<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Kadınların Sesi Archives - Komünist Birlik</title>
	<atom:link href="https://komunistbirlik.org/category/kadinlarin-sesi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://komunistbirlik.org/category/kadinlarin-sesi/</link>
	<description>Yeniden Atılım İçin</description>
	<lastBuildDate>Tue, 16 Sep 2025 13:58:09 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9.4</generator>

<image>
	<url>https://komunistbirlik.org/wp-content/uploads/2025/10/cropped-Komunist-Birlik-Logo-32x32.png</url>
	<title>Kadınların Sesi Archives - Komünist Birlik</title>
	<link>https://komunistbirlik.org/category/kadinlarin-sesi/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>8 Mart’ları Kazanmak…</title>
		<link>https://komunistbirlik.org/8-martlari-kazanmak/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Komünist Birlik]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 16 Mar 2025 11:36:17 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kadınların Sesi]]></category>
		<category><![CDATA[Komünist Birlik 2.Sayı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://komunistbirlik.org/?p=3844</guid>

					<description><![CDATA[<p>8 Mart’ın tarihi bilindiği üzere çoğu daha çocuk yaşta ve yine çoğunluğu kadın olan fabrika işçilerinin bir iş cinayeti sonucu hayatlarını kaybetmesine dayanır. 1911’de New York’ta 123’ü kadın 146 tekstil işçisi fabrikada çıkan yangında hayatını kaybetti. Triangle Gömlek Fabrikası’nda yaşanan bu katliam sermaye sınıfının bugün hâlâ bitmek bilmeyen kâr hırsının dehşete düşüren arsızlığını net bir şekilde ortaya seriyor. Biz de 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nün bugünle bağını kurarak mücadeleyi yükseltirken işçi sınıfın işte bu...</p>
<p>The post <a href="https://komunistbirlik.org/8-martlari-kazanmak/">8 Mart’ları Kazanmak…</a> appeared first on <a href="https://komunistbirlik.org">Komünist Birlik</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-weight: 400;">8 Mart’ın tarihi bilindiği üzere çoğu daha çocuk yaşta ve yine çoğunluğu kadın olan fabrika işçilerinin bir iş cinayeti sonucu hayatlarını kaybetmesine dayanır. 1911’de New York’ta 123’ü kadın 146 tekstil işçisi fabrikada çıkan yangında hayatını kaybetti. Triangle Gömlek Fabrikası’nda yaşanan bu katliam sermaye sınıfının bugün hâlâ bitmek bilmeyen kâr hırsının dehşete düşüren arsızlığını net bir şekilde ortaya seriyor. Biz de 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nün bugünle bağını kurarak mücadeleyi yükseltirken işçi sınıfın işte bu gerçek tarihi ile hareket edeceğiz diyerek yazımızın en başından notumuzu düşmeli, safımızı belirtmeliyiz. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;"><br />
</span><span style="font-weight: 400;">Bugün ‘toplumsal cinsiyet eşitliği’ başlığında sık sık tartıştığımız, solun ve sosyalistlerin güncel tartışmalarından olan kadın sorununa bakışta birkaç referans noktası vererek yazımıza bir başlangıç yapılabilir. Frederick Engels’in “Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni” çalışması cinsiyet eşitsizliğinin kaynağını açıklamaya yönelik bir çaba barındırır. Marx ve Engels pek çok konuda olduğu gibi bu başlıkta da ortak bir tutum sahibiydi. Cinsiyet sorunun temelinde kapitalist üretim ilişkilerinin yattığını vurgulayan çalışma; kadının ev işlerini, erkeğin ise geçimi sağlayan roller üstlendikleri yeni üretim ilişkisinin -yani özel mülkiyetin- ortaya çıkışını referans olarak alır. Özel mülkiyetin ortaya çıkışıyla rolü ev içi işlere ve çocuk bakımına gerileyen kadın, gericileşen kimi toplumsal kesimlerde daha da baskıcı ve köleleşen konuma çekilmiştir. Kadının ekonomik, toplumsal, hukuki olarak özgürleşmesi ve özel mülkiyet bütün bir çelişki içindedir. Buna göre, kadının kapitalizmde köleliğinin son bulmasının ve nihayetinde özgürleşmesinin başat yolu yine özel mülkiyetin son bulmasıdır. </span><span style="font-weight: 400;"><br />
</span><span style="font-weight: 400;"><br />
</span><span style="font-weight: 400;">  “Erkek günümüzde pek çok halde, hiç değilse varlıklı sınıflarda, ailenin para kazanıcısı ve besleyicisi olmak zorundadır ve bu, hiçbir özel hukuksal imtiyaz tanınmasını gerektirmeden, ona bir egemen konumu verir. Ailede erkek burjuvadır, kadın proletaryayı temsil eder.” ¹</span><span style="font-weight: 400;"><br />
</span><span style="font-weight: 400;"><br />
</span><span style="font-weight: 400;">Kapitalist sermaye düzeninde gelişen sanayi kas gücüne olan ihtiyacı azaltmış; kadının ev içi rolünün dışına çıkmasını sağlamış ve dokuma başta olmak üzere kimi sanayi üretim alanlarında kadın ve çocuklar proletaryanın parçası haline gelmiştir. Kadın ve çocukların da üretimin parçası haline geldiği kapitalist düzende her ne kadar ev yaşamı dışına çıkabilen kadının ekonomik anlamda özgürleştiği tezi savunulabilir gibi görünse de, istihdam edilen kadın ve çocukların erkek işçilere kıyasla çok düşük ücretlerle çalıştırıldığı da sömürünün önemli bir göstergesi olarak karşımıza çıkıyor. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Ekonomik olarak kısmen özgürlük elde eden kadının, siyasi, hukuki ve toplumsal olarak ileri bir konumundan söz edilemez. Bu en temel başlıklarda bile kadın hâlâ erkeğin gölgesindedir. Geleneksel ve geri aile yapısında kadının en temel görevi ev işleri ve çocuk bakımında tek sorumluluk sahibi kişi olmasıdır. Komünistler ancak kapitalist sistemdeki mevcut üretim ilişkilerinin alaşağı edilmesiyle kadının konumunun ileri bir noktadan yeniden tarif edilebileceğini söylese de, bahsettiğimiz bu geleneksel aile yapısının çözülmesinde kamusal iş bölümlerine de işaret ettiler. Bu iş bölümleri başlıca: ev içi emek süreçlerinin kamu görevi olarak komün bir iş bölümüyle paylaşılması; çocuk bakımının pedagojik eğitim ve bilgi sahibi kişilerce üstlenileceği, bakımın profesyonel bir mesleğe havale edilmesi… Komünistler, kadının doğuştan bir ‘annelik mesleği’ne sahip olması gerektiğini, çocuk bakımında da doğal bir yeteneğe sahip olduğunu reddeder. Bu noktada Clara Zetkin’e başvurmakta fayda görüyoruz.</span><span style="font-weight: 400;"><br />
</span></p>
<blockquote><p><span style="font-weight: 400;">“Tıpkı diğer mesleklerde olduğu gibi, bu meslekte de tam başarı için doğal yeteneğe, gerekli teknik öğrenime ve mümkün olduğunca yüksek ve çok yönlü gelişmeye sahip olmasıdır. Kadına eğiticilik mesleği tercihli meslek olarak yüklenmek isteniyorsa, o zaman en azından, mesleğinde başarılı olması için gerekli olan yukarıda sayılan üç şartı onun kendinde taşıdığından yola çıkmak gerekir. (…) Nasıl ki tüm erkekler, örneğin ayakkabıcı, asker veya ressam yeteneği nüveleriyle doğmuyorlarsa, nasıl ki bunların hepsi belki de var olan nüveleri geliştiremiyorsa, aynı şekilde kadın da pedagojik meslek yeteneğiyle dünyaya gelmiyor.”</span></p></blockquote>
<p><span style="font-weight: 400;">Kadının geleneksel aile yapısındaki köleliğinin yerle bir edilmesinde önemli görülen bu işbölümleri: fabrika mutfakları, kolektif aşevleri, çamaşırhaneler, yurtlar, yuvalar ve kreşler… </span><span style="font-weight: 400;"><br />
</span><span style="font-weight: 400;"><br />
</span><b>“Kadınlar için oy hakkı sosyalizm mücadelesinde gücümüzü birleştirecek”</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;"><br />
</span><span style="font-weight: 400;">Pek çok kaynak bize 28 Şubat 1909’da Amerika Birleşik Devletleri’nde ilk kez Kadınlar Günü’nün kutlandığını söylüyor. Bu yıllarda Amerikalı kadınların gündeminde elbette kadınlar için oy hakkı talepler arasında en güçlü olanı. Aynı tarihlerde Avrupalı işçi kadınların mücadelesi ise tarihe iz bırakıyor. 1907 yılında Stuttgard’da Alman sosyalistlerinin çabalarıyla Birinci Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansı toplanıyor. Aradan geçen 3 yılda sınıf hareketi büyürken İkinci Uluslararası Sosyalist Kadın Konferansı Kopenhag’da toplanıyor. Konferansın Rusya delegesi olan Aleksandra Kollontay, ilk konferansta (1907) Alman Sosyal Demokrat Parti’nin (SPD) kadın üye sayısının 10 bin kadar olduğunu, ikinci konferans sürecinde ise (1910) partinin 82 binden fazla kadın üyesinin olduğunu; </span><span style="font-weight: 400;">kadın işçilerin sosyalist gazetesi Die Gleichheit’in 80 bin basıldığını söylüyor.</span></p>
<blockquote><p><span style="font-weight: 400;">Her yerde, Danimarka’da, İsveç’te, Norveç’te, İsviçre’de, Hollanda’da, İtalya’da, Birleşik Devletler’de, işçi sınıfı kadınları uyanıyor, kadınların sosyalist hareketini kurmaya başlıyor ve Alman sosyalist kadınlarının büyük çabalar ile belirledikleri yolda ilerliyorlar.</span></p></blockquote>
<p><span style="font-weight: 400;">Kopenhag’da toplanan bu İkinci Konferans, yalnızca Avrupa’da yükselen sendikal hareketler, işçi mücadelelerini konu etmekle kalmıyor; burada sosyalist kadın mücadelesi açısından tarihi öneme sahip konuşmalar, raporlar, değerlendirmeler ve kararlar 17 ülkeden toplam 100 delege ile sunuluyor. Amerikalı sosyalistler tarafından ilk kez dile getirilen Kadınlar Günü işte bu konferansta yanıt buluyor. Alman bir sosyalist olan konferans delegesi </span><span style="font-weight: 400;">Luise Zietz, SPD’nin kadın öncülerindendi. Zietz’in oy hakkı mücadelesini başa yazarak önerdiği kadınlar günü, Clara Zetkin’in de desteğiyle, “kadınlar için oy hakkı sosyalizm mücadelesinde gücümüzü birleştirecek” denilerek kabul edilmiş oldu. Takip eden yıllarda Rus sosyalistlerinin yayın organı Pravda’da Kadınlar Günü için işçi sınıfı mücadelesini ayıracak değil büyütecek bir yere öneme sahip olduğunu vurgulayan yazılara yer verildi. </span><span style="font-weight: 400;"><br />
</span><span style="font-weight: 400;"><br />
</span><span style="font-weight: 400;">Dünya Savaşı’nın yıkıcı etkisiyle işçi sınıfı açlık, kıtlık, yoksulluk ve ölümün pençesindeyken sosyalist kadınlar savaşa karşı barış diyerek emperyalist savaşın parçası ve taraftarı olmayacaklarını haykırdılar. </span><span style="font-weight: 400;"><br />
</span><span style="font-weight: 400;"><br />
</span><b>Zetkin’e parantez…</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;"><br />
</span><span style="font-weight: 400;">Yazımızın tam bu kısmında Clara Zetkin için bir parantez açmalıyız. Zetkin genç yaşlarda sınıf mücadelesiyle tanışmış ve sosyalist mücadelenin içinde saf tutmuştu. Kişisel mücadele tarihine burjuva kadınlara ve yine burjuva kadın hareketine dair keskin eleştirilerini eklemiştir. Kadınların kurtuluşunun emekçilerin sınıf mücadelesinden bağımsız olamayacağını; kurtuluşun ancak sosyalizmde olduğunu tarihimize not etmiştir. “Kadınların Karl Marx’a Borçlu Oldukları Şeyler” adlı makalesi şunları söylüyor:</span></p>
<blockquote><p><span style="font-weight: 400;"><br />
</span><span style="font-weight: 400;">“</span><span style="font-weight: 400;">İlk kez materyalist tarih anlayışı bize, kadın sorununu genel tarihi gelişmenin akışı içinde, genel sosyal bağıntılar ışığında, onun tarihi olarak koşullanmışlığı ve meşruluğu içinde açık bir şekilde anlamamızı, onun itici ve taşıyıcı güçlerini, bunların erişmek istedikleri amaçları, ortaya atılan sorunların ancak hangi koşullar altında çözülebileceğini anlamamızı sağladı.”</span></p></blockquote>
<p><span style="font-weight: 400;"><br />
</span><span style="font-weight: 400;">Burjuva kadınları ile proleter kadınların aynı safta olmadıklarını; çelişkinin tam da sınıflar arasındaki uzlaşmaz çatışmayla ortaya çıktığını mücadele ömrü boyunca vurgulayan Zetkin, sosyalist politikalar üretmiş ve bizlere, sosyalist kadın mücadelesi tarihimizde rehber oluyor. Üyesi olduğu parti içerisinde savaş yanlısı ve düzen içi muhalefete dönük revizyonist eğilimlere karşı devrimci tutum sergilemiş, savaş karşıtlığını dillendirerek parti içinde muhalefet etmişti. Rus devrimcilerle temas halinde olan Zetkin, Lenin’in ‘emperyalist savaşa karşı sınıf savaşı’ tutumunu da böylece desteklemiş oldu. Ekim Devrimi için paylaştığı şu sözler bizleri bugün bile heyecanlandırıyor; kendisini 8 Mart vesilesiyle de sevgi ve saygıyla selamlamayı komünist kadınlar olarak bir borç biliyoruz: </span></p>
<blockquote><p><span style="font-weight: 400;">Ekim Devriminin dev cüssesi önümüzde duruyor, ateşli soluğu uluslararası proletaryaya haykırıyor: Varım, var olacağım! Beni izleyin</span></p></blockquote>
<p><span style="font-weight: 400;"><br />
</span><b>Tarih 1917…</b><span style="font-weight: 400;"><br />
</span><span style="font-weight: 400;"><br />
</span></p>
<blockquote><p><span style="font-weight: 400;">“Emekçi Kadınlar Günü, uluslararası bir dayanışma günüdür; proleter kadınların gücünü ve örgütlülüğünü yeniden değerlendirme günüdür. Ancak yalnız kadınlara özgü bir gün değildir. 8 Mart, işçiler ve köylüler, tüm Rus işçileri ve tüm dünya işçileri için tarihi ve unutulmaz bir gündür. 1917 yılında bugün, büyük Şubat devrimi gerçekleşti. Bu devrimi başlatan Petrograd’ın işçi kadınlarıydı; Çar ve ortaklarına muhalefet bayrağını kaldırmaya ilk karar verenler onlardı. Bu yüzden emekçi kadınların günü bizim için çifte kutlamadır.”</span></p></blockquote>
<p><span style="font-weight: 400;"><br />
</span><span style="font-weight: 400;">1917 Rusya’sı halkın çara karşı çetin bir mücadeleye giriştiği yıl… Şubat devrimi ardından Çar tahttan çekildi. 1917’de Bolşeviklerin Ekim Devrimi cüretinin hemen sonrasında Uluslararası Kadın Günü’nün tarihi nihayet 8 Mart olarak belirlendi. Ekim Devrimi sonrasında kadının özgürleşmesi Bolşeviklerin temel başlıkları ve tartışmaları arasında yer aldı. Komünist toplumda kadının eşitliği ve özgürlüğünü yeniden inşa edebilmenin yollarını arayan isimlerden, Bolşevik devrimci Kollontay bu noktada öne çıkıyor. Bolşevikler arasında bu noktada kimi tartışmalar ve anlaşmazlıklar olsa da, ilk olarak Kasım 1917’de kadın işçilerin erkeklerle eşit ücret ve 8 saatlik iş günü sınırlandırması için yasa çıkarttılar. Sonrasında boşanmayı kolaylaştıran bir dizi yasa, kadınlara seçme ve seçilme hakkı, evlilikte eşlerin eşitliğine dönük Aile Kanunu, dini nikâhın kaldırılması, kadının evlilik sonrası kendi soyadını kullanma hakkı, isterlerse erkeklerin evlilik sonrası kadının soyadını kullanabilmesi ve 1920’de kürtajın yasallaşması… Kimi başarılı kimi başarısız örneklere sahip olan “Jenotdel” ise Sovyetler Birliği’ndeki Bolşevik öncü kadrolar Aleksandra Kollontay, Nadejda Krupskaya, Inessa Armand, Vera Slutskaya gibi pek çok isimle Komünist Partisi Merkez Komitesi Kadın Birimi olarak kuruldu. Jenotdel’in başlıca görevleri arasında yasal reformların denetlenmesi, kadınların okuryazarlığının artırılması, kadınlara dönük politik bilincin artırılması adına eğitimler, fuhuş ve kadına yönelik suçlarla mücadele, işçi köylü kadınların arasında propaganda bulunuyordu. </span><span style="font-weight: 400;"><br />
</span><b><br />
</b><b>Ülkemizden…</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Ülkemizde ilk kez 1922’de Ankara’da kutlanan 8 Mart, Komünist Enternasyonel’in Kadınlar Seksiyonu’ndan gelen bilgi ile yine komünist kadınlar tarafından gerçekleşti.  </span><span style="font-weight: 400;"><br />
</span><span style="font-weight: 400;">Reel sosyalizmin çözülüşüyle birlikte tüm dünyada kendini hissettiren gericilik, işçi düşmanlığı, emperyalist saldırganlık, savaşlar ülkemizde de uzun yıllardır emekçi halka sefalet, açlık, yoksulluk ve eşitsizlik olarak yansıyor. Emperyalist kapitalist sistemin ülkemizde en derinden sarstığı kesim ise elbette kadınlardır. Son çeyrek yüzyılını gerici AKP iktidarıyla geçiren ülkemizde kadınlar; ekonomik, siyasal, toplumsal, hukuki haklar başlıklarında geriye çekilişi ve hatta deyim yerindeyse bir çöküşü yaşıyor. Birinci Cumhuriyet ile hesaplaşma, İkinci Cumhuriyet’in yerleşmesi adına yıllardır adım adım planlanan ve gerçekleşen yüzlerce saldırı, AKP’nin iktidar olduğu günden bugüne kadar ajandasında ilk sıralarda yerini aldı. İstanbul Sözleşmesi’nin yangından mal kaçırırcasına kaldırılması, kadınları hedef alan kadın düşmanı cinsiyetçi söylemler, tarikat ve cemaatlerin iktidar eliyle büyütülmesi- beslenmesi, hayatımızı ve toplumsal yaşamı yeniden dizayn etmek adına geliştirilen formüller, kadına yönelik şiddeti ve kadın cinayetlerini karşısına almak bir yana destekleyen söylemler ve elbette ‘yasaklanan’ polis şiddetiyle karşılaşan 8 Mart’larımız… Okurlarımız, az önce saydıklarımız için kimi örneklendirmelerde bulunmak ve kadın cinayetlerini de davalardan referanslarla işlemek isteriz fakat buna sayfaların yetmeyeceğini sizler de çok iyi biliyorsunuz. Başka bir yazımızın konusu olması sözü vererek, 2025 yılının Tayyip Erdoğan tarafından ‘Aile Yılı’ olarak ilan edilmesiyle devam edelim. Sözde aile yapısının korunması adına bir dizi çalışmayı içeren bu ilan; faizsiz evlilik kredisi, tek seferlik doğum yardımı (5000 TL), çocuk başına maddi yardım (1500 TL), bir de genç çiftler için konut desteği gibi belirsiz bir ifadeyi de kapsıyor. Gerici iktidar yine emekçi kadınların aklıyla alay ediyor! Ekonomik krizlerin, enflasyonun, işsizliğin faturasını 23 yıldır sefaletle ödeyen bizlere sadaka kültürünü aşılamaya çalışan AKP’nin son sadaka örneği de işte bu ilandır.<br />
</span><span style="font-weight: 400;"><br />
</span><span style="font-weight: 400;">Biliyoruz ki ülkemiz emekçileri emperyalist saldırganlığın, gericiliğin, yoksulluğun, kapitalist sömürünün faturasını en ağır ödeyenlerdendir. Biliyoruz ki, ülkemiz emekçi kadınları tüm bu saldırılara yanıtı, işte yazımızda da anlatmaya çalıştığımız büyük bir mücadele mirasını ve tarihi büyütmekte, omuzlamakta bulacaktır. AKP gericilikle özgürlüğümüze, sömürüyle emeğimize, kadın düşmanlığıyla hayatlarımıza, yasalarıyla haklarımıza saldırırken; ülkemizde kadınlar hiç aldanmadılar. 8 Mart’larda meydanları dolduran, 8 Mart’ı sosyalist kadın mücadelesinin mirasıyla sahiplenen, 8 Mart’ı kazanacak, büyütecek ve nihayet AKP’yi devirecek olan kadınların Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nü kutluyoruz!</span><span style="font-weight: 400;"><br />
</span><span style="font-weight: 400;"><br />
</span><span style="font-weight: 400;">Tarihimize en kızıl mücadele rengimizi çalan, kadınların eşitlik ve özgürlük arayışını sosyalist devrim mücadelesiyle buluşturan komünist kadınlar bizlere onur duyacak bir mirası omuzlamamız için bıraktılar. 8 Mart’ları işte bu kızıllığıyla yeniden ve durmadan yükseltecek; ülkemizin aydınlık, eşit ve özgür günlerine emekçi kadınların adını yazacağız! </span><span style="font-weight: 400;"><br />
</span><span style="font-weight: 400;"><br />
</span><span style="font-weight: 400;"><br />
</span></p>
<p>Kaynakça</p>
<p><span style="font-weight: 400;">¹K. Marx, F. Engels, ve V.İ. Lenin, Kadın ve Aile, çev. Öner Ünalan, Sol Yayınları, Ankara 1979, s.189.</p>
<p></span>Özdemir, B. (2021). Sovyetler Birliği’nde Komünist Kadın Hareketi (1919-1930). İstanbul: Yordam Kitap</p>
<p>The post <a href="https://komunistbirlik.org/8-martlari-kazanmak/">8 Mart’ları Kazanmak…</a> appeared first on <a href="https://komunistbirlik.org">Komünist Birlik</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kadın Mücadelesi Düzenin Ufkuna Bırakılabilir Mi?</title>
		<link>https://komunistbirlik.org/kadin-mucadelesi-duzenin-ufkuna-birakilabilir-mi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Komünist Birlik]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 15 Feb 2025 14:47:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kadınların Sesi]]></category>
		<category><![CDATA[Komünist Birlik 1.Sayı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://komunistbirlik.org/?p=3827</guid>

					<description><![CDATA[<p>14 Temmuz 1789’da Fransız emekçileri Bastille zindanını basmış ve Fransa’da devrim sürecini başlatmışlardı. Bundan 4 ay sonra, 5 Ekim 1789’da Parisli emekçi kadınlar açlığa karşı Versay Sarayı’na “ekmek” yürüyüşü yaptılar çünkü Kral ve Kraliçe sarayda zenginlik ve lüks içinde yaşarken halk, açlık ve sefalet içindeydi. Erkek ve kadın emekçilerin de katılımıyla sayıları 60 binleri bulan emekçilerin öfkesi, kendilerini sefalete mahkûm eden saraya yönelmişti. Daha sonra bu yürüyüşü başlatan kadınlara “Halkın Anneleri” dendi. Cumhuriyeti kazanan Fransız...</p>
<p>The post <a href="https://komunistbirlik.org/kadin-mucadelesi-duzenin-ufkuna-birakilabilir-mi/">Kadın Mücadelesi Düzenin Ufkuna Bırakılabilir Mi?</a> appeared first on <a href="https://komunistbirlik.org">Komünist Birlik</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-weight: 400;">14 Temmuz 1789’da Fransız emekçileri Bastille zindanını basmış ve Fransa’da devrim sürecini başlatmışlardı. Bundan 4 ay sonra, 5 Ekim 1789’da Parisli emekçi kadınlar açlığa karşı Versay Sarayı’na “ekmek” yürüyüşü yaptılar çünkü Kral ve Kraliçe sarayda zenginlik ve lüks içinde yaşarken halk, açlık ve sefalet içindeydi. Erkek ve kadın emekçilerin de katılımıyla sayıları 60 binleri bulan emekçilerin öfkesi, kendilerini sefalete mahkûm eden saraya yönelmişti. Daha sonra bu yürüyüşü başlatan kadınlara “Halkın Anneleri” dendi. Cumhuriyeti kazanan Fransız Devrimi’nin önemli uğrak noktalarından biri olmayı başarmış Versay yürüyüşünden çıkarttığımız pek çok tarihi not olacak. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Kadın mücadelesi denildiğinde aklımıza dönem dönem birbirinden farklı talepleri olan; kimi zaman siyasi konumlanışı mevcut sistem ve hükümete göre değişkenlik gösteren kimi zaman ise kendine yeniden ve yeniden biçim veren kısa soluklu ancak yoğun bir mücadele geliyor. Kendisini yazınsal anlamda Mary Wollstonecraft’ın* kaleme aldığı “A Vindication of The Rights of Woman” yani “Kadın Haklarının Gerekçelendirilmesi” metniyle başlatan Feminist hareket, örgütlenme açısından kendi tarihini Suffragette hareketiyle başlatıyor. Sosyalist Kadınlar Konferansı’nın Clara Zetkin öncülüğünde toplanması ise 1907 yılına tekabûl ediyor. Suffragette hareketi bilindiği üzere 1.Dünya Savaşı’nda İngiltere Krallığı’nı desteklemiş, savaş çağrılarına destek olmuştur. Takip eden yıl 1915’te ise İsviçre’de toplanan 3. Sosyalist Kadınlar Konferansı’nda kapitalizm ve sermaye karşıtı içerik dikkat çekiyor: “Kahrolsun zenginlerin serveti için milyonları katleden kapitalizm!” Kapitalist sistemin tüm dünyada hız kesmeyen adımlarla emekçi sınıfları kadın-erkek demeden kuşattığı bir dönemde önemli bir uğrak 1917 Ekim Devrimi’yle birlikte tarihimize yazılıyor. Kadınlara yönelik kimi çalışma koşulları kimi de yaşam koşulları çerçevesinde değerlendirilebilecek pek çok hakkın (kürtaj hakkı, sosyal haklar) reel sosyalizm deneyimi Sovyetler Birliği’nin kapitalist dünya karşısında kazandığı zaferin sonucu olduğu yadsınmamalıdır. Kadın mücadelesi tarihinde Feminist hareketler açısından, sıfır noktasından günümüze gelene dek yöntemsel, örgütlenme tarzı ve ideolojik olarak pek çok devinime sahip olduğunu görebiliyoruz; ancak Clara Zetkin öncülüğünde yapılan Sosyalist Kadın Konferansları bizler açısından eşitlik ve özgürlük mücadelesinin kesintisiz mirasıdır. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">90’larla birlikte reel sosyalizmin çözüldüğü, işçi sınıfı mücadelelerinin geriye çekildiği, kapitalizmin ideolojik hegemonyası karşısında solun politik olarak da geriye çekildiği dönemde ideolojilerin sonuna gelindiği iddia edilirken aslında tarihimizden ve geleceğimizden sınıf mücadeleleri çalınmaya çalışılıyordu. Esasen bu yeni tarihli ideoloji adlı adınca post-modernizmdi. Emekçi sınıfları tüm alanlarda kuşatan liberalizm, kadın mücadelesinde de 3. dalga feminizm olarak gün yüzüne çıkacak ve özel olanın politik olduğu savunulacaktır. Bu yeni yaklaşım örgütlü mücadele değil birey merkezli mücadeleyi; sınıfsal- ekonomik referansların karşısında cinselliği ve cinsel kimlik referanslı belirlenimleri, kapitalist-emperyalist sisteme karşıtlığı değil ataerkil-patriyarkal kapitalizme karşı mücadeleyi öne çıkardı. Patriyarka genel anlamda tarihler üstü, erkek egemen, kendi başına bir sistem ve tüm toplumsal ilişkileri belirliyor. Buna göre kadınların kurtuluşu ancak sınıfsal konumlanışlarından ve din-dil-etnisite gibi farklılıklarından bağımsız birlikte mücadeleyle mümkün. Bu parçalı yaklaşım 90’lar sonunda da ülkemizde kendine yer edinmiş oldu. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Türkiye’nin erken Cumhuriyet döneminde 1946 yılına kadar sendikaların hukuki olarak yasak olduğu bir dönemdi. Sendikal örgütlenmeden bahsedilemeyen bu dönem yalnızca kadın işçiler için değil aynı zamanda tüm işçi sınıfı için çalışma koşullarının doğrudan piyasa tarafından belirlendiği bir döneme tekabûl ediyor. Osmanlı’nın son dönemleri ve Cumhuriyet’in erken dönemlerinde emeğin kuşatıldığı bu dönemde sendikaların da yasaklanması göz önünde bulundurulduğunda, emekçilerin örgütlenmesinin olanakları da yoktu. Cumhuriyet’in başlangıç dönemlerinde gelişmemiş sanayi yapısı ve tarıma dayalı üretim söz konusudur. Bu tarıma dayalı üretimde kadınların aile emeğindeki çok büyük oranda ücretsiz rolünü biliyoruz. Kadınların işçi olarak istihdam edildiği ilk sektörler ise dokuma ve tütün… Bu dönem kadın ve çocuk işçileri koruma kanunları çıkarılırken bu kuralların fiili olarak uygulanmadığını görüyoruz. Kadın işçilerin çalışma saatleri günde 11 saate kadarken kadınlar erkeklere kıyasla ancak 1/3 oranda ücret alabiliyorlar. Özellikle 1950’lerde kırdan kente göç, sanayi işgücünde nicelik artışıyla sonuçlanmış ve sermaye büyük ölçüde bir sömürü olanağı kazanmıştır. Kaçınılmaz bir sonuç da kadınların ücretli emeğe daha çok katılmasıdır. Ancak kapitalizm kadınları erkeklere oranla daha düşük ücretlerde istihdam ederken, kadının görünmeyen emeğinin sömürüsünü de yaratmış; aileyi üreten değil tüketen bir birim olarak biçimlendirmiştir. ‘Refah’ için alınması gereken kimi sağlıklı beslenme, çocukların bakımı, çocukların eğitimi gibi hizmetlerle birlikte tüm dünyada aile, sürekli borçlanan tüketici bir birimdir. Ezici çoğunlukta olan işçi sınıfının sefalet koşulları ve borçlanması sermaye açısından hem bir ihtiyaç hem de bir tehlikedir. Ve sonuçta kapitalizmin yarattığı bu yoksulluk ve borçlanma bir yandan da sürdürülebilir/çekilebilir olmalıdır. Dolayısıyla ülkemizde de sanayileşmeyle birlikte 1950lerde başlayan ve günümüze kadar “sürdürülen” yoğun emek sömürüsünden bahsedebiliriz. Türkiye’de kapitalist sermaye, kadını aile içi konumuna iterek ev içi emek sömürüsüne mahkûm etmiş, hem de kadın istihdamını ‘ev giderlerine katkı’ olarak görmüştür. Türkiye’de emek mücadelelerinin yükseldiği, sendikalaşmanın belirli bir ivmeye kavuştuğu, kimi zaman da önemli işçi direnişlerine tanıklık eden tarihimizde kadın işçileri bu süreçlerde ön planda görüyoruz. 1975’te İlerici Kadınlar Derneği’nin kuruluşu ve ülkemizde ilk kez Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nün kutlanması tam da sınıf mücadelesinin yükseldiği bir dönemde önemli bir uğraktır. İKD, savaş çığırtkanlığına karşı barış için, eşit işe eşit ücret ve kreş hakkı için mücadele etti. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Ülkemiz emekçileri eğitimden sağlığa, kültür- sanattan edebiyata ve hukuka kadar pek çok alanda temel haklarımıza- özgürlüklerimize karşı gerici saldırılara maruz kalıyor. Kadınlar AKP iktidarıyla artan gerici baskıların pençesinde, sermayenin sömürü çarklarının dişlilerinde yaşama tutunmaya çalışıyor. Kıyafetimizden kaç çocuk yapacağımıza müdahale edilirken en temel sosyal haklarımıza, yaşam şeklimize, laik- aydınlanmadan yana eğitime saldırılar her geçen gün artıyor. Baskıların pençesinde yaşama tutunmaya çalışan emekçi kadınlar için örgütlü mücadeleden başka bir yol olmadığını tarihimizden aldığımız güçle biliyoruz. Ülkemiz emekçi kadınlarının önünde iki tablo var: 1994’te emekçilere yönelik kemer sıkma politikası uygulayan, işçi ödemelerine bütçe sınırlandırması getiren, ülkemizi borç batağına sokan emekçi düşmanı Tansu Çiller’i kız kardeşimiz olarak anmak ya da halk düşmanı olarak anmak… Faşist bir partinin eski Genel Başkanı olan Meral Akşener’i kız kardeşimiz olarak görmek veya emekçi kadınlar dışında kimseyi saflarımızda ‘kardeş’ olarak görmemek… ABD’li Harris’i kadınların bir adım öne çıkışı olarak görmek veya ABD Başkan adayı olmuş bu kadını halkların düşmanı emperyalizmin başını çeken ülkenin temsilci adayı olarak görmek… </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bugün ülkemizde çalışma yaşamına katılabilecek otuz milyon kadın varken yalnızca on milyon kadın emekçi çalışıyor. Yirmi milyon kadının evde olduğunu veya güvencesiz ve sendikalaşma hakkı olmayan, esnek çalışma biçiminde istihdam edildiğini görebiliyoruz. Bu tablo da bize kadınların çalışma ve toplumsal yaşamda çok az yer alabildiğini gösteriyor. Diğer yandan bu tabloya eklenen siyasi iktidarın gerici kuşatması… Kuşatma ideolojik, toplumsal, siyasal olarak çok boyutta ele alınabilir ve toplumun pek çok kesimini etkileyebiliyorken, sonuçlarını en çok kadınlar ve çocuklar üzerinde görmemiz elbette tesadüf değil. Gerici kuşatma ve yoksulluk ülkemizde neden değil sonuçtur. Neden, tüm emekçileri kuşatan kapitalist üretim ilişkilerinde kadının hep ikinci kategoride yer alan, görünmeyen emeği; üzerine kadınlara yönelik gerici adımların atılmasıdır. Çok kez duyduğumuz ‘kadınlara yönelik yoksulluk azaltma projesi’, ‘kadınlara yönelik bütçe’, ‘kadınlara özel verilen faizsiz mikro krediler’ kadınların eşitlik ve özgürlüğüne su taşıyacak adımlar değil kadının yeni bir düzen, eşit ve özgür bir yaşamı kurması mücadelesinde kapitalizmi görünmeyen bir etken olarak varsayan; dolayısıyla da yoksulluğa geçici çözümler bulan bir anlayışın ürünüdür. Tam bu noktada, feminist hareketin ülkemizdeki bilinen isimlerinin kaleminden çıkan, Amerika’da başlangıçta bir manifesto olarak yazılan ‘ %99 için Feminizm’ kitabına cevaben yazıldığını düşündüğümüz bir yazıda sorulan soruya birlikte bakalım: “Kadınların mikro-kredilerden faydalanmayıp daha yoksul olması anti-kapitalist mücadeleyi büyütür mü?” El-cevap: Büyütmez. Kadınların topyekûn, kendi sınıfıyla kol kola girerek eşit ve özgür bir ülkeyi yaratma iddiasının ve düzenden kurtuluşunun reçetesi olan sosyalist devrime ancak bu kadar düşman olunabilirdi. Kadınların bugün hâlâ eşit işte eşit ücret almıyor oluşunu da ‘çocukken bize dayatılan cinsiyet rolleri’yle açıklayan aynı kaleme; yalnızca işçi sınıfının tarihinden, bu yazının açılışını yapan Versay’a ekmek için yürüyen Fransız işçisinden, reel sosyalizmde emekçi kadınların konumu için atılan adımlardan dersler almasını önerebiliyoruz. Sosyalist kadın mücadelesinin ülkemizde ete kemiğe kavuştuğu, gerici ve sermaye yanlısı tüm adımlara karşı önemli bir direnç oluşturduğu ve en nihayetinde ülkemiz emekçilerinin birlikte kurtuluşunu inşa edecek olan en önemli öznelerden biri haline geleceği günleri kurmak için ülkemiz emekçi kadınlarının direncine güveniyoruz. Bu iddiayı büyütecek, sermayeyi ve gericiliği ülkemizden kovacak bir mücadelenin bir ‘akademik üretim’den ibaret olamayacağı ise açık. </span></p>
<p>The post <a href="https://komunistbirlik.org/kadin-mucadelesi-duzenin-ufkuna-birakilabilir-mi/">Kadın Mücadelesi Düzenin Ufkuna Bırakılabilir Mi?</a> appeared first on <a href="https://komunistbirlik.org">Komünist Birlik</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
