8220;çözüm süreci&#8221; tartışması ilk somutlanmasını Devlet Bahçeli&#8217;nin mecliste DEM Parti milletvekillerine uzattığı el ile göstermişti. Ardından gerçekleşen ziyaretler, Abdullah Öcalan ile görüşülmesine izin verilmesi ve peşi sıra yapılan güzellemelerle ilerleyen süreç, bugün yeni bir evreye girmekte.</p>
<p>İmralı&#8217;da DEM Parti heyetinin Abdullah Öcalan&#8217;la görüşmesi ve ardından kamuoyuna duyurulan açıklama ile PKK&#8217;nin feshi ve silah bırakılması noktasındaki çağrı öne çıksa da metnin kendisi Recep Tayyip Erdoğan ve Devlet Bahçeli&#8217;nin paradigmasına işaret eden bir içerik taşıyor.</p>
<p>Kürt Siyasi Hareketi ile AKP iktidarı arasındaki ilişkinin geçmişte gündeme gelen &#8220;barış süreci&#8221; deneyimleri ve &#8220;hendek süreci&#8221; değerlendirildiğinde mutlaklık taşımadığını ifade etmemiz gerekmektedir. Bu zıtlık durumu, düzen siyasetinin ve emperyalizmin yönelimlerinden kaynaklanıyor ve şekilleniyor. Kürt sorununun bölgesel bir düzeye evrilmiş olması, dolayısıyla dış politika ve iç siyasette bir bütünlüğün oluşturulması zorunluluğu tüm bu karmaşıklığı ve sıkışmayı yaratıyor. Bugün ise emperyalizmin, düzenin ve Kürt Siyasi Hareketi&#8217;nin belirli düzeyde ortaklaştığı bir düzlemin varlığı şekillenmiş durumda. PKK&#8217;nin feshedilmesine yönelik çağrı da HTŞ ve Suriye Demokratik Güçleri&#8217;nin (SDG) imzaladığı anlaşma da bu bütünlüğe işaret ediyor. ABD&#8217;nin ve AB üyesi ülkelerin açıklamaları da gerek Öcalan&#8217;ın çağrısının gerek Colani ve Mazlum Abdi&#8217;nin yaptığı anlaşmanın &#8220;bölgeye barış getireceğine&#8221; dair vurgular taşıyor ve mutabakatın boyutunu da açığa çıkarıyor.</p>
<p>Dolayısıyla emperyalizmin yönelimlerinin ve Türkiye sermaye düzeninin ihtiyaçlarının es geçildiği her değerlendirme &#8220;çözüm süreci&#8221; tartışmalarına yaklaşım olarak eksiklik barındıracaktır. İç siyasette AKP&#8217;nin yaşadığı sıkışmayı aşma noktasında atılan bir adımdan çok daha öte olan bu entegrasyon ve yeniden konumlanma süreci tüm siyasal alanı da şekillendirerek ilerlemektedir ve bu olgu devam edecektir.</p>
<p>Ortadoğu&#8217;daki yeni tablonun belirli aşamaları barındıracağı ise bugün daha net görünmektedir. Birincisi Suriye&#8217;nin yeniden inşasının hangi karakterde ve güç dengeleri açısından hangi dinamiklerle yapılacağıdır. Suriye&#8217;nin yeniden inşasında HTŞ başta olmak üzere cihatçı örgütlerin ve Suriye Demokratik güçlerinin iki ana unsur olacağı görülmektedir. Bu dinamiklerin ortak bir program etrafında ilerleyip ilerleyemeyeceği ise henüz belirsiz durumdadır. Cihatçı örgütlerin hamiliğini üstlenen Türkiye sermaye düzeninin de bu sürecin doğrudan parçası olacağı bilinmelidir.</p>
<p>İkinci aşama, İsrail&#8217;in bölgedeki etkisinin artması ve güvenliğidir. Suriye hangi dinamiklerle inşa edilirse edilsin, anti-emperyalist bir karakter taşımadığı sürece İsrail&#8217;i dengeleyecek bir Suriye Devleti&#8217;nin oluşması bugün için mümkün görünmemektedir. Üçüncü aşama ise tüm bu sürecin İran&#8217;a yönelik yeni bir emperyalist saldırganlık aşamasına doğru ilerlemesidir. Tüm bu tablo Suriye başta olmak üzere Ortadoğu&#8217;da gerilimin, savaşların ve krizlerin artacağını göstermektedir.</p>
<p>Bu açıdan &#8220;çözüm sürecinin&#8221; kapsamı ve emperyalist dönüşüm ile bağlantısı ele alınmadan geliştirilecek her tutumun boşa düşeceği bir döneme girilmektedir. Kürt sorununun çözümü ve demokratikleşme vurgularıyla iç siyasette geliştirilmeye çalışılacak bu süreç, özü itibariyle emperyalizmin ve sermayenin yönelimleriyle entegrasyonu sağlamak ve yeni döneme hizmet etmek durumundadır. Geçmiş deneyimler, emperyalist kapitalist sistemin çelişkileri, Türkiye sermaye düzeninin yönelimleri ve karakteri göz önünde bulundurulduğunda ise bu sürecin Türkiye ve bölge halklarının çıkarı doğrultusunda ilerlemesi mümkün görünmemektedir.</p>
<p><strong>Yeni süreç, yeni anayasa ve seçimler</strong></p>
<p>AKP&#8217;nin adımları ve Türkiye&#8217;de sermaye düzeninin emperyalist-kapitalist sistemin çelişkileri ve krizlerinden etkilenmesiyle birlikte ekonomik, siyasi ve toplumsal açıdan biriken tepkilerin dönem dönem kendini gösterdiği bir tabloyu yaşıyoruz. Düzen, krizlerini ötelemek noktasında kimi zaman zor aygıtını kimi zaman ise &#8220;aynı gemideyiz&#8221; söylemini devreye sokuyor ve iktidarını ayakta tutma noktasında adımlarını atmaya çalışıyor.</p>
<p>Tüm bu sürecin toplumda yarattığı tepkiler ve biriken öfke ise düzen muhalefetinin seçim ve sandık eksenli siyaseti ve AKP&#8217;ye kaybettirme noktasında topluma aşılanan düşünceyle birlikte düzen içinde tutuluyor, dizginlenmeye çalışılıyor.</p>
<p>İktidar ve muhalefet cephesinde şekillenen konumlanmaların etkisizleştiği, düzen muhalefetinin biçim değiştirdiği, öznelerin ve güçlerin pozisyonunun belirsizleştiği bir dönemdeyiz. İttifaklar siyaseti diye adlandırılan Millet ve Cumhur ittifakı ekseninde toplumun kutuplaştığı evre, yerini AKP-MHP ve DEM Parti&#8217;nin kurduğu yeni ilişki düzlemine ve CHP&#8217;nin Ekrem İmamoğlu üzerinden giriştiği seçim hazırlığına bırakmış durumda.</p>
<p>Bu evrede, AKP&#8217;nin muhalefeti sindirmek ve dizayn etmek noktasında zor ve baskıyı devreye sokması da önümüzdeki dönemin ruhuna işaret ediyor. DEM Parti ve CHP ittifakı olarak tanımlanan ve kent uzlaşısı adı verilen yerel seçim ittifakını dağıtmayı hedefleyen AKP-MHP iktidarı, CHP&#8217;nin ve İmamoğlu&#8217;nun etkisizleştirilmesi ve zayıflatılması noktasındaki stratejisini de belirlemiş durumda.</p>
<p>Tüm bu tablonun siyasi arenada yarattığı dönüşümün çıktılarını önümüzdeki dönemde göreceğiz. Fakat şimdiden görünen ve önümüzdeki dönemin karakterini şekillendirebilecek bazı olguları ifade etmemiz gerekiyor.</p>
<p>Bunlardan birincisi, &#8220;çözüm sürecinin&#8221; siyasal alandaki güç dengelerini değiştirme potansiyelidir. &#8220;Seni başkan yaptırmayacağız!&#8221; tutumuyla birlikte ana muhalefet partisiyle ittifak zemini arayan ve seçimlerde bu tutumu somutlayan Kürt Siyasi Hareketi&#8217;nin iktidar ile kurduğu ilişki önümüzdeki dönem seçimlerde ve gündeme gelecek olan yeni anayasa tartışmalarında iktidarın hamlelerini meşrulaştıran bir pozisyonu zorunlu kılabilir.</p>
<p>İkinci olarak bu sürecin bir diğer olgusu ise Recep Tayyip Erdoğan ve Devlet Bahçeli nezdinde gerici, işbirlikçi, halk düşmanı sermaye düzeninin meşrulaştırılması ve önünün açılmasıdır. Bu yolun açılması ise Türkiye&#8217;de sermaye düzeninin krizlerini ortadan kaldırmasa da rahatlamasına ve hareket kabiliyetini artırmasına olanak sağlayacaktır.</p>
<p>Kürt Siyasi Hareketi ve AKP-MHP ilişkisinin yeni anayasa tartışmalarıyla birlikte bir mutabakata bağlanmaya çalışılacak olması ise bugün siyasi bir gerçeklik olarak karşımızda durmaktadır. İçeriği ve kapsamı ise Ortadoğu&#8217;daki gelişmelerle birlikte şekillenecek ve burada emperyalizmin yönelimlerinin de etkisi olacaktır. Bu açıdan, &#8220;demokratikleşme&#8221;, &#8220;darbe anayasasının terki&#8221; gibi söylemlerin toplumsal karşılığı olup olmayacağı önümüzdeki süreçte görülecektir. Sürecin öznelerinin ise bu söylemi toplumsal alanda örgütlemeye çalışacağı ve toplumsal bir destek isteyeceği bilinmelidir.</p>
<p>Siyasal arenada yaşanan değişim, ilkesizlikleri ve tutarsızlıkları da açığa çıkarmış durumda. Yıllardır başta Kürt Siyasi Hareketi ve kimi sol, sosyalist partilerin ifade ettiği faşizm tespitleri bugün gelinen noktada sermaye düzeninin temsilcisi siyasal iktidara övgülere dönüşmüş vaziyette. İktidardan &#8220;umut&#8221; besleyen bu tutumun ise sınıflar mücadelesi açısından tekabül ettiği nokta daha fazla tartışılmalı ve tutum alınmalı.</p>
<p>Siyasal mücadelenin AKP&#8217;ye ve Recep Tayyip Erdoğan&#8217;a kaybettirmek eksenine sıkıştığı, bu eksende birlik ve cephe tartışmalarının yapıldığı, düzen karşıtı mücadelenin ise &#8220;AKP&#8217;nin ekmeğine yağ sürmek&#8221; olarak yaftalandığı bir dönemin sonunda, bu tezleri ifade eden düzen partileri ve liberal hattın iktidara yakınlaşması ise gariplik ya da anomali olarak görülmemeli.</p>
<p>İktidarı hedeflediğini söyleyen, yeri geldiğinde emekten, bağımsızlıktan, laiklikten bahseden fakat iktidarın programından farklı bir programı ortaya koymayan ve can simidi işlevi gören ana muhalefet gerçeği de siyasetin göbeğinde durmaktadır.</p>
<p>Bu durum, düzenin ufku ve sınırlarıyla ilişkilidir. Kapitalist-emperyalist sistemi topyekûn karşıya almayan her tutumun ve hareketin o veya bu şekilde düzenin eksenine çekilmesi, sürecin sonunda yine düzen ve temsilcilerinin güçlenmesi sınıflar mücadelesinin yapısına ve yasalarına içkin bir olgu olarak değerlendirilmelidir.</p>
<p>Son altı aylık süreç de göstermektedir ki siyasal olarak doğruda durmanın yolu, düzenle uzlaşmayan ve barışmayan bir tutumdan geçmektedir.</p>
<p><strong>Yönetim sorunu ne boyutta?</strong></p>
<p>AKP&#8217;nin iktidara gelmesiyle birlikte attığı gerici, işbirlikçi, piyasacı adımlar bir dizi krizi de beraberinde getirdi ve bu krizler farklılaşarak kendini sürdürüyor. Dış politikada çöken strateji, ekonomik krizin yarattığı yoksullaşma ve geleceksizlik, toplumun her yanını saran tarikat ve cemaat örgütlenmesinin geldiği boyut ve buna karşı oluşan toplumsal tepki bu kriz dinamiklerini ifade ediyor. Fakat tüm bu sonuçların sermaye düzeninin çıkarlarıyla ilgili olduğunu ve yalnızca AKP iktidarından kaynaklanmadığı ifade etmek gerekiyor. AKP&#8217;nin Türkiye&#8217;de yarattığı dönüşüm de hesaba katıldığında bugün sermaye sınıfının kimi noktalarda güven arayışı devam etse de AKP&#8217;li yıllarda büyük bir zenginleşme sağladıkları da verilerle ortada duruyor.</p>
<p>Bu krizlerin, kimi noktalarda daha da belirginleşmesi ya da AKP&#8217;nin tabanında güç kaybetmesi ise bir yönetim sorunu olarak tanımlanmamalı. Bugün gerek zor ve baskı gerek açılım süreçleriyle ilerleyen ikili bir süreç karşımızda bulunuyor. Bölgesel gelişmelerin ve Türkiye iç siyasetinde şekillenebilecek yeni ittifak düzlemlerinin ise önümüzdeki dönem AKP&#8217;nin elini rahatlatması muhtemel görünüyor.</p>
<p>Krizsiz bir Türkiye tablosu çizmiyoruz. Fakat şu an için sermaye düzeninin ve AKP-MHP iktidarının bu krizli tabloyu yönetebildiklerini ifade ediyoruz. Bu tabloyu değiştirebilecek olgu ise düzen karşıtı bir seçeneğin siyasal alanda kendine yer açması, işçi sınıfının siyasete müdahale etmesidir.</p>
<p><strong>Çare sosyalizm, çözüm emekçilerin iktidarı</strong></p>
<p>Sermaye iktidarının yarattığı yoksullaşmanın, geleceksizliğin ve seçeneksizliğin giderek arttığı bir dönemden geçiyoruz. Türkiye&#8217;de düzenin ayaklarının yerli yerine oturması için emekçilerin örgütsüz kılınması gerekiyor. Gerici, faşist, liberal düşünce ve yapılar bu fonksiyonu karşılamak için çaba sarf ediyor. Düzenden beslenen her oluşum, topluma ya şükretmeyi ya sahte umutları ya da siyasetin &#8220;kötülüğü&#8221; aşılıyor.<br />
Fakat açık bir şekilde görünüyor ki sermaye düzeninin sunabileceği bir geleceği bulunmuyor, kapitalizmin tadilatı ile yaşanılabilir bir ülkenin oluşabileceğine dair yaklaşımlar gerçeklikle uzlaşmıyor.</p>
<p>Tüm bu çıkışsızlık ve seçeneksizlik ise düzenin dar ufkundan kaynaklanıyor. Emperyalizmin politikalarına hizmet eden, sermayenin kâr kaygısını merkeze koyan, iktidarını korumak için sınıfı ve halkları sahte karşıtlıklarla besleyen bu düzenin ufku aşılmak zorundadır.</p>
<p>Gerek tarihsel gerek de güncel anlamda var olan sorunların kapitalizmden beslendiğinin başa yazılması ve düzen karşıtı bir seçeneğin toplumsal anlamda örgütlenmesi, güçlenmesi gerekmektedir.</p>
<p>Onurlu bir barış da emperyalist saldırganlığa karşı duruş da; insanca bir yaşam ve gelecek de yeni bir düzene ihtiyaç duymaktadır. Bu ihtiyaca yanıt vermek için ise sınıf mücadelesine, sınıf mücadelesinin siyasal alandaki karakterine odaklanmak, bu ekseni büyütmek gerekmektedir.</p>
<p>Sosyalizm, bu anlamıyla bölgemiz ve Türkiye&#8217;de yaşanan sıkışmayı ve krizleri aşma noktasında tek gerçekçi programdır, bu bilimsel gerçekliğin etki uyandırması için ise işçi sınıfıyla, kadınlarla, gençlikle buluşması gerekmektedir.</p>
<p>Aksi halde, düzenin hamasi söylemleri, sermayenin kâr hırsı, liberal düşüncenin düzenden &#8220;umut&#8221; üretmesi, gericiliğin toplumu esir almaya çalışması, faşist unsurların halk düşmanlığı devam edecek ve bu çarkın altında ezilenler yine emekçiler olacaktır.</p>
<p>The post <a href="https://komunistbirlik.org/duzen-rejim-iktidar-neye-karsi-mucadele-ediyoruz/">Düzen, Rejim, İktidar: Neye Karşı Mücadele Ediyoruz?</a> appeared first on <a href="https://komunistbirlik.org">Komünist Birlik</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
